içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

İlâhî ve Beşerî Adalet-1

Biz insanlar, başkaları için kötülük düşünmeyen, haklarına tecavüz etmeyen, aralarında ayırım gözetmeyen, idare ve yönetim altında bulunan herkese tam bir tarafsızlıkla herkese aynı gözle bakan, tartışma ve çekişmelerle karşılaştığında mazlumu koruyan ve zalime düşman olan insanlarla karşılaştığımızda, bu gibi kişilerin bir tür olgunluğa sahip olduğunu düşünür, onun tutumunu övgüye değer bulur, kendisini de “adil” olarak niteleriz.

İlâhî ve Beşerî Adalet-1

Bismillahirrahmanirrahim

Bu nitelememize karşılık, başkalarının hakkına tecavüz eden, kendi güç alanında bireyler arasında ayırım gözeten, zalimlere taraftar ve zayıfların, güçsüzlerin düşmanı olan veya en azından zalim ve mazlumun çekişmesinde “yansız” kalan kişilerin, “zulüm” adı verilen bir olumsuz nitelik sahibi olduğunu düşünür ve ona da “zalim” deriz, bu gibi kişilerin davranışını yergiye ve kınamaya değer buluruz.

Acaba Yüce Allah’ın fiilleri söz konusu olduğunda ne yapılabilecektir?

İlk olarak, insan söz konusu olduğunda “adalet ve kemal” veya “zulüm ve eksiklik” olarak hüküm vermemize yarayan ölçütü, Zat-ı İlahî hakkında da kullanabilecek miyiz? Yoksa insanlar arasında geçerli anlamı ile adalet veya zulüm, insan toplumları içinde ortaya çıkan ve onlara özgü olan, diğer bir deyimle “uzlaşım”a dayanan kavramlar mıdır? “Hikmet-i amelî” alanına giren ve “hikmet-i nazarî” dışında kalan ve dolayısıyla insan fiilleri alanı dışına çıkartılamaz konulardan mıdır?

İkinci olarak, aynı ölçütü Zat-ı İlâhî’nin fiilleri alanında da kullanabilirsek, başka bir ifadeyle Allah hakkında da kemal ve zulüm eksik, olumsuz bir sıfat olarak varsayılırsa, bu alanda, “zulüm” niteliği ile niteleyebileceğimiz bir tutumun gerçekleşmesi mümkün olabilecek midir?

Allah’tan zulüm sadır olamayacağı konusunu da “hüsn ve kubh”, “zulm ve adl” gibi konuların aklî değil, şer’î konular oldukları noktasında hareket eden Eşaire görüşünü de bir yana bırakalım ve işi önce şu noktadan ele alalım:

“Adl” demek, başkasının hakkına saygı göstermek demektir. “Zulüm” de buna karşılık başkasının hakkına tecavüz anlamındadır. Durum böyle olunca, zulüm söz konusu olabilmesi için ortada bir “hakk”ın bulunması ve bir varlığın bu hakka karşı bir öncelik, yeğlik ilişkisi olması gerekecektir. Böylece başka bir kişinin, bu hakkı elde etmeye çalışması veya herhangi bir tecavüzü, o hak konusunda önceliği olan kişiye karşı “zulüm” işlenmesi demek olur.

Mahlukat arasında, yaratılmışlar söz konusu olduğunda, önceliğin ve sonralığın, yeğliğin ve yeğ olmayışın, malik ve sahip oluşun veya olmayışın bir anlamı olabileceği açıktır. Meselâ (A)’nın, kendi hayat ve hürriyeti söz konusu olduğunda, kendisinin meydana getirdiği serveti söz konusu olduğunda, herkesten önce hak sahibi ve söz olduğu söylenebilir. (B)’nin (A)’nın haklar alanına ve (A)’nın da (B)’nin haklar alanına tecavüzü zulümdür.

Mahluk’un, yaratılmışın, Yaratan’a olan ilişkisi alanında aynı şeyi söyleyebilir miyiz? Oysa, yaratılmışın nesi varsa, Yaratan’dandır. Halik; Yaratan olan Zat-ı İlâhî dışında malik olan mı vardır? O’nun hakkından üstün bir haktan söz edilebilir mi?

