içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

İlâhî Kaza ve Kader

Gündelik dilde “kısmet” veya “takdir” olarak adlandırılan kaza ve kader, “Allah’ın âlem üzerindeki hâkimiyeti ve tasarrufu” anlamına gelir. “Kaza ve kader” meselesi, dinî bir öğretidir. Kim bu öğretinin varlığını inkâr ederse, Allah’ın hâkimiyetini inkâr etmiş olur.

İlâhî Kaza ve Kader

Bismillahirrahmanirrahîm

 

“Kaza ve kader” konusu, son derece ince ve önemli meselelerden biridir; derin bir tefekkür ve yoğun bir düşünmeyi gerektirir. Bu bağlamda pek çok soru sorulmaktadır. Biz de bu makalede, en önemli sorulardan bazılarına cevap vermeyi amaçlıyoruz. Bunlardan bazıları şunlardır:

- Kaza ve kaderin doğru anlamı nedir?

- Kaza ve kader, insanın iradesiyle çelişir mi ve cebrî bir inanca yol açar mı?

- Eğer her şey önceden takdir edilmişse, bu durumda insanın iradesi ne anlam ifade eder? İnsan, Allah’ın iradesine nasıl karşı koyabilir?

- İlâhî kaza ve kadere iman etmek, Allah’ın günaha da izin verdiği ve bu nedenle insanı engellemediği anlamına mı gelir?

 

Zaman zaman, çeşitli olaylar karşısında insanların “kısmetmiş”, “Allah böyle istemiş” dediklerine şahit oluyoruz. Bu tür ifadeler, bazen bir çeşit cebirci anlayışa yol açmaktadır. Tarih boyunca da bu mesele, zalim sultanlar tarafından istismar edilmiştir. Örnek olarak Muâviye, İmam Hasan (a.s) ile yaptığı barıştan sonra barış metnini yırtmış ve “Allah benim yönetici olmamı istedi; Allah böyle kaza ve kader takdir etti; dolayısıyla bana itaat etmeniz gerekir” demiştir. Yine İbn Ziyâd ve Yezîd, İmam Hüseyin’in (a.s) Ehl-i Beyti’ni getirdiklerinde, her ikisi de “Allah böyle diledi ve bizi size üstün kıldı” şeklinde konuşmuşlardır. Böylece kaza ve kader kavramını yanlış yorumlayarak onu kendi çıkarları doğrultusunda kullanmışlardır. İşte bütün bunlar, ilâhî kaza ve kaderin anlamı üzerinde derinlemesine düşünmenin önemini ortaya koymaktadır. Zira bu kavramın doğru anlaşılması, insan zihnindeki pek çok şüpheyi ortadan kaldırır.

 

İlâhî Kaza ve Kader ve Cebir Meselesi

Kaza ve kader, halk arasında zaman zaman “kader” veya “kısmet” şeklinde ifade edilen önemli konulardan biridir. Bu mesele hakkında bazen yanlış anlamalar ortaya çıkmakta; meydana gelen her olay için “kısmetmiş” denilerek bir tür cebirci anlayış benimsenmektedir.

Kaza ve kaderi, insanın irade ve özgürlüğünü ortadan kaldıracak, onu sorumluluktan muaf kılacak şekilde yorumlamamak gerekir. Yani hiçbir çaba göstermeyip ardından “kısmetmiş” demek ya da kişinin bizzat bir günah işlemesinden sonra bunu “kader”e bağlaması doğru değildir.

Ancak Benî Ümeyye’nin bu kavramla yaptıkları şey bambaşkadır. Sünnî ve aynı zamanda Mu‘tezilî bir âlim olan Kadı Abdülcabbâr şöyle diyor: İslâm dünyasında cebir nazariyesini ilk defa yaygınlaştıran ve dolaşıma sokan kişi Muâviye’dir; bu husus meşhurdur. Muâviye’nin bu konuda pek çok sözü bulunduğu gibi, İbn Ziyâd başta olmak üzere onun valileri de benzer ifadeler kullanmışlardır. Onlar, “Allah böyle istemiştir” diyorlardı. Hatta İmam Hasan (a.s) ile yapılan sulhun ardından Muâviye iktidara gelip Medine’ye gittiğinde, bir konuşma sırasında sulh metnini yırtmış ve şöyle demiştir: “Allah benim yönetici olmamı istemiştir; Allah sizinle bir ahit ve sözleşme yapmış, kaza ve kaderi böyle takdir etmiştir. Bu sebeple bana itaat etmeniz gerekir.”

