içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

Hüseynî İzzet: Âşûrâ'nın En Önemli Mesajı

İmam Hüseyin (a.s), bütün insânî erdemlerin şahsında tecelli ettiği seçkin şahsiyetlerden biridir. O, yeryüzündeki bütün yüce faziletlerin odak noktası ve zirvesidir. İzzet, onur ve özgürlük ruhu İmam Hüseyin'de (a.s) öylesine belirgin bir şekilde tezahür etmiştir ki, bu sebeple kendisine "Dünya Hürlerinin Efendisi" unvanı verilmiştir. O Hazret, en çetin ve en zor şartlar altında dahi düşman karşısında boyun eğmeyi kabul etmemiştir.

Hüseynî İzzet: Âşûrâ'nın En Önemli Mesajı

Bismillahirrahmanirrahîm

Âşûrâ Kültüründe "Hüseynî İzzet"

Her eğitim ve terbiye ekolü, insanı yetiştirmek için kendine özgü bir yöntem ve anlayış benimser. Hüseyin b. Ali'nin (a.s) mektebinde ise, insan terbiyesinin temelini, izzet eksenli bir hayat ve insan onuruna yaraşır bir yaşam oluşturur.

Bu mektepte yetişen insan, hayatın ve ölümün anlamını en güzel şekilde kavrar; hangi şart altında olursa olsun izzetini korumakta kararlılık gösterir, izzetli bir ölümü; zillet ve dünyevî hazlarla dolu bir hayata tercih eder. Böyle bir insan, zorbalık ve aşağılanma içeren hiçbir dayatmaya, bir an dahi olsa boyun eğmeyi kabul etmez.

İmam Hüseyin (a.s), takipçilerine uzlaşmazlık ruhunu ve izzetli duruş anlayışını öğretmek amacıyla "İzzetin Şehidi (Ḳatîlü'l-İzzet)" olarak anılmıştır.

 

İzzet Kavramının Anlam Çerçevesi

"İzzet" kavramı, Râgıb el-İsfahânî'nin kıymetli eseri Müfredâtu'l-Kur'ân'da ifade ettiği üzere, insanı güçlü, metin ve yenilmez kılan; hayatın iniş çıkışları içerisinde iç ve dış etkenler karşısında mağlup olmasına ve yenilgiye uğramasına engel olan bir hâli ifade eder. Bu sebeple, sert ve nüfuz edilmesi güç olan toprağa "arz-ı azâz", varlığı nadir bulunan şeye ise "azîzü'l-vücûd" denilmektedir. Nitekim elde edilmesi güç ve nadir bulunan ete "teazzüze'l-lahm", vakar ve metanet sahibi olup hiçbir zaman başkalarının tahakkümü altına girmeyen kimseye de "azîz" denilmektedir.

Kur'ân-ı Kerîm'de de "izzet" kelimesi aynı anlamlarda kullanılmıştır. Örneğin, "Şüphesiz bütün izzet Allah'a aittir." [1] ayetinde izzet, mutlak yenilmezlik ve mutlak hâkimiyet anlamında kullanılmıştır.

Yine "Ona sizin sıkıntıya düşmeniz ağır gelir." [2] ayetindeki "azîzun aleyhi" ifadesinde "güçlük ve ağırlık" anlamını taşımaktadır. Bunun yanında, "Hayır! Kâfir olanlar bir gurur ve ayrılık içerisindedirler." [3] ayetinde olduğu gibi "hamiyet, gurur ve kibir" anlamında da kullanılmıştır.

Ayrıca "Konuşmada bana üstün geldi." [4] ayetindeki "ve azzenî fi'l-hitâb" ifadesinde ise "galip gelmek ve üstünlük sağlamak" anlamını ifade etmektedir.

 

Kur'ân'da İzzet

"İzzet" kelimesi Kur'ân-ı Kerîm'de doksan iki defa geçmekte olup, "el-Azîz" aynı zamanda Allah-u Teâlâ'nın esmâ-i hüsnâsından biridir.

