Allah’ın Adaleti ve Evrende Kötülüğün Varlığı
Şer (kötülük) meselesi, insan düşüncesini çok eski zamanlardan beri meşgul eden en kadim meselelerden biridir.
Bismillahirrahmanirrahîm
İnsan, yeryüzüne adım attığı andan itibaren kendisini acı ve ıstırapla iç içe bulmuş; haz ve başarıların tatlılığıyla birlikte sıkıntı ve başarısızlığın acısını da tatmıştır. Kısa sürede de, tamamen iyilikle dolu ve hiçbir kötülüğün bulunmadığı bir hayatın erişilmez bir arzu olduğunu anlamıştır.
İnsanın hayatın acı verici ve hüzünlü yönüyle karşılaşması, musibetler ve felaketlerle yüz yüze gelmesi, onun araştırıcı zihninin önüne birtakım sorular koymuştur. Bu sorular, aradan binlerce yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ tazeliğini korumaktadır:
Bizim nazarımızda şerler veya hayırlar arasında sayılan şeylerin hakikati nedir?
Şerlerin varlığı, ilahî adalet, mutlak kudret ve mutlak ilim gibi sıfatlara iman ile bağdaşır mı?
Başka bir ifadeyle, eğer varlık âleminin yaratıcısı mutlak kudret sahibi, her şeyi bilen ve mutlak adil ise, nasıl olur da sayıca azımsanmayacak ölçüde olan eğriliklerin ve adaletsizliklerin dünyaya sızmasına izin vermiştir?!
Neden şer (kötülük) vardır?
Genel bir ifadeyle denilebilir ki, Allah-u Teâlâ’nın kudret, adalet, hikmet ve ilim gibi sıfatlarının varlığı, âlemde gerçek anlamda bir şerrin bulunmadığının bizzat delilidir. Buna göre, eğer dünyada zahiren şer gibi görünen bazı durumlar müşahede ediliyorsa, bunların açıklanması gerekir. Zira böyle bir şer ve zulmün kaynağı cehalet, acizlik veya ihtiyaçtır ve bunların hiçbiri Yüce Allah hakkında söz konusu değildir.
Masumlardan (a.s) nakledilen dualarda şöyle buyurulmuştur:
“Senin hükmünde hiçbir zulüm olmadığını biliyorum… Zulme ancak zayıf olan ihtiyaç duyar; oysa sen, ey benim ilahım, bundan çok yücesin.” [1]
Ancak bu cevap, eleştirel bir zihni tam anlamıyla tatmin etmez. Bu sebeple, başka delillere başvurmak gerekmektedir.
“Şer” (kötülük) meselesine dair en önemli ayrıntılı cevaplar şunlardır:
1- Şer, vehmî ve zannî bir şeydir: Bizim “şer” olarak adlandırdığımız şey, o olgunun gerçekliğini tam olarak kavrayamamamızdan kaynaklanır. Eğer onun hakikatini iyi bir şekilde idrak edebilsek, aslında onun hayır olduğunu görürüz. Bu görüşe, eski Hint felsefî ekolleri ve öğretilerinde rastlanmaktadır. [2]
2- Şer, yokluk (adem) türündendir: İslam filozofları arasında yaygın olan bu görüşe göre şer, yoklukla eşdeğerdir. Buna göre, dış dünyada gördüğümüz her şey varlıktır ve bu varlıklar, Yüce Hakk’ın mahlûku ve eseridir. Yokluklar ise, yaratılmış değildir; bilakis “yaratmanın yokluğu”dur.
Şer olarak nitelendirdiğimiz durumlara baktığımızda, hepsinde şer kavramının bir tür “eksiklik”, “yokluk” ve “bulunmayış”tan soyutlandığını görürüz. Bu durum, gölgenin ışığın yokluğundan ortaya çıkmasına benzer.
Yukarıdaki açıklamaya göre şerler yokluk türünden olup varlık alanının dışındadır. Çünkü şerlerin tamamı ya fakirlik (zenginliğin yokluğu), cehalet (bilginin yokluğu) ve acizlik (gücün yokluğu) gibi yokluk türünden şeylerdir; ya da bizzat varlık olup kötülük ve olumsuzluklara sebep olan şeylerdir. Örneğin yılan zehri, kendi başına var olan bir şeydir ve yılan için bir hayır, bir savunma aracıdır; ancak yılan tarafından ısırılan insan için kötü ve zararlıdır. Bu nedenle şerlerin hiçbir zaman bağımsız bir yaratıcısı yoktur.
Bu meseleden çıkarılabilecek sonuç şudur: “Allah adildir, kudretlidir ve bilendir; öyleyse neden şerri yaratmıştır?” şeklinde bir soru sorulamaz. Çünkü Allah aslında şerri yaratmamıştır. Zira şer yokluk (adem) türündendir ve yokluk yaratılmış bir şey değildir.