Bu esnada Hz. Peygamber’in (s.a.a) eşi Aişe ayağa kalkarak Muâviye’ye sert bir şekilde karşı çıkmış ve ona şöyle demiştir: “Bu ne biçim sözdür? Allah ne zaman bizimle böyle bir ahit yapmıştır ki, senin halife olmanı istemiş olsun? Neden yalan söylüyorsunuz?” Dikkat çekicidir ki Âişe, Muâviye’ye karşı son derece sert ifadeler kullanmış; “Yalan söylüyorsunuz, biz sizinle böyle bir ahit yapmadık, siz meşru bir halife değilsiniz” diyerek onun karşısında durmuştur.

İşte bu, kaza ve kaderin açık bir şekilde istismar edilmesidir. Kendi fiillerini meşrulaştırmak için Allah’ın halifesi olan İmam Hasan’ı (a.s) saf dışı bırakmış yahut İmam Hüseyin’i (a.s) katletmişler ve ardından da “Allah böyle istedi” demişlerdir. Nitekim İbn Ziyâd ve Yezîd, İmam Hüseyin’in (a.s) Ehl-i Beyti getirildiğinde her ikisi de, “Gördünüz mü? Allah böyle diledi ki biz size üstün gelelim” demiştir. Aslında vermek istedikleri mesaj şuydu: Kaza ve kader cebrîdir. Oysa bizim vurgulamak istediğimiz şudur: Kaza ve kader kendi yerinde sabittir; ancak insanın iradesi ve seçme özgürlüğü de kendi yerinde vardır.

Evet, Allah müdahale etmemiş ve izin vermiştir; yani ben bir günah işlemek istediğimde Allah bunu şer‘î açıdan yasaklamış ve haram kılmıştır, fakat fiilen beni engellememiştir. Evet, Allah Âşûrâ günü dileseydi bir işaretle İmam Hüseyin’i (a.s) öldürmek için gelen binlerce insanı yok edebilirdi. Nitekim Ebrehe ordusuna karşı yaptığı gibi, gökten taşlar yağdırarak hepsini helâk edebilirdi. Allah buna elbette kadirdir. Bugün bile Allah bir sel ya da deprem göndererek bütün dünyayı yok edemez mi? Bu, O’nun için zor bir şey değildir; bir göz açıp kapayıncaya kadar gerçekleşebilir. Ancak Allah bunu yapmamaktadır. Dolayısıyla kaza ve kader meselesi doğru bir şekilde anlaşılmalıdır ki -Allah korusun- insanı cebir anlayışına sürüklemesin.

 

A ـ Dinî Öğretiler İçindeki Özel Konumu

Bu meselenin esası, bir dinî öğretidir. Kim bu ilkeyi inkâr ederse, Allah’ın hâkimiyetini inkâr etmiş olur. Nitekim Mufevvize fırkası da bu yönde bir tutum sergilemiştir. “Kaza ve kader”, Allah’ın âlem üzerindeki egemenliği ve tasarrufu anlamına gelir.

Tevhid bahislerinde, Allah ile âlem ve insan arasındaki tekvinî ilişki hakkında pek çok husus ele alınmakta olup, bunlardan biri de ilâhî takdirler meselesidir. Bu konu, “O, (her şeyi) ölçüyle yapıp yönlendirendir” [1] ayeti çerçevesinde incelenmekte olup, ayrıntıları “İlâhî Rubûbiyet” başlıklı makalede ele alınmıştır. Ayrıca Yüce Kur’ân şöyle buyurmaktadır:

“Şüphesiz biz her şeyi bir ölçü ve takdir ile yarattık.” [2]

 “O, sizi çamurdan yaratan ve sonra da bir ecel takdir edendir.” [3]

 

Kaza ve kader, Kur’ân-ı Kerîm’de açıkça yer almakta; rivayetlerde ise inanç esaslarından biri olarak zikredilmekte ve herkesin buna iman etmesi gerektiği ifade edilmektedir. İlâhî kaza ve kaderi kabul etmeyen kimsenin, ilâhlıkta Allah’tan başka bir varlık seçmesi gerekir. Zira Allah’ın âlem üzerindeki hükümranlığı, kaza ve kader vasıtasıyladır. Rivayette şöyle buyrulmuştur:

“Kim benim kazama razı olmaz ve kaderime iman etmezse, benden başka bir ilâh arasın.” [4]

Oysa Allah’tan başka bir ilâh yoktur. Yani eğer Allah’a iman ediyorsak, O’nun hâkimiyetini de kabul etmek durumundayız. Ancak burada asıl mesele, insanın iradesiyle bağdaşan doğru bir kaza ve kader anlayışının ortaya konulmasıdır.

