içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

İmam Ali'nin (a.s) Bakışıyla Nehcü'l-Belağa'da ‘Adalet’ Konusunun İncelenmesi - 4

Bismillahirrahmanirrahim

İmam Ali'nin (a.s) Bakışıyla Nehcü'l-Belağa'da ‘Adalet’ Konusunun İncelenmesi - 4

Nahcü’l-Belağa’da Suçlularla Mücadele Anlayışı

Her hükümetin varlığını sürdürebilmesi ve istikrarını koruyabilmesi, toplumsal ihlallerin önlenmesine bağlıdır. İmam Ali (a.s), bu önleyici yöntemi toplum yapısında, özellikle yönetici ve görevlilerin seçiminde esas almış ve sonrasında ise, bu yaklaşımı, sürekli ve titiz bir denetimle birlikte, suç işleyenlerle kararlı biçimde mücadele ederek sürdürmüştür. Çünkü her toplumda kapsamlı bir kalkınmanın gerçekleşmesi, yöneticilerin ve hükümetin üst düzey yetkililerinin, suçlulara karşı kararlılıkla ceza uygulamasına bağlıdır.

 

İmam Ali’nin (a.s) siyasi bakış açısına göre, yasalardan kaçmak ve hükümet emirlerine başkaldırmak, siyasetin en büyük zararlarından biridir. Bu nedenle İmam (a.s), özellikle müminleri, her türlü zulüm, saldırı ve yasa dışı davranışlara karşı duyarsız kalmamaya; kalben, dille ve hatta gerekirse kılıçla karşı koymaya çağırmakta ve bu tavrı, hidayet ve kalbi yakin kaynağı olarak görmektedir. Şöyle buyuruyor:

“Ey müminler! Her kim zulmü ve haksızlığı görür, dine aykırı bir fiile çağrıldığını fark eder de kalbiyle ona karşı tavır alırsa, hiç kuşkusuz kurtuluşa ermiş ve azaptan korunmuştur. Her kim diliyle karşı koyarsa, sevaba nail olur ve bu tutum birincisinden daha üstündür. Ancak kim ki kılıcıyla mücadele eder, tâ ki Allah’ın kelimesi yüceltilsin ve tüm zalimler alçalsın, işte böyle bir kimse doğru yola ermiş ve bu yolda sebat etmiş, kalbini de yakin nuru ile aydınlatmıştır.” [1]

 

İmam Ali’ye (a.s) göre, hak ve adaletten üstün hiçbir maslahat düşünülemez. Siyasetin temelinde ise, aldatma, yalan ve halkı kandırma bulunmamalıdır. Hatta taktiksel ya da geçici gerekçelerle bile olsa, hiçbir surette hak ve adaletten taviz verilmemelidir. Bazı sözde maslahat ehli kimseler, İmam’a (a.s), Beytü’l-mal gelirlerinin dağıtımında neden bu kadar titiz davrandığını, neden Arap ileri gelenleri ve asilzadeleriyle yeni Müslüman olanlar ya da yoksul halk arasında herhangi bir ayrım yapmadığını sormuşlardır. İmam Ali (a.s) bu tür eleştirilere şöyle cevap vermiştir:

“Benden halkı zulmederek zafer kazanmamı mı bekliyorsunuz? Allah’a yemin ederim ki, gökte yıldızlar birbirini izledikçe böyle bir işe girişmem! Şayet bu mal bana ait olsaydı bile, onu insanlar arasında eşit şekilde paylaştırırdım. Oysa bu mal Allah’a aittir. Biliniz ki, malın hakkı olmayan yerlere harcanması israf ve saçıp savurma (tebzir)dır. Bu davranış, failini dünyada yüceltir, ancak ahirette alçaltır; halk nazarında değer kazandırır, fakat Allah katında zelil kılar. Kim malını hak etmediği yere harcar, onu ehil olmayana verirse, Allah onu o malın şükründen mahrum eder ve kalplerini ondan uzaklaştırarak başkalarına yöneltir. Böyle biri, düşkünleştiğinde ve yardıma muhtaç kaldığında, en kötü dostlarla ve en aşağılık yandaşlarla karşı karşıya kalır.” [2]

 

İmam Ali’nin (a.s) inancına göre, suçlularla mücadele, toplumun ve yönetim sisteminin selametini temin eder. Bu sebepledir ki, yasa tanımayanlara ve kanun kaçaklarına karşı son derece kararlı bir tutum sergilemiş ve tavizsiz davranmıştır. Bu yaklaşımı, İmam’ın (a.s) valilerine yazdığı mektupların çoğunda açıkça görmek mümkündür.

