Emîru’l-Müminîn Hz. Ali’nin (a.s) Güvenliği Bozanlara Karşı Tutumu
Emîru’l-Müminîn Hz. Ali (a.s), “yönetici” sıfatıyla sivil muhalefet ile silahlı şiddet arasında ayrım gözetmekteydi….
Bismillahirrahmanirrahîm
Emîru’l-Müminîn Hz. Ali (a.s), “yönetici” sıfatıyla sivil muhalefet ile silahlı şiddet arasında ayrım gözetmekteydi. Muhalefet söz ve eleştiri çerçevesinde kaldığı sürece geniş bir hoşgörü sergiliyor, vatandaşlık haklarına riayet ediyordu. Ancak halkın can güvenliği, yolların emniyeti ve kamu düzeni tehlikeye girdiğinde ise, hiçbir müsamaha göstermeden, hukukun gerektirdiği şekilde kararlı bir tavır ortaya koyuyordu.
Emîru’l-Müminîn Hz. Ali’nin (a.s) yönetim anlayışında, söz ve eleştiri sınırları içinde kalan muhalefete karşı hoşgörü ile yaklaşılması; buna karşılık, şiddet sınırının aşılması hâlinde kararlı bir şekilde müdahalede bulunulması, güvenlik siyasetinin temelini oluşturmaktadır. Başka bir ifadeyle, “şiddete başvurulmadığı sürece müsamaha” ve “şiddet sınırı aşıldıktan sonra kararlılık” ilkeleri, onun güvenlik anlayışının ana omurgasını teşkil etmektedir. Bu yazıda, söz konusu yaklaşımın temel esasları ele alınacak ve bunlara ilişkin rivayet ve tarihî deliller ortaya konulacaktır.
İmâmiyye fıkhında, kamu güvenliğini bozan kimseler genel olarak iki başlık altında değerlendirilmektedir:
1. Muhârib: Silaha başvurarak insanların canına, malına veya güvenliğine saldıran ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışan kimselerdir. Bunların hükmü, Mâide sûresinin otuz üçüncü ayeti çerçevesinde açıklanmıştır.
2. Bâğî: Adil yöneticiye karşı silahlı isyan başlatan kimselerdir. Bunlara karşı izlenecek yöntem, fitneyi en az can kaybıyla ortadan kaldırmak ve sivillerin haklarını korumak esasına dayanmaktadır.
Bu ayrım, Hz. Ali’nin (a.s) uygulamalarıyla tam bir uyum içerisindedir ve İmâmiyye fıkhının temel kaynaklarında ayrıntılı biçimde ele alınmıştır.
Siyasi Muhalifler ve Rejimi Yıkmaya Teşebbüs Edenlere Karşı Tutumu
İmam Ali’nin (a.s), siyasi muhaliflere ve merkezi yönetime karşı ayaklanan gruplara (Cemel Savaşı’ndaki Nâkisîn ve Nehrevân’daki Hâricîler gibi) yönelik uyguladığı yöntem, “çok aşamalı ve hüccetin tamamlanması” ilkesine dayalı bir yaklaşım niteliği taşımaktaydı.
1. İrşad ve Nasihat
İmam’ın (a.s) ilk adımı, insanları bilinçlendirmeye çalışmak ve aldatılmış kimseleri fitnenin önderlerinden ayırmaktı. Bu amaçla muhaliflerin önde gelenleriyle defalarca görüşmüş, onları delil ve sağlam muhakeme yoluyla bâtıl yoldan vazgeçirmeye gayret etmiştir.
2. Muamelede Müsamaha ve Hoşgörü
İmam (a.s), muhalifler silaha sarılmadıkları ve fiilen kamu güvenliğini tehlikeye atmadıkları sürece onlara karşı müsamahalı davranmıştır.
