içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

107 Günlük Millî Direnişe Tevhidî Bir Bakış

Siyonist-Amerikan koalisyonu, dayatılan üçüncü savaşı, Devrim Rehberi’nin şehadetiyle başlattı; bu gelişmenin ardından İslam Cumhuriyeti’nin çözülme sürecine gireceği kanaatini taşıyordu. Ancak 107 gün sonra, aynı Amerika Birleşik Devletleri, İran ile bir mutabakat belgesine imza atmak üzere müzakere masasına oturdu. Peki, bu iki nokta arasında ne yaşandı? Geliniz, bugüne kadar meydana gelen gelişmeleri, alışılmış siyasi hesaplamaların ötesine geçerek tevhidî bir bakış açısıyla tahlil edelim.

107 Günlük Millî Direnişe Tevhidî Bir Bakış

Bismillahirrahmanirrahîm

 

Çöküş Olarak Tasarlanan Sürecin Yükselişle Sonuçlanması

Siyonist-Amerikan koalisyonu, 28 Şubat 2026 (9 Esfend 1404 hş.) tarihinde Ayetullah Hamanei’nin (r.a) şehadetiyle birlikte, İslam Cumhuriyeti’nin en temel direğinin yıkıldığını zannediyordu. Ancak yalnızca birkaç ay sonra, İran’ın siyasi sistemi yalnızca çökmemekle kalmadı; bilakis, Ayetullah Seyyid Mücteba Hüseynî Hamanei’nin liderliğinde iç bütünleşme ve güç yapılanmasının yeniden şekillendiği yeni bir döneme girdi.

28 Şubat 2026 (9 Esfend 1404 hş.) sabahı, Siyonist-Amerikan koalisyonunun doğrudan saldırısı sırasında İran İslam Cumhuriyeti Rehberi’nin şehadet haberinin duyurulmasıyla birlikte, saldırgan taraf, İran’da rejim değişikliği projesinin önündeki en büyük engelin ortadan kaldırıldığına inanıyordu. Onların nazarında Ayetullah Hamanei (r.a) yalnızca siyasî bir lider değildi; o, otuz yılı aşkın bir süre boyunca yaptırımlara, savaşa, terör eylemlerine, ekonomik baskılara ve karmaşık istihbarat operasyonlarına karşı direnen yapının temel direğiydi. Washington ve Tel Aviv’in bakış açısına göre, böylesine etkili bir şahsiyetin ortadan kaldırılması, İran’daki iktidar yapısını kapsamlı bir krizin içine sürükleyecek ilk adım olmalıydı.

Şehadet hadisesine uzanan bir yıllık süreç boyunca küresel hegemonya sistemi bütün imkânlarını seferber etti: İki büyük askerî operasyon ve karmaşık bir güvenlik darbesi girişimi. Ancak hadiseler farklı bir istikamette gelişti ve Yüce Allah, değişmez ilahî sünnetlerinden birini müstekbirlere bir kez daha gösterdi:

وَمَکَرُوا وَمَکَرَ اللَّهُ وَاللَّهُ خَیْرُ الْمَاکِرِینَ

“Onlar tuzak kurdular; Allah da onların tuzaklarını boşa çıkardı. Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır.” [1]

 

Sonlandırıcı Olması Tasarlanan Savaş

Siyonist-Amerikan koalisyonunun doğrudan saldırısı sırasında devletin en üst makamındaki liderin şehadete ulaşmasının ardından, düşmanın neredeyse bütün hesapları tek bir varsayıma dayanıyordu: “İslam Cumhuriyeti, lideri olmaksızın ayakta kalamayacaktır.”

Onların nazarında Devrim Rehberi yalnızca siyasî bir makam sahibi değildi; o, İran’daki iktidar yapısının temel direğiydi. Dolayısıyla onun ortadan kaldırılması, ardı ardına yaşanacak bir dizi krizi tetiklemeliydi: Liderlik (halefiyet) krizi, iktidar yapısı içerisinde görüş ayrılıkları, toplumsal kargaşa, Direniş Cephesi'nin zayıflaması ve nihayetinde İran’ın geri adım atması.