 

İmam Ali (a.s), bu tür toplumsal afetlere karşı yeterince gayret göstermeyen veya görevini ihmal eden yöneticileri de ağır şekilde kınamış ve eleştirmiştir. Örneğin, Basra valisi Abdullah b. Abbas’ın vekili Ziyad b. Ebih’in ihaneti kendisine bildirildiğinde, ona hitaben tehditkâr bir mektup kaleme almıştır:

“Allah’a yemin ederim –doğru ve samimi bir yeminle– eğer bana, Müslümanlara ait mallarda az ya da çok bir şekilde ihanet ettiğin haberi ulaşırsa, sana öyle bir ceza veririm ki, yoksul, çaresiz, fakir ve perişan hale gelesin!”

 

Benzer şekilde, bizzat amcasının oğlu, Hz. Peygamber’in (s.a.a) sahabelerinden ve etkili şahsiyetlerden olan Abdullah b. Abbas’ın da görevli olduğu bölgede bir suistimali haberi kendisine ulaşınca, ona da sert ve uyarıcı bir mektup göndermiştir:

“Seni emanet konusunda kendime ortak görmüş, herkesten daha yakın saymıştım. Ailemin hiçbir ferdini, senin kadar bana yardımda bulunacak ve güvenilir bulmamıştım. Ne var ki, kuzenin zor bir döneme girince ve düşmanlar üzerine yürüyünce, Müslümanların emaneti zayi oldu, bu halk sahipsiz kaldı. Sen ise kuzeninle ters düşüp ona sırt çevirdin. Onun karşıtlarıyla birleşip onun yandaşlarından uzaklaştın, hainlerle aynı safta yer aldın. Ne kuzenine destek oldun, ne de emanete sahip çıktın. Sanki çabaların Allah için değilmiş gibi, ya da Rabbinin hükmü sana açık değilmiş gibi. Yoksa sen bu ümmetin dünyası üzerinde hile yapmak, onların ganimetlerinden pay kapmak için mi böyle davrandın? Emanete dair eline fırsat geçince saldırıp çabucak hücum ettin; dul kadınlar ve yetimler için ayrılan malı çaldın. Tıpkı yırtıcı bir kurdun, yaralı ve güçsüz bir keçiye saldırması gibi!”

Bu sebeple, gönlün rahat bir şekilde o çalıntı malı Hicaz’a gönderdin ve onu elde ederken kendini suçlu saymadın. Vay haline! Sanki babandan ve anandan kalma bir mirası yakınlarına yollamışsın gibi davrandın. Allah’a sığınırım! Yoksa ahirete inanmıyor musun? Hesap ve sorgudan korkmuyor musun?..... [3]

 

İmam Ali’nin (a.s) özellikle vurguladığı hususlardan biri, devlet görevlilerinin ve memurların faaliyetlerinin kesin ölçütlerle, kişisel ve grupsal eğilimlerden uzak biçimde, kanuna uygun olarak değerlendirilmesinin gerekliliğidir. Herkes için adaletin eşit şekilde uygulanması zorunludur. Bu tarz bir yaklaşım, kamu görevlilerinde sorumluluk duygusunu ve topluma yarar sağlayacak türden bir inisiyatif ruhunu ortaya çıkarır. Böyle bir katkı, takdir ve teşvik ile ödüllendirilmelidir. Aksine, görevini kötüye kullanan ya da haksızlık yapan kim olursa olsun, konumu ne olursa olsun, cezalandırılmalı ve hiçbir ayrıcalığa yer verilmemelidir.