Bununla birlikte şu soru gündeme gelebilir: Eğer şer yokluk türündense, Allah neden o yokluğu varlığa dönüştürmemiştir ki böyle bir şer ortaya çıkmasın? [3]
3- Şer, hayrın gerekliliklerindendir: Bu teorinin ilk kökeni Aristoteles’in düşüncelerine dayanır. İslam felsefesinde bu görüşe getirilen yoruma göre, mümkün varlıklar beş durumdan biri dışında olamaz:
a) Mutlak ve saf hayır (iyilik) olan,
b) Hayrı şerrinden (kötülüğünden) fazla olan,
c) Hayır ve şerri eşit olan,
d) Şerri hayrından fazla olan,
e) Mutlak şer olan.
Öncelikle şu husus ispat edilir ki, beş ihtimal arasından yalnızca birinci ve ikinci ihtimal gerçekleşmiştir. Ardından, bu iki kısmın âlemde var olmasının zorunlu olduğu açıklanır.
Birinci kısım zaten açıktır. İkinci kısım hakkında ise, şöyle denir: Eğer Allah, içindeki az miktardaki şer sebebiyle bu tür varlıkları yaratmamış olsaydı, o şerle birlikte bulunan çok büyük hayır da gerçekleşmezdi. Oysa büyük bir hayrı terk etmek, bizzat küçük bir şerle kıyaslandığında çok daha büyük bir şerdir. Bu nedenle, daha büyük bir şerrin gerçekleşmesine yol açacağı için, Allah’ın bu tür varlıkları yaratmaktan kaçınması uygun olmaz. [4]
4- Madde, şerrin kaynağıdır: Yüce Allah, yaratılış âlemini belirli kanunlar, düzenler ve yöntemler üzere idare etmektedir ki, bunlarda hiçbir değişiklik ve dönüşüm söz konusu değildir. Öte yandan Allah, varlık âlemlerini (mücerretlik, misal ve madde âlemleri) yaratmıştır. Bu âlemler, varoluş mertebeleri ve aralarındaki uygunluk gereği, her biri kendine özgü kanun ve düzenlere sahiptir.
Yani madde âleminde, misal ve mücerretlik âlemlerinde bulunmayan hüküm ve etkiler vardır; aynı şekilde misal ve mücerretlik âlemlerinde de madde âleminde bulunmayan düzenler mevcuttur. Dolayısıyla madde âlemi var olup da ona özgü hüküm ve kanunlar bulunmasaydı, artık madde âlemi olmazdı. Bu âlemde -sırf hayır olan mücerretlik âleminin aksine- zıtlık, çatışma, sınırlılık, yok oluş, geçicilik, üzüntü ve sevinç, acı ve umut ve nihayet hayır ile şer birlikte bulunmaktadır. [5]
5- Şer, insanın iradesinin sonucudur: İnsanın kemâli, onun iradesine bağlıdır ve işte bu irade, hayır ve şerrin ortaya çıkışının kaynağıdır:
“Biz ona yolu gösterdik; ister şükredici olsun ister nankör.” [6]
Açıktır ki, irade sahibi varlıkların bulunduğu bir âlem, varlıklarının zorunlu olduğu bir âleme göre çok daha kâmil ve üstündür; bu kemâl de başlı başına bir hayırdır. [7]
Bu sebeple bazı ahlâkî ve toplumsal kötülükler, zalim ve haksız insanların diğerlerine karşı işledikleri fiillerden kaynaklanmakta olup, bu durum Allah’ın tüm insanlara verdiği iradeyle ilgilidir. Çünkü Allah, insanları zorla iyi ve takvalı kılmayı dilememiştir.
6- Şerrin göreceli oluşu ve sınırlı yargımız: Kar ve yağmur yağışı hayatı ve ulaşımı zorlaştırdığında, ya da eski bir bina yenilenmek üzere yıkıldığında ve bu durum gelip geçenler için tozdan başka bir fayda sağlamadığında, birçok insan bu olayları şer ve bela olarak görür. Oysa o kar ve yağmurun hayat verici etkileri dikkate alındığında ya da o eski binanın yerine muhtemelen kamu yararına hizmet eden büyük bir yapının -örneğin bir hastanenin- inşa edildiği görüldüğünde, kısa bir değerlendirmede mutlak şer gibi görünen bu olayların aslında birer hayır olduğu kabul edilecektir.
Şerlerin Faydaları
1. Musibetler, insan ruhunu inşa eder: Musibetler, mutluluklarla birlikte bulunur; zira birçok iyilik, kötülüklerden doğar ve çirkinlikler ile acılar, güzelliklerin ortaya çıkmasına zemin hazırlar ve onları meydana getirir:
“Şüphesiz zorlukla birlikte bir kolaylık vardır.” [8] İnşirâh Suresi 5.
