içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

İmam Cafer-i Sadık’ın (a.s) Şiilerden Beklediği Bazı Özellikler - 1

İmam Cafer-i Sâdık (a.s), Şiilerin altıncı imamıdır ve Ehlibeyt’in (a.s) mezhebi onun adıyla tanınmıştır…

İmam Cafer-i Sadık’ın (a.s) Şiilerden Beklediği Bazı Özellikler - 1

Bismillahirrahmanirrahîm

 

İmam Cafer-i Sâdık (a.s), Şiilerin altıncı imamıdır ve Ehlibeyt’in (a.s) mezhebi onun adıyla tanınmıştır. İmam Cafer-i Sâdık (a.s), kendisi için oluşan uygun ortamda Şiî fıkhının temellerini atmasının yanı sıra Şiilere birçok tavsiyede de bulunmuştur. O Hazret, Ehlibeyt Şiilerinin kendilerine yakışan niteliklere sahip olmaları için çaba göstermiştir. Bu makalede, onun Şiilerden ve gerçek müminlerden beklediği özellikleri açıklayan sözlerinden seçmeler yer almaktadır.

 

Giriş

Şiilerin altıncı önderi İmam Cafer-i Sadık’ın (a.s) imamet dönemi, Hicrî 114 yılında, değerli babası Hz. İmam Muhammed Bakır’ın (a.s) şehadetiyle eş zamanlı olarak başladı. O Hazret, Hicrî 148 yılında, 65 yaşındayken Mansur Dâvânîkî tarafından zehirlenerek Medine-i Münevvere’de şehit edildi ve Baki Mezarlığı’na defnedildi.

 

İmam Cafer-i Sâdık (a.s), bereketli imametinin 34 yılı boyunca, İslâm’ın hayat veren kültürünün yayılmasında etkili ve seçkin bir rol oynadı.

 

O Hazret, kendi döneminde ortaya çıkan fırsattan (Benî Ümeyye ile Benî Abbas arasındaki mücadele ve çekişmeden) yararlanarak en geniş İslâm üniversitesinin temellerini attı. O Hazret’in üniversitesinde yaklaşık dört bin öğrenci yetişti. Bunların bazıları, “Hişâm bin Hakem, Abdullah bin Ebî Cafer, Hişâm bin Sâlim, Muhammed bin Müslim, Müfazzal bin Ömer ve Câbir bin Hayyân” gibi Şiiliğin fikrî önderleri arasında sayılmaktadır.

 

O Hazret’in mektebinde yalnızca Şiiler değil, Şiî olmayanlar da bulunuyordu. Ehl-i Sünnet’in dört büyük imamı, doğrudan veya aracılar vasıtasıyla İmam’ın (a.s) ilminden büyük ölçüde yararlanmışlardır.

 

İmam (a.s), öğrencilerini ilgi ve yeteneklerine göre gruplandırıyor ve onları aynı alanda teşvik edip eğitiyordu. Böylece Şiilik mektebi, İmam Cafer-i Sadık’ın (a.s) kültürel çabaları sonucunda dikkat çekici biçimde yayıldı, İslâm topraklarının büyük bir bölümüne ulaştı ve o altın çağda birçok Müslüman Ehli Beyti’n (a.s) mektebiyle tanıştı.

O Hazret’in bireysel ve toplumsal alanlarda, başkalarıyla ilişkilerde, gençlerle iletişimde, hukukî meselelerde, evlilik adabında, siyasî tutumlarda, ilmî ve eğitsel öğretilerde, tıbbî konularda ve onlarca başka meselede yol gösterici rehberlikleri, onun hayatının sayfalarını süsleyen ve Şiilik tarihinde altın bir sayfa oluşturan değerli miraslardır.

 

Sabır ve Sebat

Şüphesiz hedefe ulaşma yolunda sabır ve sebat, insanın başarısının etkenlerinden biridir. Hayatta isteklerine ve arzularına ulaşan kimseler, bu uğurda ellerinden gelen bütün çabayı ve gayreti gösteren kimselerdir.

