Fazilet ve Reziletlerin Gelişmesinde Toplum Kültürünün Etkisi
Kültür, insanın ruhuna ve düşüncesine şekil veren, onu çeşitli konulara yönlendiren temel bir motivasyon kaynağıdır.
Bismillahirrahmanirrahim
İnançlar, tarih, toplumun örf ve âdetleri, edebiyat ve sanat, toplum kültürünü oluşturan unsurların bütünüdür. Burada, toplum kültürünün faziletlerin temellerini güçlendirme veya kötü sıfatların toplumda kökleşmesini derinleştirme üzerindeki etkisini ele alacağız.
Bir toplumun örfleri, alışkanlıkları, gelenek ve görenekleri ile tarihi, kültürel unsurlardan biridir. Eğer bunlar faziletler etrafında şekillenirse, yüksek insani niteliklerin gelişmesi ve nefislerin arınması için oldukça uygun bir zemin hazırlar. Fakat ahlaki reziletlerden (kötülüklerden) beslenirse, çevreyi tamamen reziletlerin kabulüne açık hale getirir.
Kur’an ayetlerinde bu hususta çok açık işaretler yer almakta, birçok önceki sapkın kavmin, yanlış âdetler, cahili gelenekler ve yozlaşmış kültür sebebiyle ahlaki reziletlerin korkunç uçurumuna yuvarlandığı gösterilmektedir. Örneğin:
1- “Onlar çirkin bir iş yaptıklarında: ‘Babalarımızı bu iş üzerinde bulduk; Allah da bize bunu emretti’ derler. De ki: Allah asla çirkin işleri emretmez! Siz Allah’a bilmediğiniz bir şeyi mi isnat ediyorsunuz?” [1]
2- “Onlara: Allah’ın indirdiğine uyun! denildiğinde, ‘Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ derler. Ya ataları hiçbir şey anlamamış ve doğru yolu bulamamış olsalar da mı (onlara uyacaklar)?” [2]
3- “Hani İbrahim babasına ve kavmine: ‘Şu kendinizi adadığınız putlar nedir?’ demişti. Onlar da: ‘Atalarımızı onlara tapar halde bulduk’ cevabını verdiler.” [3]
4- “Senden önce hangi ülkeye bir uyarıcı göndermişsek, mutlaka oranın varlık ve şımarıklık içinde büyüyen ileri gelenleri: ‘Biz atalarımızı bir din üzerinde bulduk; biz de onların izinden gidiyoruz’ dediler.” [4]
5- “Kavminin cevabı sadece şu oldu: ‘Onları yurdunuzdan çıkarın; çünkü bunlar temiz kalmayı isteyen insanlardır (ve bizimle aynı çizgide değildirler).’” [5]
6- “Onlardan birine kız çocuğu müjdelendiğinde, öfkesinden yüzü simsiyah kesilir ve içi için için kaynar. Kendisine verilen bu haberin kötü sayılması sebebiyle kavminden gizlenmeye çalışır; ‘Onu utançla yanında mı tutsun, yoksa toprağa mı gömsün?’ diye düşünür. Bakın, ne kadar kötü hüküm veriyorlar!” [6]
7- “Muhammed Allah’ın elçisidir. Onunla beraber olanlar, kâfirlere karşı sert ve tavizsiz; kendi aralarında ise merhametlidirler. Onları rükû ve secde halinde görürsün; daima Allah’ın lütfunu ve rızasını isterler. Yüzlerindeki alamet, secdeden kaynaklanan izdir.” [7]
Tefsir ve Değerlendirme
Burada üzerinde durulan husus şudur ki, her kavmin ve milletin kültürü, ahlaki niteliklerin gelişmesinde belirleyici bir role sahiptir. Yüce ve değerli kültürler, yüksek ahlaki özelliklere sahip bireyler yetiştirirken, yozlaşmış ve kirli kültürler, ahlaki reziletlerin gelişmesine zemin hazırlar. Yukarıdaki ayetler, her iki duruma da anlamlı işaretler taşımaktadır.