 

B ـ Kaza ve Kaderin Lügati Anlamı

“Kader” kelimesi; ölçü, takdir ve belirleme anlamına gelir. Yani bir şeyin uzunluğu, genişliği, rızkı, varlığı ve yokluğu gibi hususların ölçüsünün belirlenmesi demektir. Rivayetlerde de bu anlamda kullanılmıştır.

“Kaza” ise hüküm vermek anlamına gelir ve kaderden sonra gelir. Allah bir şeyi yaratmak istediğinde -örneğin güneşi- önce onun geometrisini, ölçüsünü, uzunluğunu ve genişliğini, kısacası tüm özelliklerini belirler; ardından hükmünü icra eder. Bu durum, bir hâkimin dosyayı inceleyip işlenen fiilin ne kadar ceza gerektirdiğini tespit etmesine benzer. Bu belirleme “takdir”dir; daha sonra bunun uygulanması için hükmün onaylanması ise “kaza”dır.

 

C ـ Kaza ve Kaderin Türleri

Kaza ve kader, hem insanın fiilleriyle ve hem de insan fiilleri dışında kalan varlık alanlarıyla ilişkilidir. İnsan fiilleri dışındaki alanlarda herhangi bir ihtilaf söz konusu değildir. Güneş, yıldızlar ve ay gibi varlıklarda kaza ve kaderin varlığı kabul edilmekte olup, bu hususta bir tartışma bulunmamaktadır. Gerçekte kaza ve kaderi reddeden “Kadriyye” ve “Mufevvize”, bunu insanın kendisi ve onun iradî fiilleri hakkında kabul etmemektedirler. İnsan dışındaki varlıklar ve insanın irade dışı fiilleri konusunda ise, herhangi bir ihtilaf yoktur. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de de yaratılışın ölçü ve takdire dayalı olduğu açıkça ifade edilmiştir ve bu durum apaçıktır. Asıl tartışma konusu insan ve onun fiilleridir.

Bu çerçevede kaza ve kader, genel bir tasnifle “tekvinî” ve “teşrîî” olmak üzere ikiye ayrılabilir. Buna göre kader, “tekvinî kader” ve “teşrîî kader”; kaza ise, “tekvinî kaza” ve “teşrîî kaza” şeklinde ele alınır.

 

Teşrîî Kaza ve Kader

Teşrîî kader ve kaza, “insanın iradî fiillerinin şer‘î açıdan bir ölçüye sahip olması” anlamına gelir. İnsan fiillerinin şer‘î ölçüsü beş kısımdır: Vacip, haram, müstahap, mekruh ve mubah. İnsanın bütün iradî fiilleri belirli bir ölçüye sahiptir. Bazı fiillerin ölçüsü vücûbiyet, bazılarınınki ise hürmettir; yani insan fiilleri başıboş değildir. Buna göre teşrîî kader, fiillerin bu beş hüküm açısından ölçüsünün belirlenmesi; teşrîî kaza ise yapılması ve kaçınılması gereken hususlara dair hükmün verilmesi demektir. Örneğin namazın vacip kılınması ve mutlaka yerine getirilmesi gerektiğinin bildirilmesi ya da yalan söylemenin haram kılınması bu kapsamdadır.

Allah, bu fiillerin doğuracağı etki ve sonuçları da takdir etmiş ve buna hükmetmiştir. Örneğin namaz kılma fiilinin ölçüsü, vacip olması şeklinde belirlenmiştir; aynı şekilde bu fiilin sonucunun ölçüsü de tayin edilmiştir. Namaz kılan kimse, dünyada nuraniyet ve basiret kazanacak; ahirette ise nimet ve sevapla mükâfatlandırılacaktır. Dolayısıyla teşrîî kaza ve kader, fiillerin şer‘î açıdan vacip, haram, müstehap, mekruh ve mubah olarak belirlenmesini ve bunlara bağlı sevap ve cezanın tespit edilmesini ifade eder. Bu hususta herhangi bir problem yoktur ve herkes tarafından kabul edilmektedir. Rivayetlerde de bu mesele açıkça izah edilmiştir.