Kur'ân-ı Kerîm, bütün izzetin yalnızca Allah'a ait olduğunu bildirir: "Bütün izzet Allah'ındır." [5] Gerçek anlamda mutlak izzet sahibi yalnızca Allah-u Teâlâ'dır. Çünkü bu âlemde hiçbir şey tarafından mağlup edilemeyen, mutlak galip ve yenilmez tek varlık O'dur. Diğer bütün yaratılmışlar ise, zatî fakirlikleri ve sınırlı oluşları sebebiyle yenilmeye ve mağlup olmaya müsaittirler. Madem ki bütün izzet yalnızca Allah'a aittir, o hâlde bütün mahlûkat izzeti yalnız O'ndan talep etmeli ve O'nun lütfedeceği ölçüde izzetten pay almalıdır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm şöyle buyurmaktadır:

"Kim izzet istiyorsa, bilsin ki bütün izzet Allah'a aittir." [6]

Allah-u Teâlâ, bu ilâhî izzetten iman eden kullarına da pay vermiş ve onları izzetle şereflendirmiştir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyrulmaktadır:

"İzzet Allah'a, Resûlü'ne ve müminlere aittir." [7]

Bu ayet, Allah'ın kendisine mahsus olan izzetten Resûlü'ne ve müminlere de lütufta bulunduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Eğer Hz. Peygamber (s.a.a) ve müminler aziz ve izzet sahibi iseler, bu izzeti Allah-u Teâlâ'nın izzeti sayesinde elde etmişlerdir. Zira Aziz olan Allah'a kulluk etmek ve O'na itaat etmek, insana izzet kazandırır. Nitekim Hz. Peygamber'den (s.a.a) rivayet edilen bir hadiste şöyle buyrulmaktadır:

"Rabbiniz her gün şöyle buyurmaktadır: Ben Aziz'im. Kim dünya ve ahiret izzetini istiyorsa, Aziz olan Allah'a itaat etsin."

Kur'ân-ı Kerîm, başka bir ayette de insanın izzet ve zilletinin Allah'ın elinde olduğunu bildirerek şöyle buyurmaktadır:

"Müminleri bırakıp kâfirleri dost ve veli edinenler, izzeti onların yanında mı arıyorlar? Şüphesiz bütün izzet yalnızca Allah'a aittir." [8]

Gerçek ve ebedî izzet, Allah'ın, Resûlü'nün ve müminlerin izzetidir. Kâfirlerin sahip oldukları ise hakiki izzet değil, “teazzüz”dür; yani gerçekte zillet ve aşağılanmadan başka bir şey değildir.

Nitekim hz. Resûl-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmuştur:

"Allah'tan kaynaklanmayan her izzet, aslında zillettir."

Kur'ân-ı Kerîm, başka bir ayette ise izzete ulaşmanın yolunu ve zillet ile aşağılanmanın sebebini şöyle açıklamaktadır:

"Kim izzet istiyorsa bilsin ki bütün izzet Allah'a aittir. Güzel söz O'na yükselir; onu da salih amel yüceltir." [9]

Buna göre izzete ulaştıran tek yol iman ve salih ameldir; bunun dışındaki her yol ise zillet ve aşağılanmaya götürür. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm bu hususu şu ayetle ifade etmektedir:

"Buzağıyı ilâh edinenlere Rablerinden bir gazap ve dünya hayatında bir zillet erişecektir." [10]

Bu sebeple Kur'ân, iman ve salih amel yolundan uzaklaşan Benî İsrâil'i şu ifadeyle zillete uğramış bir topluluk olarak nitelendirmektedir:

"Onların üzerine zillet ve yoksulluk damgası vurulmuştur." [11]

Şu hâlde, kim izzeti Allah'a kulluk ve O'na itaat yolunda ararsa, hiç şüphesiz gerçek izzete kavuşacaktır. Nitekim rivayette şöyle buyrulmaktadır:

"Allah, kendisini aziz tutanı aziz kılmayı bizzat üstlenmiştir."

Esasen Kur'ân kültürü, Müslüman insanı her türlü zillet ve aşağılanmayı kabullenmekten, alçak ve değersiz kimselere boyun eğmekten, kâfir ve günahkârlara itaat etmekten sakındırmaktadır. Bu anlayış, İslâm fıkhına da yansımış; hatta fıkhımızda, su bulunduğu hâlde teyemmümün caiz sayıldığı durumlardan biri de kişinin suyu başkasından ancak minnet altında kalarak, zillet ve aşağılanmayı kabul etmek suretiyle temin edebilecek olmasıdır. Böyle bir durumda namaz kılacak kimse, başkasından su istemenin doğuracağı zillete katlanmamak için abdest yerine teyemmüm edebilir.