 

Bu yönetim tarzı, liyakat sahibi ve gayretli kişilerin kamu yönetiminde şevkle çalışmalarına imkân tanır; yeteneklerini geliştirir, böylelikle ülke genelinde sürdürülebilir kalkınmanın temeli atılmış olur. İmam Ali (a.s), bu konunun önemini çeşitli mektup ve genelgelerinde defalarca vurgulamıştır. Nitekim Malik Eşter’e gönderdiği talimatnamede, devlet görevlilerinin işlerinin denetimine dair şöyle yazmaktadır:

"Onların işlerine dikkat et! Gözetim için doğru sözlü ve sadık bir gözlemci atayarak görevlendir. Çünkü senin nihai denetimin onların görevlerinde dürüstlük ve halka şefkatle davranmalarını sağlayacaktır." [4]

 

Hz. Ali (a.s), sosyal adaletin gerçekleştirilmesinde denetimi temel bir yönetim ilkesi olarak görmüş; yalnızca valilerine ve temsilcilerine bu konuda uyarılarda bulunmakla yetinmemiş, bizzat kendisi, ülkenin idaresiyle ve yöneticilerin uygulamalarıyla ilgili işleri denetlemek üzere güvenilir kişileri farklı bölgelere göndermiştir. Bu uygulamanın bir örneği, Kâ‘b b. Mâlik’tir. İmam (a.s), onu çeşitli İslam beldelerine teftiş ve soruşturma göreviyle göndermiş ve ona, devlet kurumlarını titizlikle incelemesi, tüm çalışanları şeriat ölçülerine göre sorgulaması, faaliyetlerinin kapsamı ve nitelikleri hakkında bilgi edinmesi ve tüm bulguları ayrıntılı şekilde kendisine raporlaması yönünde talimat vermiştir.

 

Açıktır ki, toplumda adaletin tesisi ve devamı ancak bu şekilde sağlanabilir. Çünkü idari bozulmalar ancak etkin ve tarafsız bir denetimle önlenebilir. Başka bir ifadeyle, bir ülkede idari sistemin ıslahı, kişisel ya da hizipsel tercihlerden bağımsız şekilde, devlet kurumları üzerinde etkili bir denetim mekanizmasının işlemesiyle mümkündür. Bu, Emirü’l-Mü’minin Ali’nin (a.s) tekrar tekrar önemle üzerinde durduğu bir husustur.

 

İmam Ali’nin (a.s) hassasiyet gösterdiği konulardan bir diğeri de rüşvet ve yolsuzluktur. Hiç şüphe yok ki, ekonomik sahtekârlık, kamu malına el uzatma, rüşvet ve bu tür yolsuzlukların devlet sisteminde yaygınlaşması, toplumu çökertir ve kalkınmanın önünde ciddi bir engel oluşturur. Bu tür yozlaşmalarla mücadele edilmemesi hâlinde, sistem içeriden büyük bir tehditle karşı karşıya kalır. Hz. Ali (a.s), çeşitli vesilelerle bu konuya değinmiş ve rüşveti, yönetimin çökmesine sebep olan bir afet olarak tanımlamıştır.

İmam Ali (a.s), bu tür olguların kökenini, siyasi sistemin yöneticilerinde ve uygulayıcı kadrolarında görmektedir. Zira bu tür yozlaşmaların ortaya çıkmasının temelinde, ilgili sorumluların halkın haklarını gerektiği gibi yerine getirmemesi yatmaktadır. Bu durumda halk, hakkını elde etmek için rüşvet vermeye mecbur kalmaktadır. İmam (a.s), ordu komutanlarına hitaben şöyle buyurur:

“Amma ba‘d; sizden önce yaşayanlar şu yüzden helâk oldular: Halkın haklarını vermediler, ta ki halk, haklarını rüşvetle satın almak zorunda kaldı; böylece onlar da halkı batıl yollara sürüklediler ve halk da onların peşinden gitti.” [5]

 

Açıktır ki bu yöntem halk arasında yaygınlık kazanırsa, zamanla bir kültüre dönüşür ve insanlar, kendi hakları olmasa bile, her istediklerini rüşvet yoluyla elde etmeye çalışırlar. İşte bu noktada toplumsal adalet bir kez daha kurban edilir. Çünkü bu uğursuz olgunun toplumda yayılması, bireylerin haklarının çiğnenmesine sebep olur.