Bu doğrultuda dayatılan üçüncü savaş planlandı; nihai hedefi yalnızca siyasî taviz koparmak değil, bölgedeki temel dengeleri köklü biçimde değiştirmek olan bir savaş. Ancak daha ilk günden itibaren gelişmeler bambaşka bir istikamette seyretti.

 

İlk Başarısızlık: Liderlik Krizi Yaşanmadı

Ayetullah Hamanei’nin (r.a) şehadetinden yıllar önce, muhalif medya organları ve yurt dışı merkezli Farsça yayın yapan televizyon ağları, “liderlik” meselesini potansiyel bir krize dönüştürmeye çalışıyordu. Onların bilişsel savaş faaliyetlerinin önemli bir bölümü de Ayetullah Seyyid Mücteba Hüseynî Hamanei üzerinde yoğunlaşmıştı.

Temel varsayımları şuydu: Eğer bir gün kendisinin adı liderlik makamı için gündeme gelirse, toplum ile siyasî elitler arasında geniş çaplı görüş ayrılıkları ortaya çıkacaktı. Ancak Ümmetin İmamının şehadetinin ardından oluşan duygusal ve toplumsal atmosfer, toplumu öyle bir noktaya taşıdı ki, gündemin temel konusu “siyasî rekabetler” değil, “millî bütünlüğün korunması ve şehit rehberin izlediği yolun devam ettirilmesi” oldu. Uzmanlar Meclisi, sakin bir ortamda ve yüksek düzeyde bir mutabakatla Ayetullah Seyyid Mücteba Hüseynî Hamanei’yi “İran İslam Cumhuriyeti Rehberi” olarak seçti. Görüş ayrılıklarının patlak vereceği bir dönüm noktası olması beklenen bu hadise, millî birlik ve beraberliğin odak noktası hâline dönüştü.

Şimdi sahneye tevhidî bir bakış açısıyla bakalım: Eğer şartlar olağan seyrinde gelişmiş ve Ümmetin Rehberi'nin oğlu, sakin ve istikrarlı bir siyasî ortamda onun halefi olarak seçilecek olsaydı, ne yaşanırdı?

Hiç şüphesiz yıllar boyunca yürütülen yoğun medya propagandası dikkate alındığında, bu süreç ciddi iç muhalefetle karşılaşacak ve neredeyse imkânsız bir ihtimal olarak değerlendirilecekti. Ancak ilahî takdirin tersine işleyen hikmeti ve haksız yere dökülen bu mübarek kan, toplumda öylesine güçlü bir kaynaşma ortamı meydana getirdi ki, bütün iç muhalefetleri ve ileri sürülen gerekçeleri adeta küle çevirdi. Sonuç olarak Ayetullah Seyyid Mücteba Hüseynî Hamanei, herhangi bir iç gerilim veya muhalefetle karşılaşmaksızın “yeni rehber” olarak seçildi. Böylece babasının seçkin vasıflarını, karizmasını ve metanetini büyük ölçüde şahsında toplayan; bununla birlikte daha genç, daha uzun vadeli bir perspektife sahip olan ve babasının seçildiği dönemde karşılaşılan engel ve muhalefetlerle de yüzleşmek zorunda olmayan yeni bir rehber göreve geldi.

 

İkinci Başarısızlık: Toplumu Uyandıran Bir Şehadet

Bu ilahî yardımı yalnızca siyasî iktidarın yumuşak bir biçimde el değiştirmesine indirgemek, bu destansı hadisenin hakkını vermemek olur. Asıl mucize sokaklarda ve insanların gönüllerinde gerçekleşti. Ayetullah Hamanei'nin (r.a) şehadeti, İran halkının önemli bir kesimi için yalnızca siyasî bir kayıp değil, aynı zamanda kimlik inşa eden tarihî bir olaya dönüştü. Düşmanın ümitsizlik ve hayal kırıklığına sürükleneceğini düşündüğü insanlar, bu defa sistemi ve yeni rehberliği desteklemek üzere meydanlara çıktı.