Kur'ân-ı Kerîm'de başkalarını alaya almak ve küçümsemek, hakaret ve sövgüde bulunmak, başa kakmak ve benzeri davranışların yasaklanmış olması da insanın izzet ve onurunun zedelenmesini önlemeye yöneliktir. Aynı şekilde, İslâmî edep gereğince Müslümanın kendi kusurlarını, ayıplarını ve günahlarını başkalarına açıklamasının uygun görülmemesi de insanın özsaygısını ve izzetini koruma amacına dayanmaktadır.

Kur'ân-ı Kerîm'in, Allah'tan başkasından izzet aramayı yasaklaması; "İzzeti onların yanında mı arıyorlar?" [12] buyurması ve yine zalimleri övüp yüceltmeyi büyük günahlardan sayması da liyakatsiz kimselerin toplumda izzet ve itibar kazanmaması, buna karşılık ehil ve fazilet sahibi insanların zillete düşürülmemesi içindir.

İslâmî dünya görüşünde, zulüm, bozgunculuk ve bütün günahların temelinde "nefsin zillete düşmesi (zilletü'n-nefs)" bulunduğu kabul edilir. Buna karşılık, bu olumsuzlukların giderilmesinin en etkili yolu ise İslâm toplumuna izzet kazandırmak ve toplumun fertlerinde izzet bilincini güçlendirmektir. Nitekim İmam Ali (a.s) şöyle buyurmaktadır:

"Kendi nefsini değersiz gören kimseden hayır bekleme."

İmam Cafer-i Sâdık (a.s) da bir rivayetinde şöyle buyurmaktadır:

"Allah-u Teâlâ, mümine bütün işlerinde yetki vermiştir; ancak kendisini zillet ve aşağılanmaya sürüklemesine izin vermemiştir."

Belirtmek gerekir ki, Kur’ân kültüründe “izzet” iki kısma ayrılmaktadır:

a) Övülen ve değerli izzet: Allah-u Teâlâ'nın mukaddes zatını “el-Azîz” ismiyle nitelendirdiğimiz izzet türü budur.

b) Yerilen izzet: Hakka karşı direnmek, gerçeği kabul etmeyerek kibir göstermek anlamındaki izzettir. Gerçekte bu tür izzet, izzet değil; zillet ve aşağılanmanın ta kendisidir.

Nitekim Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyurmaktadır:

"Ona: ‘Allah’tan kork!’ denildiğinde, günahkârlıktan kaynaklanan kibri kendisini kuşatır. Artık ona cehennem yeter. Orası ne kötü bir duraktır!" [13]

Kur’ân-ı Kerîm, bu gurur ve gaflet içerisinde bulunan kimseleri uyandırmak amacıyla, tarih boyunca kibirlenen toplumların akıbetini örnek göstermektedir:

"Onlardan önce nice nesilleri helâk ettik."

 

Âşûrâ Kültüründe İzzet

“İzzet” insanın dış etkenler karşısında boyun eğmemesi, sağlam karakter sahibi olması, yenilmez bir ruh taşıması, dış baskılar karşısında mağlup olmaması, insanî haysiyet ve ruh yüceliğini koruması anlamında üstün bir ahlâkî erdemdir. Bunun karşıtı olan “zillet” ise, alçaklığı kabul etmek, aşağılanmaya razı olmak, zulme boyun eğmek, başkalarının minneti altında yaşamak ve bâtıl otoritenin hâkimiyetini kabullenmek demektir.

Âşûrâ'da en güzel şekilde tecelli eden ahlâkî erdemlerden biri de izzetin farklı tezahürleridir. Ümeyyeoğulları, kendilerine biat etmenin doğuracağı zilleti İmam Hüseyin b. Ali'ye (a.s.) kabul ettirmek istiyorlardı. Ancak İmam Hüseyin (a.s.) ve vefakâr ashabının yüce ruhu bu aşağılanmayı asla kabul etmedi ve şöyle haykırdı:

"Ben, zillete düşmüş kimseler gibi size asla biat elimi uzatmayacağım."