Durum, bir babanın çocuklarına oyuncak alışına benzetilebilir. Her çocuğun kendi oyuncakları konusunda diğerinden üstün hakları vardır. Fakat bu hak sadece diğer çocuklar karşısında söz konusudur, oyuncakları çocuklara veren baba için değil; yahut bu konuda bir karşıtlık söz konusu olamaz. Baba bu haklarda tasarruf ederse, kendi yetki ve mülkiyet alanında tasarruf etmiştir diyebilir miyiz?

Yüce Allah, mutlak olarak her malikin üzerindedir. Maliku’l-Mülk’dür. Mülk’de şeriki, ortağı yoktur. Gerçek anlamı ile ve hiçbir mecaz gölgesi üzerine düşmeksizin şöyle diyebiliriz:

Mülk O’nundur, hamd O’nundur; her iş, sonucunda O’na varır.

Böylece evrende Allah’ın her tasarrufu, kendi mülkünde tasarrufu demektir. Hiç kimsenin O’nun karşısında öncelik ve üstünlüğü, hakkı ve malikiyeti söz konusu olamaz. Şu hâlde Allah katında “zulm”ün anlamı yoktur. “Zulm”ün çirkin oluşu, Allah’ın çirkin, yakışıksız bir şey yapmayacağı dolayısı ile değil, Hüsn ve Kubh’un Allah katında anlamı olmadığı için de değil! Aynı ölçütleri Allah katında kullanılsa bile, bu alanda Allah’ın zulmetmesinin pratik imkânsızlığı, gerçekleşmesinin mümkün olmayacağı için! Hiç kimse, hiçbir şey üzerinde, Yaratıcı’dan, Allah’tan üstün hak sahibi değildir ki Allah’ın zulmü (hâşâ) söz konusu olabilsin, gerçekleşebilsin.

Şu olay anlatılır: Âl-i Hamdan Hanedanı’ndan bir padişah olan Seyfu’d-Devle-i Hamdanî, edebiyattan behresi olduğu için, bir gün edebiyatçıların toplandığı ve zarif düşünceli Şiî Arap şairin bulunduğu bir mecliste şöyle dedi:

– Öyle bir beyit söyledim ki, hiç kimsenin bu beyte diğer bir beyit ekleyebileceğini ve bir dörtlük hâline getirebileceğini sanmam, belki yalnız Ebu Furas bunu yapabilir.

Bunu dedi ve beyti okudu:

Leke cismî tuilluhu / Fe-demî la tutilluhu.

Bedenim senindir, dilediğini yaparsın, ne var ki kanımı birden dökmezsin.

Bu mecliste bulunan Ebu Furas, buna cevaben derhal şu beyti söyledi:

Kale in kuntu maliken / Fe-liye’l-emru kulluhu.

Dedi ki: Değil mi ki malik benim / iş benim elimdedir. (Ben senin malikin isem, bu alanda “niçinin”, “nasılın” anlamı yoktur.)

Açıktır ki, insanların davranışları konusundaki “adl ve zulm, hüsn ve kubh” ölçütünü ilâhî fiiller alanında kullansak ve ilâhî fiilleri “başkasının hakkına riayet” ölçütü ile ölçsek dahi, Allah’ın, bu ölçüt ile nitelendirilemeyeceği ortaya çıkacaktır; çünkü O’ndan daha üstün veya O’na eşit bir hak sahibi, Allah karşısında bir hak sahibi yoktur. Böyle olunca da “adl” ve “zulm”ün anlamı gerçekleşemez.

Üçüncü olarak, adlin ve zulmün insanlar arasındaki olağan ve bilinen anlamı göz ardı edilip itibarî (uzlaşmaya dayanan, konvansiyonel) ve insanın pratik toplumsal hayatıyla sınırlı bir anlam olarak alınmaları hâlinde, acaba bu itibarî anlamdan daha üstte ve adli ve zulmü itibarî olmaktan çıkarıp “nazarî hikmet” konusu hâline getiren, böylece “adl”i de ilim ve kudret gibi kemalî ve sübutî sıfatlardan birisi kılan, hiç değilse “Allah’ın yaratıcılığı ve rızık vericiliği” gibi adaletinden de söz etmemize imkân veren, zulmü de “terekküp” (ayrı öğelerden oluşma), “cismiyet” (maddeye bağımlı oluş), “mahdudiyet” (sınırlılık) gibi menfi ve selbî sıfatlar arasına katan bir adl ve zulm kavramı ve ölçütü yok mudur?