 

İmam Cafer-i Sâdık (a.s), Şiiliğin en önemli göstergelerinden birini hak yolunda sebat etmek olarak görmüş ve gerçek saadete ulaşmayı bu güzel özelliğe bağlı olarak tanımlayarak şöyle buyurmuştur:

“Şayet bizim Şiilerimiz hak yolunda sebat etselerdi, göklerin melekleri onlarla tokalaşır, rahmet bulutları onların üzerine gölge yapar, yüzleri gündüz gibi aydınlanır, yerden ve gökten rızıklandırılırlardı. Allah’tan hiçbir şey istemezlerdi ki Yüce Allah onu onlara vermesin.” [1]

 

Sade Yaşam

Dünyaya bağlanmanın gerçek kemale ulaşmanın önünde bir engel olmasından dolayı, müminler her zaman kanaati hayat programlarının merkezinde tutarlar. Sade yaşamak, dünyevî bağlılıklardan uzak durmak ve dünyanın süsüne, gösterişine gönül bağlamamak, onların en belirgin özelliklerindendir. Şüphesiz onlar bu güzel yaşam tarzını peygamberlerin ve Allah’ın velilerinin hayatından öğrenmişlerdir.

 

Ehlibeyt’in (a.s) gerçek takipçileri, sade yaşam gibi güzel bir özelliği Masum İmamlardan (a.s) öğrenmiş ve İmam Cafer-i Sadık’ın (a.s) şu değerli sözünü kendilerine örnek edinmişlerdir:

“Eğer Yüce Allah’ın huzurunda Onunla komşu olmayı ve cennette Yüce Allah’ın yakınlığında yaşamayı seviyorsan, dünya (ve onun gösterişleri) senin gözünde değersiz olmalı, ölümü daima gözlerinin önünde bulundurmalı, kendin için hiçbir şeyi biriktirmemeli ve bilmelisin ki daha önce (Salih amellerden) sunduğun şey senin için faydalı olacaktır; yapmayı ertelediğin iyiliklerden ise, zarar göreceksin.” [2]

 

Özsaygı

Her insanın kişiliği, özsaygısına bağlıdır. İnsan, bu saygınlığa ve kişiliğinin onurunun korunmasına her şeyden, hatta su ve yiyecekten bile daha fazla ihtiyaç duyar. Çünkü açlık ve susuzluğun verdiği sıkıntı giderilebilir; ancak kişiliğin aşağılanması ve ruhun incinmesi kolayca ortadan kalkmaz ve hatta insanı hayatının sonuna kadar rahatsız edebilir.

 

Yüce Allah insanı onurlu yaratmış ve ona hiçbir zaman başkalarını veya kendi kişiliğini aşağılamasına izin vermemiştir. Bu konu, Şiilik mektebinin takipçileri açısından özel bir önem taşımaktadır. İmam Cafer-i Sadık’ın (a.s) rehberliğine göre Şiî hiçbir zaman kendisini küçük düşürmemeli, aksine aşağılayıcı ve onur kırıcı davranışlardan kaçınmalıdır.

 

İmam (a.s), Şiileri tembellikten, başkalarına el açmaktan, aşırı talepkârlıktan ve diğer aşağılayıcı işlerden uzak tutmakta ve şöyle buyurmaktadır:

“Bizim Şiilerimiz (aşırı zillet sebebiyle) köpek gibi ulumazlar ve karga gibi açgözlülük etmezler… Bizim düşmanlarımıza hiçbir zaman (zillet içinde) el açmazlar; açlıktan ölseler bile.” [3]

 

Allah-u Teâlâ da aşağılayıcı işlere boyun eğmeyi münafıkların özelliklerinden biri olarak saymış ve izzeti yalnızca kendisine mahsus kılmıştır:

“Münafıklara, kendileri için acı bir azap olduğunu müjdele. Onlar müminleri bırakıp kâfirleri dost edinen kimselerdir. İzzeti (ve itibarı) onların yanında mı arıyorlar? Oysa bütün izzet Allah’a aittir.” [4]

 

Emanetçilik ve Doğruluk

Şii’nin ve gerçek müminin en önemli özelliklerinden ikisi, “emanetleri korumak” ve “doğru sözlü olmak”tır. Bu iki özellik o kadar önemlidir ki, herhangi bir toplumun düzen ve huzurunun temeli, toplum bireyleri arasında bu iki özelliğin güçlendirilmesi ve yaygınlaştırılmasıyla oluşturulabilir; sorunlar çözülebilir ve toplumların mutluluğu güvence altına alınabilir.