Hâricîler olayında onların dile getirdiği “لا حکم إلا لله” (Hüküm ancak Allah’ındır) sloganı, her ne kadar hakikati tahrif eden bir mahiyet taşısa da, İmam Ali (a.s) bunu “Kendisiyle bâtılın kastedildiği hak bir söz” olarak nitelendirmiş ve yalnızca slogan atmaları veya konuşmaları sebebiyle hiçbir kimseyi takibe almamıştır:
كَلِمَةُ حَقٍّ يُرَادُ بِهَا بَاطِلٌ
“Hakk-doğru bir söz, ancak onunla batıl irade edilmektedir.” [1]
İmam (a.s) ayrıca, silahlı eyleme başvurmadıkları sürece onların mescitlerde namaz kılma ve vatandaşlık haklarından yararlanma haklarının ellerinden alınmayacağını açıkça ifade etmiştir. Güvenilir rivayetlerde nakledildiğine göre Hâricîlere şöyle buyurmuştur:
“Siz kan dökmediğiniz, yolları kesmediğiniz ve zulme başvurmadığınız sürece üç haktan yararlanmaya devam edeceksiniz: Allah’ın mescitlerine girmenize engel olmayacağız; Beytülmâl’den almakta olduğunuz pay kesilmeyecektir; siz savaşı başlatmadıkça biz de sizinle savaşmayacağız.”
3. Hüccetin Tamamlanmasından Sonra Kararlı Müdahale
Alevî yönetim anlayışında zorlayıcı tedbirlerin uygulanmasının eşiği, “kamu güvenliğine ve insanların canına yönelik bir suçun fiilen işlenmesi”dir. Sivil protesto, güvenliğe karşı işlenmiş bir suç olarak değerlendirilmez; ancak kan dökmek, yol kesmek ve halkı korku ve paniğe sevk etmek muhârebe kapsamına girer. Bir kimse kamu güvenliğini ihlal etmediği sürece, sözleri ne kadar sert olursa olsun, ona yine sözle karşılık verilir. Fakat insanların kanı döküldüğünde, suçun niteliğine uygun hukukî hükümler ve savaş ahlâkı, ne taviz ve ne de kin gözetilmeksizin uygulanır.
Hâricîlerin Abdullah b. Habbâb’ı Öldürmesi
Hâricîlerle mücadelede dönüm noktası, Abdullah b. Habbâb’ın vahşice öldürülmesi, yolculara saldırılması ve yolların güvenliğinin ortadan kaldırılması olmuştur. Bu olayın ardından İmam (a.s), ordusunu Sıffîn'den geri çevirmiş ve yol keserek kamu güvenliğini tehdit eden muhâriplere karşı harekete geçmiştir.
Yakubî, bu olayı Târîh'inde şu şekilde nakletmektedir:
Hâricîlerin, Abdullah b. Habbâb b. Eret’i öldürdükleri, halkın yollarını kestikleri ve İmam’ın (a.s) kendilerine gönderdiği elçiyi de öldürdükleri haberi Emîru’l-Müminîn Ali’ye (a.s) ulaştığında, yanında bulunan Müslümanlar şöyle dediler: “Ey Emîru’l-Müminîn! Bu topluluğu arkamızda bırakıp ailelerimiz ve mallarımız üzerinde hâkimiyet kurmalarına nasıl göz yumabiliriz? Bizi önce bunların üzerine götür; işlerini bitirdikten sonra Şam ehlinden olan düşmanımıza doğru hareket ederiz.”
Bunun üzerine İmam (a.s), ailelerinin Hâricîlerin tehdidi altında kalmasından endişe eden askerleriyle birlikte geri döndü ve iki taraf Nehrevân'da karşı karşıya geldi. Ancak İmam (a.s) savaşı başlatan taraf olmadı; aksine onları delil ve hücceti kabul etmeye davet etti. Bu sebeple önce İbn Abbas’ı onların yanına gönderdi. İbn Abbas da sağlam mantık ve açık delillerle onlarla tartıştı; fakat onlar kör taassuplarında ve azgınlıklarında ısrar ettiler!
