Ayetullah Behâuddînî’den (r.a) İrfanî Öğütler
Bismillâhirrahmânirrahîm
Hak Teâlâ’nın terbiyesi
Hamd, âlemlerin Rabbi olan Hakk’ın rubûbiyetine mahsustur…
…Allah-u Teâlâ bütün varlıkların mürebbîsi (terbiye edeni)dir. Bütün terbiyeler, Hakk’ın rahmet makamından kaynaklanır.
“Rab, bir şeyin aslı ve devamı kendisinden olan zâttır.”
Hakk’ın rahmeti, O’nun rubûbiyetini gerekli kılar. Allah’ın rubûbiyeti, bütün varlık âlemlerini kuşatır; varlık mertebelerinin tamamındaki övgü ve hamd, mutlak mürebbî olan Hak Teâlâ’ya döner. Hakk’ın varlıklara yönelik terbiyesi, onların ihtiyaç duyduğu her şeyi kapsar. Varlıklar, bütün yönleriyle muhtaç olup bütünüyle Hakk’a bağlıdır.
Bu sebeple daima kendi mürebbîlerinin terbiyesi altındadırlar. İnsan, nutfeden ve topraktan başlayıp velâyet ve fenâ makamına kadar Hakk’ın terbiyesiyle seyr ü sülûk eder. Güneş ve ay, rüzgâr ve yağmur, madenler ve bitkiler, hayvanlar ve insanlar; hepsi, kemale doğru Hakk’a yönelen bir hareket içinde, ilâhî terbiyeye tâbidir.
İnsan, maddî ve tabiî ihtiyaçları bakımından olduğu gibi, manevî ve ruhanî ihtiyaçları bakımından da Allah-u Teâlâ’nın terbiyesi altındadır. Akıl nimetinin insana verilmesi de Hakk’ın rahmeti ve terbiyesinin bir tezahürüdür. Akıl, insanın onunla maddî olandan nûra ve rûhâniyete yöneldiği bir vasıta ve araçtır.
Hakikî İrfan
Ayetullah Behâuddînî (r.a), kendilerini zikirler ve virdlerle oyalayan ve ibadetlerinin mutlaka tesbih, seccade, post ve benzeri unsurlarla yerine getirilmesi gerektiğini düşünen kimselerin aksine, bu tür âdet ve merasimlere hiçbir bağlılık göstermezdi. Zaman zaman şöyle buyururdu: “Bunlar ne kadar cahildirler ki, kendilerini bu zahirî amellerle oyalamışlar, Allah’ı tanıma ve mârifetullah yolundan geri kalmışlardır; buna rağmen ehlullah olmayı da bu tür gösterişlerde aramaktadırlar.”
Yine şöyle buyururdu: “Bir mecliste bulunuyordum; bu gruptan bir topluluk bir araya gelmişti. Meclis bir ziyafet meclisiydi ve pilav da vardı. Bu fırkanın her bir ferdi, yemeye gösterdikleri iştahla birlikte, aynı zamanda ehlullah olduklarını da iddia ediyorlardı.
Onlara dedim ki: Gerçekten, eğer bu şekilsel zikirler ve virdlerle ve bu tarz bir davranışla bir yere ulaşacağınızı zannediyorsanız, kesinlikle yanılıyorsunuz. Siz zikre sahipsiniz, fakat mezkûrdan (Allah’tan) mahrum kalmışsınız.”
Yine buyururdu: “İnsan olabilmek ve seyr u sülûk vadisine girebilmek için, din İmamlarının (a.s) amelî sîretini kendinize rehber edininiz. Zira bu ailenin kapısından başka hiçbir yerde bir hakikat ve haber yoktur. Nerede irfan ve mârifetin bir izi görülürse, bilin ki orada İmamlar (a.s) ile bir irtibat söz konusudur; her ne kadar bunun aksine bir şöhret bulunuyor olsa bile. Masum İmamlarla (a.s) irtibat olmaksızın irfan, yalandan ibarettir. Bizim anladığımız budur.”
Defalarca şöyle buyururdu: “Her şey, masum İmamların (a.s) sîret ve yönteminde mevcuttur. Bizim bir şeyimiz yoktur; başkalarının da bir şeyi yoktur. Ehl-i Beyt’in (a.s) kapısına gidiniz; eğer bizim bir şeyimiz varsa, o da onların bereketindendir.”
Allah’a doğru yol alan sâlik için zikredilen bütün mertebeler ve başkalarının ulaşamadığı hususlar, müminlerin emîri, sâliklerin imamı ve âriflerin mi‘râcı olan Hz. Emirü’l-Mü’minîn Ali (a.s) tarafından beyan edilmiştir:
“Aklını ihyâ etmiş ve nefsini öldürmüştür; öyle ki bu disiplin ve murâkabe, sert yanlarını inceltmiş, ruhunun katılığına letafet katmıştır. Birden içinden parlak ve şiddetli bir ışık zuhur etmiş; yolu onun için açığa çıkarmış ve o ışıkla yolda yürümüştür. Kapılar birbirini izlemiş ve onu nihai menzil olan ‘selâmet kapısı’na ulaştırmıştır.”