 

İmam Cafer-i Sâdık (a.s), bu konuda bütün Şiilere tavsiyelerde bulunmasının yanı sıra, bazı arkadaşlarına bu hususta özel mesajlar da gönderirdi. O Hazret’in Şiiler arasında bu iki insanî ve ahlâkî özelliği yaymaya verdiği önem, bunların bütün güzel ahlâkî sıfatlar arasındaki yerini açıkça ortaya koymaktadır.

 

İmam (a.s) arkadaşlarından birine şöyle buyurdu:

“Abdullah’ın (bin Ebî Ya‘fûr) yanına gittiğinde ona (benim) selâmımı ilet ve de ki: Cafer bin Muhammed sana şöyle söylüyor: Ali’nin (a.s) Resûlullah’ın (s.a.a) huzurunda hangi özelliği sayesinde o yüksek makama ulaştığına dikkat et ve onu kendin için gerekli kıl. Şüphesiz Ali (a.s), Resûlullah’ın (s.a.a) yanında ‘doğru sözlülük’ ve ‘emanete riayet’ sayesinde o dereceye ve yüceliğe ulaşmıştır.” [5]

 

İmam Humeynî (r.a), bu hadisi açıklarken şöyle buyurur: “Ey aziz! Bu şerefli hadis üzerinde düşün! Sözde doğruluk makamı ile emaneti sahibine teslim etmenin, Ali bin Ebî Tâlib’i (a.s) hangi yüce makama ulaştırdığına bak. Bu hadisten anlaşılmaktadır ki Hz. Resûlullah (s.a.a), bu iki sıfatı her şeyden daha fazla seviyordu. Öyle ki Mevlâ’nın (a.s) bütün kemal sıfatları arasında bu ikisi, onu kendisine yakınlaştırmış ve o değerli makama ulaştırmıştır. İmam Cafer-i Sâdık (a.s) da bütün davranış ve sıfatlar arasında, mübarek nazarında büyük önem taşıyan bu hususu, o yüce zatın samimi ve canını feda etmeye hazır dostu olan İbn Ebî Ya‘fûr’a iletmiş ve bunlara bağlı kalmasını tavsiye etmiştir.” [6]

 

İmam Cafer-i Sâdık (a.s), başka bir hadiste bu iki sıfatın önemini şöyle açıklamaktadır:

“Bir kimsenin rükû ve secdesinin uzunluğuna bakmayın. Çünkü kişi buna alışmıştır; eğer bunu terk ederse, bundan dolayı huzursuz olur. Fakat onun sözünün doğruluğuna ve emanete riayet etmesine bakın.” [7]

 

Dolayısıyla gerçek Şiî, görünüşteki ibadetleriyle tanınamaz; aksine sınanma alanında doğruluğu ve emanete riayet etmesi kanıtlanmalıdır. Nice kimseler vardır ki ağır ve gösteriş amaçlı ibadetler yaparak kendilerini mümin ve Ehlibeyt’in (a.s) takipçisi olarak gösterirler; ancak doğruluk ve emanete riayet konusunda üzerlerine düşeni yerine getiremez ve sonuç olarak şeytana yenilirler.

 

Devam Edecek…

 

--------------

[1]- Tuhafü’l-Ukûl, s. 302.

[2]- Tuhafü’l-Ukûl, s. 304.

[3]- Tuhafü’l-Ukûl, s. 303.

[4]- Nisâ Suresi, 138 ve 139.

[5]- Usûl-u Kâfî, “İman ve Küfür Kitabı, Doğruluk ve Emanete Riayet Bölümü”, h. 5.

[6]- İmam Humeynî (r.a), Çehel Hadîs, s. 477.

[7]- Usûl-u Kâfî, c. 2, s. 105.

Tarih: 13-10-2026

FACEBOOK YORUM
Yorum