Düşman, tevhit mektebinde “şehadet”in bir yolun sonu değil, bilakis toplumun bünyesine yeni bir can ve taze bir ruh üflenmesi anlamına geldiğini hesaba katmamıştı. Nitekim Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurmaktadır:

وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذِینَ قُتِلُوا فِی سَبِیلِ اللَّهِ أَمْوَاتًا بَلْ أَحْیَاءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ یُرْزَقُونَ

"Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanma! Bilakis onlar diridirler; Rableri katında rızıklandırılmaktadırlar." [2]

Burada ifade edilen "hayat", yalnızca şehidin berzah âlemindeki hayatını değil, aynı zamanda topluma yeniden hayat veren ve bir milleti uyandıran sosyal bir dirilişi de ifade etmektedir.

 

Düşmanın Bilişsel Savaştaki Üçüncü Yenilgisi

Kültürel düzlemde ise, çok daha büyük bir gelişme yaşandı. Batı'nın medya bombardımanı, genç nesli Şiî yönetim anlayışının ideallerinden uzaklaştırmaya ve İslamî sistemin geleceğine dair karanlık bir tablo oluşturmaya çalışmıştı. Ancak halkın ortaya koyduğu bu toplumsal diriliş sürecinde, bütün bu hesaplar boşa çıktı.

Genç rehberin Müslüman toplumun imameti görevini üstlenmesi, bu tevhidî anlatının bir başka dönüm noktasını oluşturdu. Yeni rehberin genç olması, sistemin zayıf noktası hâline gelmek yerine, onun yeni nesille kültürel bağ kurmasını sağlayan en önemli unsur hâline dönüştü.

Onun peş peşe yayımladığı mesajlar, ortaya koyduğu tutumlar ve gerçekleştirdiği atamalar, zamanla kamuoyu önünde farklı bir tablo meydana getirdi. 1405 hş. yılı Nevruz mesajından, Şehit Rehber'in (r.a) kırkıncı günü dolayısıyla yayımladığı mesaja ve dayatılan üçüncü savaşa ilişkin açıklamalarına kadar bütün beyanları, Yüce Rehber'in açık ve net bir söylemle, devrimci bir yaklaşımla ve millî birlik ile beraberliğe özel vurgu yaparak sahaya çıktığını ortaya koyuyordu. O, bu "toplumsal dirilişin" sağladığı toplumsal destekten güç alarak, savaşı sona erdirmek için kesin ve bağlayıcı şartlar ortaya koydu. Amerikalılar, bütün askerî ve diplomatik güçlerini seferber ederek bu yeni kuralların belirleyici olmasını engellemeye çalıştılar. Ancak Allah'ın iradesi başka türlü tecelli etmişti.

 

Asıl Dönüm Noktası: Savaşın Denkleminde Yaşanan Değişim

Bununla birlikte, en önemli gelişme savaş meydanında yaşandı. Saldırgan düşman, İran'ı geri adım atmaya zorlamak amacıyla savaşı başlatmıştı. Onların beklentisi, askerî baskının, ekonomik baskının ve psikolojik baskının eş zamanlı olarak etkisini göstererek sistemi yeni şartları kabul etmeye mecbur bırakmasıydı. Ancak zaman ilerledikçe sonuç tam tersine gelişti. İran ne çöktü, ne iç krizlere sürüklendi ve ne de stratejik tutumlarından geri adım attı. Aksine, siyasî yapı daha da sağlamlaştı, yeni lider ve rehber kurumsallaştı ve toplumsal kapasite daha etkin hâle geldi.