 

Dolayısıyla, İmam Ali’nin (a.s) öngördüğü yönetim sistemi esas alınacak olursa, hükümetin yetkili kadroları bu tür yozlaşmaların kökünü kazımak amacıyla köklü düzenlemeler yapmalı, toplumsal düzeyde bu durumu ortadan kaldıracak tedbirleri sistemli programlarla yürürlüğe koymalıdır. İmam (a.s) yalnızca başkalarının davranışlarını denetlemekle kalmamış, aynı zamanda kendi eylem ve tutumlarını da sürekli olarak gözetim altında tutmuştur. Nitekim, kısa süren hilafeti döneminde siyasi bir otorite olarak sivrilmiş olan İmam’a zaman zaman çeşitli kişi ve gruplar tarafından hediyeler sunulmuştur. Bunların bir kısmı iyi niyetle verilmiş olup, İmam (a.s) bu samimiyeti derhâl fark etmiş ve hediyeyi kabul etmiştir. Ancak bazı hediyeler, gizli ve kötü niyetli hedefler taşımakta olup, İmam (a.s) bu durumu da fark ederek, derhâl o tür hediyeleri reddetmiştir.

 

Nitekim, Emirü’l-Müminin Ali’nin (a.s) hilafeti döneminde Eş‘as b. Kays adında biri İmam’a bir hediye getirmiştir. Bu durum, İmam’ı (a.s) son derece öfkelendirmiş ve rahatsız etmiştir. Konunun aslını, idari sistemde yolsuzluk ve rüşvetle mücadele eden bu büyük şahsiyetin kendi sözlerinden dinlemek yerinde olacaktır:

“Beni en çok şaşırtan şeylerden biri de, gecenin bir vaktinde birinin beni ziyarete gelmesi ve yanında üzeri kapalı bir kap getirmesiydi. İçinde; şekerle karıştırılmış, yağla yoğrulmuş bir çeşit tatlı vardı. O kadar tiksindim ki, sanki üzerine yılanın salyası ve zehri serpilmişti! Dedim ki: Bu getirdiğin nedir? Sadaka mı, yoksa Allah rızası için bir bağış mı? Zira biz Ehlibeyt için sadaka almak caiz değildir. Dedi ki: Ne sadakadır, ne de Allah rızası için. Bu sadece bir ‘armağandır’. Bunun üzerine şöyle dedim: ‘Anan sana ağlasın! Yoksa sen beni Allah’ın dini yolundan mı saptırmak istiyorsun? Aklın mı başından gitti, yoksa cin mi çarptı? Yoksa boş ve anlamsız sözlerle mi beni aldatmaya çalışıyorsun?....” [6]

 

Sonuç olarak, adalet, İmam Ali’nin (a.s) baki yönü ve ebedi kimliğidir. Onun hayat tarzı ve uygulamaları, tarihin her döneminde, toplumların yönetimini üstlenenlerin doğruluk ve dürüstlüklerini ölçmede sağlam bir ölçüt ve kıstas olarak kalacaktır.

 

----------

[1]- Feyzü’l-İslam, Nehcü’l-Belağa’nın Tercüme ve Şerhi, s,1262-1263.

[2]- Seyit Cafer Şehidi, Tercüme-i Nehcü’l-Belağa Tercümesi, s.124.

[3]- Seyit Cafer Şehidi, Tercüme-i Nehcü’l-Belağa Tercümesi, s. 313-315.

[4]- Seyit Cafer Şehidi, Tercüme-i Nehcü’l-Belağa Tercümesi, s. 324.

[5]- Seyit Cafer Şehidi, Tercüme-i Nehcü’l-Belağa Tercümesi, s. 359.

[6]- Seyit Cafer Şehidi, Tercüme-i Nehcü’l-Belağa Tercümesi, s. 259-260.

Tarih: 14-07-2025

FACEBOOK YORUM
Yorum