Maneviyatın ve İlâhî İrfanın Değeri
“İlâhî yolun kendine özgü bereketleri vardır; zorlukları da vardır. Siz toplumun maddiyata koştuğunu görüyorsanız, bunun sebebi maneviyatı ve ilâhî düzeni tanımamalarıdır. Eğer o düzeni tanısalar, bu yolda gösterdikleri çaba ve gayret, maddî yola koşmalarından çok daha fazla olur; dünya telaşı ve gürültüsüne artık dikkat etmezler.
Biz cemaat ve topluluklara, sadece kalabalık oldukları için itibar etmeyiz. Bu toplantımızda, burayı dolduran kalabalığın içinde, eğer üç kişi bile varsa ki meseleyi idrak etsin, biz o üç kişiyle mutmain oluruz; geri kalanların ilgisi yalnızca zahire, el öpmeye yöneliktir.
El öpmek insana hiçbir fayda vermez; biz onlara deriz ki, el öpmek yerine günah işlemeyin! Onlar da bunu hoş karşılar, çünkü bilirler ki bizim maksadımız başka.
İlâhî yol insanı değiştirir, altüst eder. ‘Mükallibü’l-kulûb ve muhavvilu’l-ehvâl’ yalnız O’dur; bu işlerin her biri O’nun kudretindendir ve bu sözler buna işaret etmektedir.”
Kâfi kitabında, İmam Ca‘fer-i Sâdık’tan (a.s) şöyle rivayet edilmiştir:
“Eğer insanlar ilâhî irfan makamını bilselerdi, gözlerini ve ilgilerini, dünyaya talip olanların servetine ve süslerine çevirmezlerdi; onların altın ve ziynetleri, hatta üzerinde yürüdükleri toprak kadar bile değer görmezdi gözlerinde.
Gerçek arifler, Allah’ı tanımanın ve mârifetin lezzetiyle mest olmuşlardır; aldıkları haz öylesine yoğundur ki, sanki daima Allah’ın evliyâsıyla birlikte cennet bahçelerinde bulunuyorlarmış gibi bir tat alırlar.”
Bilgi ile Hilmin Uyumu
İmamların (a.s) sözleri tamamen ölçülüdür. ‘Bilgi ile hilim birlikte olsun’ derler; çünkü hilimsiz bilgi bela olur ve yıkıma sebep verir.
Dua esnasında insan bazen bilgi ister, ancak bilgiyi hilimle talep etmez; işte bu, gerçekte kendi elinizle kendi mezarınızı kazmaktır.
Dünya, Din’in Hizmetinde
“Bu insan, kendi elleriyle ve tutkulu davranışlarıyla hem kendisi ve hem de başkaları için dünyayı cehenneme çevirir; oysa ki dünyada da cennet içinde yaşanabilir.”
“Peygamberler ve evliyâlar, dünyayı araç ve vesile olarak görürler, amaç olarak değil. Onlar dünyayı olumsuzlayarak reddetmezler; ancak dünyaya dalıp onu amaç hâline getirmeyi kesinlikle reddederler.
Allah dostu bir kimse, dünyayı dinin hizmetine tahsis eder; oysa ki, hayal ve maddiyata dayalı yaşayanlar dini dünyanın hizmetine sunar.”
Allah ile Ol!
Hayat suyunu arayanlara, bütün zikir ve virdlerin özü, özümsenmiş anlamı ve özeti olan kısa bir öğüt verirlerdi: “Allah ile ol!”
Bir zikir talep edildiğinde, her zaman aynı cevabı verirdi: “Allah ile ol!”
Israr edildiğinde ise, anlam yüklü bir bakışla onlara şöyle bakar ve buyururdu:
“Bizim uğrumuzda cihat edenler var ya, biz onları mutlaka yollarımıza ileteceğiz. Şüphesiz Allah, mutlaka iyilik yapanlarla beraberdir.” [1]
Kibirden Uzak
Şöyle buyururdu: “Biz, bütün hekimler, arifler, filozoflar ve ömrünü seyir ve sülûka adayanların sözlerinden farklı olarak, Kur’an’daki şu cümleyi daha ruhlu ve hakikatli bir şekilde kavrarız:
“Bizim uğrumuzda cihat edenler var ya, biz onları mutlaka yollarımıza ileteceğiz.”
Ayrıca şöyle buyururdu: “Bizim bir şeyimiz yoktur; tek bildiğimiz, hareketlerimizde hiçbir şeytani niyet taşımamamızdır.”
“Bizim bir şeyimiz yoktur” demesi, sahip olduğu anlamın kanıtıdır; bu, onun yalan söylediği anlamına gelmez. Aslında bildiği şeyi bilmediğini, bildiği şeyi ise kendi görmemesiyle kavradığını ifade eder. Şöyle de buyurmuştur: “Eğer durum farklı olsaydı, sahip oldukları herhangi bir şey de bizden alınırdı.”