İlk ayette, şeytana uymuş bir grup sapkının mazereti dile getirilir. Onlar, çirkin ve kötü bir iş yaptıklarında ve sebebi sorulduğunda şöyle derler: “Biz bu yolu ve geleneği atalarımızdan bulduk”.
Hatta bununla da yetinmeyip, Allah’ın da kendilerine bu işi emrettiğini iddia ederler “…Allah da bize bunu emretti”.
Bu suretle, hem atalarının geleneğini doğru bir davranışa delil saymakta ve hem de onu bir ilahî hüküm olarak göstermektedirler. Böylece yalnızca çirkin fiillerin ve kötü ahlaki özelliklerin çirkinliğinden utanmamakla kalmamış, bilakis onlarla övünür hale gelmişlerdir.
İkinci ayette ise, aynı mesele farklı bir üslupla gündeme getirilmiştir. Kendilerine “Gelin, Allah’ın Peygamber’e indirdiği vahye uyun” denildiğinde, kibir ve gururla şöyle cevap verirler: “Hayır! Biz bu işi yapmayız; atalarımızı üzerinde bulduğumuz geleneğe uyarız.” Böylece, cahili gelenekler ve ahlaki reziletler, kültürlerinin bir parçası haline geldiği için, onlar nazarında Allah’ın ayetlerinden ve Kur’an’ın açık delillerinden daha değerli ve üstün görülmüştür.
Kur’an şöyle ekliyor: “Acaba onların ataları bilgisiz ve sapkın değil miydi? (Böyle iken, nasıl olur da o bilgisiz ve sapkınların geleneğini hayat verici ve aydınlatıcı Kur’an ayetlerinin önüne geçirirsiniz?)”
Üçüncü ayette ise, yine yanlış gelenek ve kültürün ahlak dışı davranışlar üzerindeki etkisiyle karşılaşıyoruz. Önceki ayetlere benzer bir ifadeyle Hz. İbrahim (a.s) ve Babil putperestlerinin kıssasında okuruz:
Hz. İbrahim (a.s) onlara, “Neden bu cansız heykellere tapıyorsunuz (ve bu akılsızca işten vazgeçmiyorsunuz)?” diye sorduğunda, onlar şu cevabı verdiler: “Biz atalarımızı onlara ibadet ederken gördük”
Bunun üzerine Hz. İbrahim (a.s), bu körü körüne taklide en sert tepkiyi göstererek şöyle dedi: “İbrahim, “Andolsun, siz de, atalarınız da apaçık bir sapıklık içindesiniz” dedi. ”
Ne yazık ki bu açık sapkınlık nesilden nesile aktarılıyor ve zamanla kültüre dönüşüyor; çirkinliği ortadan kalkmakla kalmıyor, aynı zamanda bir övünç kaynağı haline geliyordu.
Dördüncü ayette aynı anlamın farklı bir biçimiyle karşılaşıyoruz:
Onlara şu soru yöneltildiğinde: “Ey akıl sahibi insanlar! Siz nasıl olur da akılsız putlara ibadet edersiniz?” şu cevabı verirler: “Biz atalarımızı bir din üzere bulduk ve onların izinden giderek hidayete erdik”.
Onlar bu akılsızca davranışı yalnızca bir sapkınlık olarak görmemekle kalmadılar, bilakis atalarından kendilerine intikal eden bir hidayet olarak değerlendirdiler. Nitekim takip eden ayette, bu mantığın tarih boyunca bütün mütreflerin (yani şımarık ve kibirli zenginlerin) ortak mantığı olduğu ifade edilir.
Açıktır ki, çirkinliklerin güzel gösterildiği bu körü körüne taklidin birçok sebebi vardı. Ancak kuşkusuz bunlardan biri, çirkinliklerin zamanla kökleşmiş bir gelenek ve kalıcı bir kültür haline gelmesiydi.