Örneğin bir şahıs Emîrü’l-Mü’minîn Ali’ye (a.s) “kaza ve kader” hakkında soru sorduğunda, hazret şöyle buyurmuştur:

“Kaza ve kader; itaate emretmek, masiyetten sakındırmak… ve sevap, ceza, tehdit ve teşvikler konusunda ilâhî vaatlerdir.” [5]

 

Başka bir rivayette ise, İmam Rızâ (a.s), kaza kavramını şöyle açıklamıştır:

 “Kaza, Allah’ın, kullarının yaptıkları fiillere karşılık olarak dünyada ve ahirette hak ettikleri sevap ve ceza hakkında onlar için hüküm vermesidir.” [6]

 

Teşrîî Tefvîz

Teşrîî kaza ve kader anlayışının karşısında, “teşrîî tefvîz”i savunanlar, diğer bir ifadeyle ibâhiyye mensupları yer almaktadır. Bu anlayış, İmam Hâdî (a.s) tarafından açıklanmış ve kendisi şöyle buyurmuştur:

“Tefvîz (yani teşrîî tefvîz), ‘Allah-u Teâlâ emri ve nehyi kulların kendi tercihine bırakmış, onları başıboş ve ihmale terk etmiştir’ diyen kimsenin görüşüdür.” [7]

Yani bu anlayışa göre bütün emir ve yasaklar bütünüyle insanların kendi iradelerine bırakılmıştır. Fırka ve mezheplerle ilgili eserlerde, günümüzde artık taraftarı kalmayan bazı ibâhî akımların isimleri zikredilmiştir. Örneğin, Babek-i Hurremdîn’in taraftarları olan “Hurremdîniyye” adlı bir fırkanın bu tür bir inanca sahip olduğu ifade edilmiştir. Fırka ve mezhepler literatüründe, bazı şahıslar da bu görüşe nispet edilmiştir; ancak bunların isimlerini anmaya gerek yoktur.

 

Tekvînî Kazâ ve Kader ile İnsanın İradesi

Her hâlükârda teşrîî kaza ve kader meselesi, Müslümanlar arasında icmâ ve dinin zaruriyatı kapsamında kabul edilmektedir. Gerçekte bunu inkâr eden kimse, dinin aslını inkâr etmiş sayılır. Ancak Kadriyye ekolü, insanın iradesiyle bağdaşan tekvînî kaza ve kader anlayışını kabul etmemiştir.

Peki, insanın iradesiyle bağdaşan tekvînî kader ne anlama gelmektedir? “Kader”, ölçü demektir. Biz, Allah’ın insana kudret verdiğini söyleriz; ancak Allah’ın verdiği bu kudret, sınırsız ve başıboş değildir, bilakis belirli bir ölçüye sahiptir. Örneğin Allah, bir kimsenin ne kadar kudrete sahip olacağını belirler; ardından bu belirlenen ölçüde kudretin ona verilmesine hükmeder. Elbette bu kudretler bazen artıp azalabilir; ister bedensel ister ruhsal olsun; aynı şekilde dış imkânlar bakımından da durum böyledir.

Meselâ ben bir işi yapmak istiyorum. Allah’ın kaza ve kaderi, o işin gerçekleşmesi yönündedir. Allah, benim o işi yapmak istediğimi bildiğinden, dış dünyada birtakım şartların ve imkânların oluşmasını sağlar. Bu imkânları bana ulaşacak şekilde takdir etmiştir.

Dolayısıyla ben bir işi yapmayı irade ediyorum; Allah’ın takdiri de o işin gerçekleşmesi yönündedir ve bu süreçte bana yardım eder.

Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulmaktadır:

“Her iki grubu da -dünya isteyenleri de ahiret isteyenleri de- Rabbinin lütfundan destekleriz.” [8]

Bu ilâhî yardım yalnızca müminlerle sınırlı değildir; kâfirleri de kapsar. Yani Allah, ölçüyü belirler ve gerek içsel gerek dışsal olarak gerekli olan imkânları lütfeder. Bu suretle benim fiil ve amelimi takdir eder. Dolayısıyla burada herhangi bir cebir söz konusu değildir. Ben, kendi özgür irademle karar verir ve fiilimi gerçekleştiririm; ancak bu fiilim ilâhî takdirlerin çerçevesi içerisindedir. Bir fiilin gerçekleşmesi için Allah’ın kaza ve kaderinin de ona taalluk etmiş olması gerekir. Yani o fiili gerçekleştirebilmem için Allah, gerekli imkânları bana sağlamalıdır. Eğer bir iş, ilâhî kaza ve kader dairesinde değilse, yani Allah o imkânları bana vermezse, bu nedenle de ben o fiili gerçekleştiremem. Bu imkânlar ister içsel ister dışsal olsun, durum aynıdır.

Örneğin Allah, Firavun’a dahi yardım etmiştir; Firavun iktidara ulaşmış ve dilediği pek çok işi yapabilmiştir. Ancak bazı isteklerinde ilâhî yardımdan mahrum bırakılmıştır. O, Hz. Musa’nın (a.s) tebliğini ve tevhid düzenini kendi egemenlik alanında ortadan kaldırmak istemiş, fakat bu konuda Allah tarafından desteklenmemiş ve sonunda kendisi helâk olmuştur. Veya ben bir işi yapmaya irade ederim, fakat hastalanırım; bir engel ortaya çıkar ve o işi gerçekleştiremem. Zira o fiil, ilâhî takdir dairesinde yer almamaktadır.