2. Hayrın, şer aracılığıyla idrak edilmesi: Eğer dünyada şerler bulunmasaydı, karşılaştırma ve mukayese imkânı olmadığından, varlık âleminin hayrı, güzelliği ve iyiliği idrak edilemezdi. Örneğin aynı türden siyah veya sarı karıncalar arasında, biri diğerinden daha güzeldir denilebilir mi? [9]
3. Uyandırıcı oluşu: Bir rivayette şöyle buyrulmuştur:
“Eğer hastalık, fakirlik ve sıkıntı olmasaydı, hiçbir şey insanın başını eğmezdi; buna rağmen o, son derece pervasızdır.” [10]
Evet, belaların en önemli sonuçlarından biri, insanı dünyevî nimetlere dalarak içine düştüğü gaflet uykusundan uyandırması, ona Rabbine karşı ağır sorumluluklarını hatırlatması ve kibirli hâlini tevazu ve kulluğa dönüştürmesidir.
Kur'an-ı Kerim bu konuya işaret ederek, peygamberlerin kavimlerinin, azgınlıktan vazgeçip hakka teslim olmaları için daima çeşitli zorluklarla karşı karşıya kaldıklarını beyan eder. [11]
“Biz hiçbir şehre bir peygamber göndermedik ki, halkını sıkıntı ve musibetlere uğratmış olmayalım; ta ki yalvarıp yakarsınlar.” [12]
Burada önemli bir nokta şudur: İslam perspektifine göre, bazı insanların istemeden maruz kaldığı acı, sıkıntı ve musibetler -örneğin doğuştan sağırlık, körlük veya felç gibi, daha önce doğal şerler olarak adlandırdığımız durumlar- ahirette üstün bir mükafat ile karşılık bulur.
İmam Cafer-i Sadık (a.s), bedensel eksiklikler (örneğin görme veya işitme kaybı) ile ilgili olarak şöyle buyurur:
“Eğer bu kişiler sabırlı olurlarsa, Allah onları ahirette öyle bir mükafatla ödüllendirir ki; eğer dünyaya geri dönüp aynı musibetleri tekrar yaşamak ile ahirette kalmak arasında seçim hakkına sahip olsalar, mükafatlarının artması için musibetleri tekrar yaşamayı tercih ederler”. [13]
Elbette burada kastedilen mükafat, bu sıkıntının uygun bir karşılık ile telafi edileceğidir; bu telafi, ibadet veya ödül gibi bir yücelik ve ihtişamla birlikte değildir; ancak adil ve layık bir karşılıktır. [14]
Sonuç:
Bazı şerler yokluk türündedir ve bağımsız bir yaratıcısı olması gerekmez; bazıları ise görecelidir ve belirli durumlara göre şer sayılır. Örneğin yılan zehri, insanlar için kötü ve zararlıdır; ancak yılan için bir savunma aracı olduğundan hayırdır.
Allah-u Teâlâ’nın sıfatları ve esmâ-i hüsna ile çelişen şerler, Allah’ın en güzel düzeninde (nizam-ı ehsan) meydana gelmez.
En güzel düzen içinde ortaya çıkan şerler ise, onun ayrılmaz ve kaçınılmaz bir gereğidir.
-------
[1]- Şeyh Tusi, Misbahü'l-Müteheccidîn, s. 188.
[2]- Alvin Plantinga, Din Felsefesi (Allah, Özgür İrade ve Kötülük), s. 179.
[3]- Murtaza Mutahhari, Mecmua-i Âsâr (Eserler Külliyatı), c. 1, s. 149.
[4]- Alvin Plantinga, Din Felsefesi, s. 202.
[5]- Muhammed Rıza Kaşifî, Sorular ve Cevaplar, s. 55-58, 1. Defter, Teoloji ve Eskatoloji.
[6]- İnsan Suresi, 3.
[7]- Alvin Plantinga, Din Felsefesi, s. 205.
[8]- İnşirâh Suresi, 5; Murtaza Mutahhari, Adl-i İlahi (İlahi Adalet), s. 173-175.
[9]- Abdülhüseyin Hüsrev-Penah, Kelam-ı Cedid (Modern Kelam), s. 81.
[10]. "İnsanoğlunda şu üç şey olmasaydı hiçbir şey onun başını eğemezdi: Hastalık, fakirlik ve ölüm. Hepsi de onda mevcuttur; buna rağmen o yine de cüretkardır." Muhammed Bakır Meclisî, Bihârü'l-Envâr, c. 5, s. 316, Hadis 12, Bölüm 5.
[11]- Saidi-Mehr, Emir Muhammed ve Divani, c. 1, s. 83.
[12]- A'raf Suresi, 94.
[13]- Muhammed Bakır Meclisî, Bihârü'l-Envâr, c. 3, s. 71.
[14]- Allame Hillî, Keşfü'l-Murâd, s. 332.
Tarih: 04-04-2026