Aynı mesele Maide Suresi’nin 103 ve 104. ayetlerinde de dile getirilir. Cahiliye Arapları, helal ve haram konusunda birtakım akılsızca bidatler uydurmuşlardı. Kendilerine helal kılınmış yiyecekleri haram sayıyor ve haramları da kendilerine helal kılıyorlardı. Öyle ki bu yanlış geleneğe öylesine bağlanmışlardı ki, Allah’ın ayetlerini etkisiz görerek şu cevabı veriyorlardı: “Atalarımızdan bulduğumuz şey bize yeterlidir!”
Bütün bu ayetlerden açıkça anlaşılmaktadır ki, yanlış gelenekler ahlak dışı fiillerin temelini oluşturabilir; reziletleri fazilet gibi gösterebilir ve sapkın inançları doğru ve haklıymış gibi sunabilir.
Beşinci ayette, geleneklerin ahlakî değerlerin dönüşümündeki etkisine dair yeni bir meseleyle karşılaşıyoruz. Bu da şudur: Lut kavmi, ahlakî sapkınlıklarıyla tarihin sayfalarını karartmışlardı. Ne yazık ki cahiliyetin bu çirkin geleneği, çağımızda Batı medeniyetlerinin merkezlerinde, geçmişten daha kötü ve hatta yasal bir biçimde ortaya çıkmıştır. Onlar, Hz. Lut ve az sayıdaki mümin arkadaşının defalarca dile getirdiği temizlik ve takva çağrısını işittiklerinde rahatsız oldular ve haykırdılar: “Bunları şehirlerinizden çıkarın! Bunlar öyle kimselerdir ki temizliğe ve takvaya yönelmek istiyorlar (ya da temiz ve iffetli görünmek istiyorlar).”
Kirli bir çevre, yanlış gelenekler ve yozlaşmış bir kültür onların üzerinde öylesine kötü bir etki bırakmıştı ki, temizlik ve takva suç, pislik ve günah ise bir şeref ve övünç kaynağı sayılıyordu.
Açıktır ki, böyle bir ortamda ahlakî reziletler hızla büyür ve kök salar; faziletler ise giderek zayıflar ve silikleşir.
Altıncı ayette ise, cahiliye döneminde yanlış bir geleneğe bağlılık sebebiyle kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesi gibi korkunç bir olaydan söz ediliyor.
Cahiliye Arapları kız çocuklarının doğumunu kendileri için büyük bir utanç sayarlardı. Ne zaman onlara bir kız çocuğu müjdelense, öfkeye kapılır, yüzleri kederden kararır ve simsiyah olurdu. Bazen günlerce, hatta haftalarca halktan gizlenir ve sürekli düşünürlerdi: Acaba bu utancı kabullenip kızı yanında mı tutsun, yoksa onu toprağa gömerek bu utanç ve kederden mi kurtulsun? “Onlardan birine kız çocuğu müjdelendiğinde, öfkesinden yüzü simsiyah kesilir ve içi için için kaynar. Kendisine verilen bu haberin kötü sayılması sebebiyle kavminden gizlenmeye çalışır; ‘Onu utançla yanında mı tutsun, yoksa toprağa mı gömsün?’ diye düşünür. Bakın, ne kadar kötü hüküm veriyorlar!”
Şüphe yok ki, cinayet —hele de söz konusu olan yeni doğmuş bir evlat olursa— en çirkin ve en iğrenç fiillerden biridir. Ancak yanlış gelenekler, bu fiilin çirkinliğini ortadan kaldırarak onu adeta bir fazilet ve övünç kaynağına dönüştürüyordu.