Şu hususa dikkat edilmelidir ki, ister o fiili gerçekleştireyim ister gerçekleştirmeyeyim, ben mecbur değilim ve burada bir cebir söz konusu değildir. Acaba bu kaza ve kader, beni bu fiili yapmaya zorlamış mıdır? Hayır; bilakis bana o fiili gerçekleştirme imkânı sağlamıştır. Ancak irade eden bizzat benim ve dileseydim irade etmeyebilirdim.

Bütün iradî fiillerde mutlaka özgürlük ve tercih vardır; bununla birlikte kaza ve kader de mevcuttur. Allah’ın yardımı, insana verdiği kudret ve sağlanan imkânlar bu sürecin parçasıdır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulmaktadır:

“Allah dilemedikçe siz hiçbir şeyi dileyemezsiniz.” [9]

Benim irade edebilmemin aslı, irade etme kudretine sahip olmamdan kaynaklanır. Eğer Allah bu kudreti bana vermeseydi ve ben bir taş gibi olsaydım, irade edemezdim. Öte yandan Allah’ın bana irade etme ve bir fiili gerçekleştirme kudreti vermesi, beni zorladığı anlamına gelmez. O, yalnızca imkânları benim kullanımım için sunmuştur; ben de bu imkânlar dâhilinde fiilimi özgürce gerçekleştirmişimdir.

Bu durum, bir dükkân açıp ticaret yapmak isteyen bir evlâda babasının yardım etmesine benzer. Baba, şartları hazırlayıp yardımcı olduğunda, bu durum ticareti bizzat babanın yaptığı anlamına mı gelir? Elbette hayır; ticareti yapan evlâttır. Baba ise yalnızca destek olmuş ve evlâdının ticaret yapabilmesi için gerekli imkânları sağlamıştır. Kuşkusuz evlât, kendisine sunulan bu imkânlar sebebiyle babasına teşekkür etmelidir. Ancak baba tarafından sağlanan bu imkânları heba eder, onları yanlış yolda kullanır ve ardından kınanıp cezalandırılırsa, evlât “suç babamındır” diyebilir mi? Hayır; baba, evlâdına ticaret yapması ve hayırlı bir yolda ilerlemesi için sermaye vermiştir; bunda babanın herhangi bir kusuru yoktur.

Allah, bu imkânları bizim tasarrufumuza sunmuştur. Biz ise bu imkânları doğru yolda kullanmak yerine yanlış yolda kullandığımızda, ardından kıyamet gününde “Allah’ım! Beni sen saptırdın” deme cüretini gösterebiliriz. Oysa Allah buna karşılık şöyle buyurur: “Ben bu imkânları size verdim, sizi hayırlı işlere davet ettim ve doğru yolu size gösterdim. Siz ise doğru olanı yapmak yerine yanlış olanı tercih ettiniz.” Gerçekte Allah, “Size verdiğim imkânlarla iyilik yapmanız gerekirken neden kötülük yaptınız?” diye sormakta ve bu hususta hak sahibinin kendisi olduğunu bildirmektedir.

Dolayısıyla insan, fiilini özgürce gerçekleştiriyor; ancak Allah dilemedikçe onu gerçekleştiremez.

“İnsanlar, bir işi üstlenmez ve bir işi terk etmezler; ancak Allah’ın izniyle (bunu yapabilirler).” [10]

Ne var ki Allah yardım ettiğinde, biz o fiili özgür irademizle yerine getiririz; ayrıca biz dileseydik baştan irade etmeyebilirdik. Bu durumda Allah’ın yardım etmesi ya da imkânları sunması söz konusu olmazdı.

Dolayısıyla kaza ve kader, bu anlamıyla insanın irade ve özgürlüğüyle hiçbir şekilde çelişmemektedir.

 

------------

[1]- A’lâ, 3.

[2]- Kamer, 49.

[3]- En‘âm, 2.

[4]- Bihârü’l-Envâr, c. 68, s. 139.

[5]- Bihârü’l-Envâr, c. 5, s. 96.

[6]- Bihârü’l-Envâr, c. 5, s. 12.

[7]- Bihârü’l-Envâr, c. 5, s. 23.

[8]- İsrâ, 20.

[9]- İnsan, 30.

[10]- el-Kâfî, c.1, s. 158.

Tarih: 27-12-2025

FACEBOOK YORUM
Yorum