İmam Hüseyin (a.s), Kerbelâ'da irad ettiği en coşkulu ve etkileyici konuşmalarından birinde şöyle buyurmuştur:

"Şunu bilin ki, soysuzun oğlu soysuz, beni iki seçenek arasında bırakmıştır: Kılıç ile zillet arasında. Oysa zillet bizden çok uzaktır!"

Daha sonra şöyle devam etmiştir: "Bunu ne Allah kabul eder ne Resûlü, ne tertemiz Ehl-i Beyt ocağı ne de izzet sahibi nefisler. Ben, izzet kazandıran şehadeti bırakıp zalimlere itaati asla tercih etmem. Allah'a yemin ederim ki, benden istedikleri şeyi, yani zillet ve aşağılanmayı hiçbir zaman kabul etmeyeceğim; ta ki Rabbime kendi kanıma bulanmış bir hâlde kavuşuncaya kadar."

İmam Hüseyin’in (a.s) Âşûrâ günü irad ettiği recezlerde dile getirdiği şu yüce ve hayat bahşeden sözler, onun izzet anlayışını en açık şekilde ortaya koymaktadır:

"Benim nazarımda ölüm, zillet ve utancı kabullenmekten daha üstündür."

Yine şöyle buyurmaktadır:

"İzzet içinde ölüm, zillet içinde yaşamaktan daha hayırlı ve daha üstündür."

İmam Hüseyin (a.s), yaptığı münâcat ve dualarında da bize izzeti nasıl talep etmemiz gerektiğini öğretmiştir. Şöyle niyaz etmektedir:

"Allah'ım! Beni inkârcıların nazarında azamet ve izzet sahibi kıl; müminlerin gözünde yüce ve saygın eyle, fakat kendi nefsim ve ailem yanında beni tevazu sahibi kıl, kibirden uzak tut."

Yine oğlu İmam Seccâd'ın (a.s) Arefe Günü duasında şu niyaz yer almaktadır:

"Allah'ım! Beni kendi huzurunda alçak gönüllü kıl; insanlar arasında izzet sahibi eyle ve kulların arasında derecemi yücelt."

Âşûrâ kültürü bize öğretmektedir ki, izzete ulaşmanın yolu ölüm ve şehadetten başka bir seçenek bırakmıyorsa, insan şeref ve izzet sahiline ulaşabilmek için bu yolu tereddütsüz katetmelidir. Nitekim İmam Hüseyin (a.s), Hurr'un ordusuyla karşılaştıktan sonra şöyle buyurmuştur:

"Ben ölümden korkmuyorum. Ölüm, izzete ulaşmanın en kolay yoludur. İzzetle gerçekleşen ölüm ebedî hayattır; haz ve rahatlık içinde geçen zillet dolu bir yaşam ise gerçek ölümdür. Siz beni ölümle mi korkutuyorsunuz? Bu ne büyük bir vehimdir! Ben, ölüm korkusuyla asla zulme ve zillete boyun eğmem. Allah yolundaki ölüme selâm olsun! Siz beni öldürmekle benim azametimi, izzetimi ve şerefimi ortadan kaldıramazsınız. Benim ölümden hiçbir korkum yoktur."

İmam Hüseyin (a.s), bu yüce izzet anlayışını ashabına, evlatlarına ve yakınlarına da kazandırmıştır. Bu sebeple Kâsım b. Hasan'ın (a.s.) şu anlamlı sözü dikkat çekmektedir:

"Toplumumuzun yöneticileri Yezîd ve İbn Ziyâd gibi fasık kimseler olduğu zaman, benim için ölüm baldan daha tatlıdır; zalimlerle birlikte yaşamak ise utanç ve zilletten başka bir şey değildir."

Yine kardeşi Hz. Abbas b. Ali (a.s), İbn Ziyâd'ın gönderdiği eman teklifini ebedî bir zillet ve utanç olarak değerlendirmiş ve onu şiddetle reddetmiştir. Hâlbuki bu teklifi kabul etmiş olsaydı canını kurtarabilecekti. Fakat o, yüksek bir sesle şöyle haykırmıştır:

"Ölüm sana olsun ey Şimr! Allah'ın laneti senin ve önderinin üzerine olsun. Benden, senin zulmüne ve zilletine boyun eğmemi ve imamımı yalnız bırakmamı mı istiyorsun?"