Evrendeki olaylar ve görüngüler (fenomenler) “adl” ve “zulm” açısından sınıflanabilir ve yorumlanabilirler mi? Yoksa bu konu üzerinde felsefî açıdan düşünülmesi gerekmeyen ve doğru olmayan, sadece bir nass, bir dogma olarak itaat ve kabul edilmesi gereken bir konu mudur?

Dördüncü olarak: Bütün bunları bir yana bıraksak bile, Kur’an-ı Kerim “adl” ve “zulm” konusu üzerinde çok durmuştur. Şu hâlde Kur’an-ı Kerim’in “adl” ve “zulm” anlayışı, ölçütü nedir?

İşte bunlar açık ve kesin birer cevap bekleyen sorulardır. Bu soruların cevabı her ne olursa olsun, açık ve şüphesiz olan husus şudur:

Allah’ın insanlığa adl ile davranmalarını ve adalet ilkesinde sebat göstermelerini buyurması, gerçek ilâhî dinlerde en temel ilâhîyat ilkelerinden biridir ve Tanrı ile insan arasındaki ilişkinin de temelidir.

Felsefede kabul edilen Tanrı, meselâ ilk muharrik (ilk sebep, ilk harekete geçiren) olarak kabul edilen, Aristoteles’in anlattığı Tanrı, sadece insanın aklına ve düşüncesine hitap eden bir Tanrıdır. İnsanın gönlü ile, duyguları ve iç duyu ve yönelişleri ile ilgili değildir. Bu sebeple de, bu tür bir söz felsefe anlayışında Allah’ın “adl” veya “zulm”ü söz konusu değildir.

Allah’ın elçilerinin bize bildirdikleri Allah ise, yalnızca akla hitap etmekle kalmaz, insanın gönlüne de hitap eder; insan ile Allah arasında sevgi ilişkisi kurulur; muhtaç olan ile kimseye ihtiyacı olmayan, her şeyi bilen, her şeye gücü yeten, seven ve yarlıgayan Allah arasında bir ilişki söz konusudur. Bu Allah’ın kesinkez “adil” olması gerekmektedir.

Toplumsal anlamı ile adl, nübüvvet”in hedefidir. [1] Felsefî anlamda ise, “mead” inanışının, ölümden sonraki hayatın temelidir. Kur’an-ı Kerim “nübüvvet ve risaletin” hedefi konusunda şöyle buyurur:

Resullerimizi apaçık kanıtlarla gönderdik ve onlarla birlikte Kitab’ı ve mizanı indirdik ki insanlar adalet ile davransınlar, (adalet ilkesini ayakta tutsunlar, O’nu gerçekleştirsinler). [2]

Kıyamet gününde (Mahşer gününde) adalet terazilerini kurarız, kimseye en küçük zulm edilmez, hardal tanesi ağırlığınca olsa da karşılığını veririz, hesap görücü olarak yeteriz Biz. [3]

Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde de Allah “zulm”den tenzih edilir, arı ve uzak bilinir. Meselâ bir ayet-i kerimede şöyle buyurulur:

Allah onlara zulmetmez; ne var ki onlar kendi nefislerine zulmedicilerdi. [4]

Bazı ayetlerde “adil” oluş ve adl ile kıyam etme; adil davranış, bir müspet sıfat olarak Allah hakkında zikredilmiştir. Demek oluyor ki, Kur’an-ı Kerim sadece Allah’ın zulmetmeyeceğini belirterek Allah’ı tenzih etmemiş, aynı zamanda müspet olarak ve doğrudan doğruya bir ifade ile, “adl” sıfatının varlığını beyan buyurmuştur. Örnek olarak Âl-i İmrân Suresi’nin 18. ayeti verilebilir.

Adaleti yürütücü olarak Allah ve melekleri ve ilim sahipleri, O’ndan başka tanrı olmadığına tanıktırlar.

Böylece anlaşılıyor ki adl-i ilâhî bir gerçekliktir, adalet öyle bir sıfattır ki, Allah’ı kesin olarak bu sıfatla tanımamız gerekir.

Ayetullah Murtaza MUTAHHARÎ

 

 

----------

[1]- Peygamberlerin insanlığı eğitici tebliğlerinin hedefi, insanlığı adaleti gerçekleştirme aşamasına iletmektir. (H. Hatemi)

[2]- Hadîd, 25.

[3]- Enbiyâ, 47.

[4]- Tövbe, 70.

Tarih: 28-10-2023

FACEBOOK YORUM
Yorum