Şeriat; Doğru Yol
Şöyle buyururdu: “Bizi, on altı, on yedi yaşlarından itibaren öyle bir şekilde meşgul ettiler ki, başka hiçbir şeyi görmeyelim ve yolundan başkasını aramayalım. Halbuki birçok Allah’a yönelen sâlikler böyle değildir. Onların göz ve kulakları, doğanın karanlık perdeleriyle örtülüdür; bu örtüyü kaldırmak ve perdeleri aşmak için büyük gayret göstermek, ibadette zahmetli ve ağır riyazetlere katlanmak gerekir. Ancak uzun uğraşlar, perde kaldırmalar ve engeller aşıldıktan sonra yüksek derecede keşfe ulaşılır ve kişi Allah’a âşık olur. Bu yolun sayısını, yaratılmışların nefesleri kadar çok olarak hayal edebilirsiniz; denildiği gibi: “Allah’a giden yollar, yaratılmışların nefesleri kadar çoktur”. Bu zahiri yol değil, sır, batın ve kalp yoludur.
Zahiri yol, herkes için birdir ve o da şeriattır. Herkes, ibadet, davranış ve amellerini İslâmî yasalar çerçevesinde yerine getirmekle yükümlüdür. Eğer biri kendi düşüncesi ve isteğine göre bu yolda adım atarsa, sapar. Eğer bir kimse batın ve kalp ile seyr ü sülûk yapmak isterse, velîlerin ve din imamlarının (a.s) yöntemi örnek olmalıdır.
Biz Müslümanlar, o yöntemi izler, takvâ yolundan ayrılmaz, dinimizin şerefini dünyaya satmaz ve akıl, düşünce, irade, sevgi ve ihlâsımızı bu yolları izleyerek saadet ve ebediyet için harcarsak, muhakkak muradımıza ulaşırız.”
Mânâ Alemine Ulaşmanın Yolu
Ayrıca şöyle buyururdu: “Şeriat, tarîkatın temelidir. İstidlal yolu bu zahir, içsel hakikati kavramak ve hakikate ulaşmak için yalnızca bir ön hazırlıktır; başka bir anlamı yoktur. Sadece zahir ve dış görünüşten batına giden yol bulunur; başka bir yol yoktur. Hakikate ulaşmanın tek yolu, İslâmî öğretileri izlemektir.”
Hakikî Zikir
Bir gün, Ayetullah Behâuddînî’ye (r.a) zikir ve virdler sorulduğunda şöyle buyurdular: “Zikir ve virdlerin faydası, ancak insan onlarla meşgul olduğu sürece devam eder. Oysa hakikî zikir, kalpten yapılan zikirdir ve sonuçları daima devam eder. Kalp ve gönül, Allah’la bağlı olmalıdır.
Ne çok zikir vardır ki, sonuçları geçicidir ve şöyle denilmesi gerekir: “Zikirle meşgul oldun ama asıl zikre yönelmedin”.
Başka bir yerde şöyle buyurmuşlardır: “Tesbih, zikir ve virdle aldanmayın; bunlar bazen alışkanlık hâline gelir. Alışkanlık olunca bırakmak korkutucudur ve asıl etkiyi de vermez. İnsan bazen kaydedilmiş bir ses gibi olur; söyler, okur ama hâli yoktur; bundan kendisine bir şey ve fayda gelmez.”
Hadiste de şöyle geçer:
“Bir kimsenin uzun süre rükû ve secdeye kapanmasına bakmayın; çünkü bu onun alışkanlığıdır ve bıraksa ürker.”
Ayetullah Behâuddînî (r.a) şöyle buyurmuşlardır: Bir gün İmam Ca‘fer-i Sâdık (a.s), zikir halkası kurmuş bir topluluğun yanından geçtikleride onlara şöyle buyurdular:
“Zikir, sadece dille yapılan vird değildir; zikir, Allah’ı hatırlamak, günah ve isyan karşısında kendini korumak ve muhafaza etmektir.”
Kulluk; Yücelişin Merdiveni
Bu büyük arif, bir ahlak dersinde şöyle buyurmuşlardır: “İnsanın ulaştığı en yüksek makamlar -ki bunların bir sınırı yoktur- ancak kulluk gölgesinde mümkündür. İnsan, hareketi ilâhî oldukça ve saf oldukça, Allah’a ve O’nun velîlerine yaklaşır.
İnsan, peygamberleri takip etmeli ve onların yolunu izlemelidir ki, kendisi için hazırlanmış kemâlatlara ulaşabilsin. Nebîyyi Ekrem (s.a.a), kendisini arındırmış ve nefsini temizleyerek tahâret makamına erişmiş, oradan da nihai makamlara; yani nübüvvet ve velâyet ile mi‘râca ulaşmıştır. Teşehhütte şöyle okuyoruz: ‘Eşhedü enne Muhammeden abduhû ve resûluh’ önce kulluk, sonra risâlet.”
----------
[1]- Ankebut, 69.
Tarih: 02-04-2026