İmam Hüseyin (a.s), hayatının son anlarında ailesiyle vedalaşırken küçük çocuklarına hitaben şöyle buyurmuştur:

"Benden sonra düşman sizi esir alacaktır; ancak sizi asla zelil edemeyecektir. Evet, sizi esaret altına alacaklar; fakat sizi aşağılayamayacaklar. Çünkü siz, izzetin, kerametin ve şerefin hanedanısınız."

Oğlu İmam Seccâd (a.s) da Şam'da irad ettiği etkileyici hutbesinde Emevî yönetimine hitaben şöyle buyurmuştur:

"Ey Yezîd! Bizi esir etmekle, şehir şehir dolaştırmakla bizi zelil ettiğini, kendisinin ise izzet ve şeref kazandığını mı sanıyorsun? Allah'a yemin ederim ki ne bizim adımız unutulacaktır ne getirdiğimiz vahyin nuru sönecektir ne de bu olayın utancı senin yakandan silinecektir."

Âşûrâ'nın hayat veren en önemli derslerinden biri şudur: Nasıl ki Müslüman birey izzetli bir hayat sürmekle yükümlüyse, İslâm toplumu da izzet ve onur içerisinde yoluna devam etmelidir. Ferdî izzeti korumak öncelikle kişinin kendi sorumluluğudur; toplumsal izzeti muhafaza etmek ise her şeyden önce toplumun yöneticilerinin ve idarecilerinin görevidir. Âşûrâ düşüncesine göre ne bireyin kendi izzet ve haysiyetini satıp zillet ve aşağılanmayı kabul etmeye hakkı vardır ne de İslâm toplumunun. İslâm'da cihadın temel hikmetlerinden biri de İslâm toplumunun izzetini korumaktır. Nitekim rivayetlerde "Allah, izzeti İslâm için kılmıştır" buyrulmuştur. Dua ve niyazın hikmetlerinden biri de insanın izzet ve haysiyetini muhafaza etmesidir. Böylece insan, ihtiyaçlarını Allah'tan başkasına arz etmekten kaçınır ve bütün isteklerini yalnızca Allah Teâlâ'dan talep eder. Nitekim hadiste şöyle buyrulmaktadır: "İhtiyaçlarınızı, nefsinizin izzet ve onurunu koruyarak isteyiniz."

Ashaptan bir grup, Hz. Resûlullah'ın (s.a.a) huzuruna gelerek kendileri için cenneti garanti etmesini istediklerinde, Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu:

"Şu şartla ki, hiçbir zaman insanlardan bir şey istemeyin ve nefsinizin izzet ve haysiyetini zedelemeyin."

Hz. Resûl-i Ekrem (s.a.a), binek üzerinde bulunduğu zaman, hiçbir kimsenin yaya olarak arkasından yürümesine izin vermezdi. Çünkü bunu insanın şahsiyetini küçülten ve nefsini aşağılayan bir davranış olarak değerlendirirdi.

İslâmî düşüncede, insanı zillete sürükleyen her türlü davranış yasaklanmıştır. Nitekim İmam Seccâd (a.s) şöyle buyurmaktadır:

"Nefsimi bir an olsun zillete düşürme karşılığında, kızıl tüylü develer kadar büyük bir servete sahip olmayı dahi istemem."

Hüseynî düşüncede, izzetin elde edilmesi uğruna yaşanan bir yenilgi, gerçekte yenilgi sayılmaz; bilakis hakiki bir zaferdir. Bu sebeple Âşûrâ gününde şöyle buyurmuştur:

“Eğer mağlup edilip öldürülürsek bile, aslında yenilmiş sayılmayız; bu yolda bizim için gerçek bir mağlubiyet yoktur.”

O büyük izzet ve şeref öğretmeni, Kerbelâ’ya girişinde irad ettiği ilk hutbede şöyle buyurmuştur:

"Ben ölümü ancak bir saadet ve mutluluk olarak görürüm; zalimlerle birlikte yaşamayı ise yalnızca bıkkınlık, felaket ve bedbahtlık olarak görürüm."

O, izzetli ölümü gerçek hayat olarak görmüş; zillet içinde yaşamayı ise ölüm ve yok oluş olarak değerlendirmiştir.