Kız çocuklarını diri diri gömme meselesiyle ilgili bazı tefsirlerde aktarılan dehşet verici bilgilerden biri de şudur: Onları toprağa gömmek yalnızca öldürme yollarından biriydi. Bazen kız çocukları suya atılarak boğulur, bazen dağlardan aşağı fırlatılır ve kimi zaman da boğazları kesilerek öldürülürdü! [8]
Bu iğrenç geleneğin cahiliye Arapları arasında ne zamandan beri yaygın olduğu ve asıl sebebinin ne olduğu hususunda uzun tartışmalar yapılmıştır.[9]
Mesele şudur ki, bu tür gelenekler nasıl olur da ahlakî reziletlerin en kötü biçimlerde ortaya çıkmasına zemin hazırlar ve en aşağılık reziletleri en yüce faziletler seviyesine çıkarır? Bu durum, bir kez daha göstermektedir ki bir milletin kültürü, insanların fazilet ya da rezilete yönelişinde en önemli saiklerden biridir. Dolayısıyla ahlakî reziletlerle mücadele etmek isteyenler, öncelikle yozlaşmış kültürleri ıslah etmeye çalışmalıdır.
Aynı gerçeğe günümüz dünyasında da şahit olmaktayız. Cahiliye dönemi Araplarının kültürüne benzer kültürler, günümüzde de çeşitli ahlakî reziletlerin kaynağı hâline gelmiştir. Örneğin son yıllarda Çin’in başkenti Pekin’de kadın hakları üzerine düzenlenen büyük bir uluslararası konferansta, katılımcı ülkelerin önemli bir kısmı, şu üç ilkenin konferans gündemine alınması hususunda ısrarcı olmuşlardır: Kadınların cinsel ilişkilerde özgürlüğü; kadın eşcinselliğinin meşru kabul edilmesi ve kürtaj özgürlüğü.
Açıktır ki, sözde eğitimli kavim ve milletlerin temsilcileri böylesi çirkin ve utanç verici eylemleri “Kadın Hakları” adı altında savunur ve bunlar üzerine bir kültür inşa edilirse, toplumlar arasında ne tür reziletlerin yaygınlaşacağı ortadadır. Bu tür reziletlerin olumsuz etkileri yalnızca ahlakî arınma sürecinde değil, aynı zamanda sosyal ve ekonomik yaşamda da açıkça ortaya çıkacaktır.
Yedinci ve son ayet, faziletlerle çevre kültürü arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktadır. Bu ayette Hz. Peygamber’in (s.a.a) ashabından söz edilir ve onların, Hz. Resûlullah’ın (s.a.a) o karanlık ve zulmet içindeki toplumda meydana getirdiği yeni kültür sayesinde ne denli hızlı bir şekilde ahlakî faziletleri elde ettikleri ve ilim ile erdem basamaklarını tırmandıkları açıklanır. Kur’an şöyle buyuruyor:
“Muhammed Allah’ın elçisidir. Onunla birlikte olanlar, kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında ise merhametlidirler. Onları sürekli rükû ve secde hâlinde görürsün; Allah’ın lütfunu ve rızasını isterler. Yüzlerindeki nişaneler, secdelerinin izinden belli olur.”
Açıktır ki buradaki “onunla olanlar” ifadesi, yalnızca zaman ve mekân bakımından beraberlik anlamına gelmemektedir. Asıl kasıt, Hz. Resulullah’ın (s.a.a) öğretilerine, inançlarına, sünnetine ve onun ilahî kültürüne gönülden bağlılık ve sadakattir. [10]
----------
[1]- A‘râf, 28.
[2]- Bakara, 170.
[3]- Enbiyâ, 52–53.
[4]- Zuhruf, 23.
[5]- A‘râf, 82.
[6]- Nahl, 58–59.
[7]- Fetih, 29.
[8]- Tefsîr-i Rûhu’l-Me‘ânî, c. 14, s. 154, ilgili ayetin tefsiri.
[9]- Tefsîr-i Numûne, c. 11, Nahl Sûresi, 58. ayetin tefsiri.
[10]- Nâsır Makârim Şîrâzî, Ahlâk der Kur’ân, c. 1, s. 185-191.
Tarih: 17-09-2025