Zamanla karşı taraf, ilk hesaplamalarında öngörmediği bir gerçekle yüzleşmek zorunda kaldı: Savaşın temel hedeflerine ulaşmak artık mümkün değildi.

 

Suikasttan Mutabakata: Stratejik Bir Yenilginin 107 Günlük Hikâyesi

1405 hş. yılı Hordad ayının 24. gecesi (14 Haziran 2026), bu sürecin sembolik dönüm noktalarından biri oldu. Dayatılan üçüncü savaş, İran'ın Yüce Rehberi'nin şehadetiyle başlamışken, aradan geçen 107 günün ardından Amerika Birleşik Devletleri, İran İslam Cumhuriyeti ile bir mutabakat belgesi imzalamak üzere masaya oturmuştu. Bu gelişmenin önemi yalnızca siyasî bir belgenin imzalanmasından ibaret değildir; asıl önem, "başlangıç noktası" ile "varış noktası" arasındaki dönüşümde yatmaktadır.

Amerika, savaşı İran'ın zayıf bir konuma sürükleneceği düşüncesiyle başlattı. Ancak sürecin sonunda, bizzat kendisi mutabakat sürecine girmek zorunda kaldı. Esasen İran'ın en önemli kazanımı yalnızca bir anlaşmaya varılmış olması değil, düşmanın stratejik hesaplarının yenilgisiydi.

İslam tarihi boyunca benzer sahneler defalarca yaşanmıştır. Görünürde hak cephesinin karşısındaki güçler daha fazla askerî imkâna, daha geniş medya ağına ve daha büyük ekonomik kapasiteye sahip olmuşlardır. Buna rağmen, nihai sonucun bütün bu maddî imkânların öngördüğünün aksine şekillendiği birçok kez görülmüştür. Kur'ân-ı Kerîm bu hakikati şu veciz ifadeyle dile getirmektedir:

وَاللَّهُ غَالِبٌ عَلَیٰ أَمْرِهِ وَلَٰکِنَّ أَکْثَرَ النَّاسِ لَا یَعْلَمُونَ

"Allah, emrini mutlaka yerine getirendir; fakat insanların çoğu bunu bilmez." [3]

İlahî galibiyet, “tabiî sebeplerin ve kanunların ortadan kalkması” anlamına gelmez. Bilakis, “Allah-u Teâlâ'nın aynı sebepler vasıtasıyla, müstekbirlerin iradesinin tam aksine bir neticeyi ortaya çıkarması” demektir.

Dayatılan üçüncü savaşı yalnızca askerî veya siyasî bir perspektiften değerlendiren kimse, hakikatin ancak bir kısmını görebilir; fakat onun bütününü kavrayamaz.

Bu 107 günün ortaya koyduğu en önemli gerçek şudur: Ayetullah Hamanei'nin (r.a) şehadetiyle başlayan süreç, İran İslam Cumhuriyeti'nin çöküşüne değil, Ayetullah Seyyid Mücteba Hüseynî Hamanei'nin liderliğinin pekişmesine, toplumsal bütünleşmenin güçlenmesine ve nihayetinde Amerika Birleşik Devletleri'nin mutabakatı kabul etmek zorunda kalmasına ulaştı.

Onlar suikast düzenleyerek her şeyi sona erdirmek istediler; ancak Allah-u Teâlâ aynı hadiseyi, İran İslam Cumhuriyeti tarihinin yeni bir döneminin başlangıcına dönüştürdü. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

وَمَکَرُوا وَمَکَرَ اللَّهُ وَاللَّهُ خَیْرُ الْمَاکِرِینَ

"Onlar tuzak kurdular; Allah da onların tuzaklarını boşa çıkardı. Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır." [4]

 

-----------

[1]- Âl-i İmrân, 3/54.

[2]- Âl-i İmrân, 3/169.

[3]- Yûsuf, 12/21.

[4]- Âl-i İmrân, 3/54.

Tarih: 06-07-2026

FACEBOOK YORUM
Yorum