Daha sonra bizzat İmam (a.s) onların karşısına çıktı; hakem olayını başlangıçta kabul etmediğini, buna rağmen kendilerinin bu konuda ısrar ettiklerini kendilerine hatırlattı. Böylece onlar için hiçbir mazeret ve delil kalmadı. Bunun sonucunda büyük bir kısmı hatalarından dönerek tövbe etti. O gün doğru yola dönenler arasında, onların cemaat imamı olan Abdullah b. Kevvâ da bulunuyordu. Ancak geri kalan bir grup, savaşmaktan başka hiçbir yolu kabul etmedi. [2]
Hâricîlerin Zerdüşt Bir Köylüyü Öldürmesi
Sıffîn Savaşı’nın (37 hk.) ardından, yaklaşık üç yüz kişiden oluşan bir grup Hâricî, Emîru’l-Müminîn Hz. Ali’nin (a.s) ordusundan ayrıldı. Tarihçilerin nakline göre bu grup, yolculukları sırasında Zerdüşt bir köylüyle karşılaştı ve ona “hilâfet” hakkında görüşünü sordu. Köylü, Hz. Ali’yi (a.s) adaletli ve bu makama en layık yönetici olarak nitelendirdi. Ancak bu cevap onların hoşuna gitmeyince onu öldürdüler. Bu olay, Emîru’l-Müminîn Ali (a.s) açısından Hâricîlerin siyasi muhalefet sınırını aşarak kör şiddete yöneldiklerinin açık bir göstergesi olmuştur. Bunun üzerine İmam (a.s), Ma‘kil b. Kays’ı görevlendirmiş ve bu grubun lideri cezalandırılmadan geri dönmemesini emretmiştir. Bu tutum, İmam’ın (a.s) gayrimüslim tebaanın can güvenliğini ve temel haklarını devletin dokunulmaz ilkeleri arasında gördüğünü ve adaleti dinî aidiyet ayrımı gözetmeksizin koruduğunu ortaya koymaktadır.
Hilâl b. Alkame İsyanının Bastırılması
Hâricîlerden biri olan Hilâl b. Alkame, kardeşi Mücâlid ile birlikte 38 hk. yılının Cemâziyelâhir ayında Alevî yönetime karşı isyan etmiş; halkı öldürmeye ve mallarını yağmalamaya başlamıştır. İmam (a.s), Hilâl’in isyan haberini alınca Ma‘kil b. Kays er-Riyâhî’yi onun üzerine göndermiş; Ma‘kil de Hilâl’i ve beraberindeki iki yüz isyancıyı etkisiz hâle getirerek isyanı bastırmıştır. [3]
4. Zaferden Sonra Af ve Merhamet
İmam’ın (a.s) iç savaşlarda düşmanlarına karşı zafer kazandıktan sonraki tutumu, insan onurunu esas alan yüce bir ahlâk ve bağışlayıcılık anlayışına dayanmaktaydı. Cemel Savaşı’ndan sonra Âişe’ye karşı sergilediği tavır ve savaşın ardından hayatta kalanlar hakkında ilan ettiği genel af, bu yaklaşımın en belirgin örneklerindendir. Bu uygulamada, İslâm ümmetinin yüksek maslahatları, şahsî intikam duygularının önüne geçirilmiştir.
İmam (a.s), Nehrevân Savaşı’nın ardından Hâricîlerin geleceği hakkında da şöyle buyurmuştur:
“Benden sonra Hâricîlerle savaşmayınız. Çünkü hakkı arayıp da ona ulaşamayan kimse, bâtılı isteyip ona ulaşan kimse gibi değildir.” [4]
Bu veciz ifade, bir taraftan hak ile bâtıl arasındaki epistemolojik ayrımı açıkça ortaya koyarken, diğer taraftan da tehdidin ortadan kalkmasının ardından körü körüne şiddete başvurulmaması gerektiğini vurgulamaktadır.
----------
[1]- Nehcü’l-Belâğa, Hutbe 40.
[2]- Târîh-i Yakubî, c. 2, s. 191-193.
[3]- Ensâbü’l-Eşrâf, c. 2, s. 482.
[4]- Nehcü’l-Belâğa, Hutbe 61.
Tarih: 07-07-2026