İbn Ebî’l-Hadîd el-Mu‘tezilî şöyle demektedir: Hüseyin (a.s), zillete boyun eğmek istemediği ve İbn Ziyâd’ın onu öldürmese bile aşağılık ve zillet içinde bir hayata sürükleyeceğini bildiği için şehadeti böyle bir yaşama tercih etmiştir. O, zulme boyun eğmeyi utanç ve rezalet olarak gören bir şahsiyetti.

Hüseyn b. Ali’nin (a.s) Kerbelâ kıyamının başlangıcından sonuna kadar taşıdığı izzet ve şeref anlayışının özeti şu sözüdür:

“Ben nefsim adına asla zillete boyun eğmeyeceğim ve aşağılanmayı kabul etmeyeceğim.”

O, tarih boyunca izzet ve şerefin en yüce örneği olan bir hamasî şiirinde de şöyle terennüm etmiştir:

"Eğer bedenler ölüm için yaratılmışsa, Allah yolunda kılıçla öldürülmek elbette daha üstün ve daha şereflidir. Ben canımı feda ediyorum, onun kalmasını istemiyorum; yakında büyük bir düşmana karşı çetin bir savaşa gireceğim."

Bu cümleler ve şiirler, Şiîliğin büyük önderinin izzet anlayışındaki zirveyi göstermektedir. O, şehadetiyle Şiîlere hayatın ve varoluşun gerçek anlamını, nihai zaferin kime ait olduğunu öğretmiştir.

İmam Hüseyin’in (a.s) Şiîleri, ölüm ve hayatın anlamını kendi önderlerinden öğrenmelidir. Nitekim İbn Ziyâd’ın ordusu onun kervanının yolunu kestiğinde ve onu ölümle tehdit ettiğinde şöyle buyurmuştur:

"İzzete ulaşmak ve hakkı diriltmek yolunda ölüm ne kadar da kolaydır. İzzet uğrunda ölüm, ebedî bir hayattan başka bir şey değildir. Zillet içinde yaşam ise, kendisinde hayat bulunmayan gerçek bir ölümdür."

Buna göre, izzet ve şeref elde etmek ve dini ihya etmek uğruna gerçekleşen ölüm, aslında kolay ve hafif bir ölümdür. Şeref ve izzet yolundaki ölüm, ebedî ve kalıcı bir hayat demektir; buna karşılık zillet ve aşağılanma içinde geçen yaşam ise yok oluş ve gerçek ölümden başka bir şey değildir.

 

Sonuç

İmam Hüseyin b. Ali (a.s), insanlara izzetin terbiyedeki temel rolünü öğretmiştir. Öyle ki izzetin bulunmadığı bir yerde insan, her türlü kötülüğe ve aşağılığa boyun eğer, her türlü günaha bulaşır. Nefsîn zilleti, bütün kötülüklerin ve fesadın kaynağıdır. Bu nedenle birey ve toplumun ıslahı için en etkili yol, onlara izzet bilincinin kazandırılmasıdır.

İzzet ruhu, insanı Allah karşısında tevazu ve teslimiyet sahibi kılarken, Allah’tan başkası karşısında ise onurlu, başı dik ve boyun eğmez bir konuma yükseltir.

İmam Hüseyin (a.s), ortaya koyduğu kıyam ve tarihî hareketle ve insanlık onurunun timsali olan bir mektep inşa ederek, insanlığı gerçek izzete yönlendirmiştir. Bu izzet, Rabbin huzurunda tevazu ve O’ndan başkasına karşı asla boyun eğmemek şeklinde tecelli eden hakiki izzettir.

 

------------

[1]- Nisâ, 4/139.

[2]- Tövbe, 9/128.

[3]- Sâd, 38/2.

[4]- Sâd, 38/23.

[5]- Fâtır, 35/10.

[6]- Fâtır, 35/10.

[7]- Münâfikûn, 63/8.

[8]- Nisâ, 4/139.

[9]- Fâtır, 35/10.

[10]- A'râf, 7/152.

[11]- Bakara, 2/61.

[12]- Nisâ, 4/139.

[13]- Bakara, 2/206.

Tarih: 30-06-2026

FACEBOOK YORUM
Yorum