İmam-ı Zaman’ı (a.f) Gerçekten Bekleyenlerinin Özellikleri ve Görevleri
Bismillahirrahmanirrahim
Vaat edilen kurtarıcıyı gerçekten bekleyenler kimlerdir ve gerçek bekleyenlerin görevleri nelerdir?
Biz, vaat edilen kurtarıcının zuhuruyla ve yeni bir dünya medeniyetinin kurulmasıyla dünyanın barış, adalet ve huzurla dolacağına inanıyoruz. Ancak kurtarıcının zuhurunun ve keramet devletinin kurulmasının gerçekleşmesi için hangi şartların hazırlanması gerektiği üzerinde daha az duruyoruz. Kendimizi o görkemli hadisenin bekleyicileri olarak görüyor; fakat gaybet çağında gerçek bekleyenlerin görevlerine gereken önemi vermiyoruz. Defalarca salihlerin hükümetinden ve onların yeryüzüne mirasçı olmalarından söz ediyoruz; ancak zuhurdan önce bekleyenler tarafından gerçekleştirilmesi gereken hazırlıklar veya başka bir ifadeyle, vaat edilen “Keramet Devleti”ni kabul etmeye hazırlıklı olmak için bekleyenlerin yerine getirmesi gereken görevler hakkında daha az konuşuyoruz.
Eğer biz de Hz. İmam’ın (a.f) gerçek bekleyenlerinden, yeni İslam medeniyetinde yeryüzünün mirasçılarından olmak istiyorsak, bu büyük ve ideal hedefin gece gündüz sürecek çaba ve mücadele olmaksızın mümkün olmadığını bilmeliyiz. Her türlü yaşam tarzına, düşünce tarzına ve iletişim biçimine sahip olup yeni İslam medeniyetinde yeryüzünün mirasçılarından olamayız. Keramet Devleti’nde insanların çoğu İmam (a.f) tarafından ilahî eğitimden geçirilip manevî açıdan gelişecek olsa da herkes İmam’ın (a.f) devletinde görevli olamayacaktır. Keramet Devleti’nde İmam’ın (a.f) nuru ve bereketi bütün âleme yayılacak ve saadet yolu herkes için açılacaktır. Ancak sadece zuhurdan önce kendilerini İmam’ın (a.f) eteğine ulaştırmış olan gerçek bekleyenler, O’nun görevlileri ve temsilcileri olma makamına erişeceklerdir. O’nun ordusunun ön saflarında nefes almanın ve hizmet etmenin hazzı ve bereketi, toplumun sıradan bir vatandaşı ve ferdi olmaktan çok farklıdır.
Peki, İmam’ın (a.f) gerçek bekleyenlerinden, yeni İslam medeniyetinde yeryüzünün mirasçılarından ve Keramet Devleti’nde İmam’ın (a.f) sevdiği ve güvendiği görevlilerden nasıl olabiliriz?
Yeryüzünün Mirasçılığı Nasıl Gerçekleşir?
Diğer Ehl-i Beyt’in (a.s) de ilahî bir hükümeti yönetme ve ona önderlik etme gücüne sahip olduklarını ve insanları Allah’ın halifeliği makamına kadar eğitebileceklerdir. Peki, neden bu gerçekleşmedi? İmamların (a.s) garip ve yalnız bırakılmış olmalarının sebebini, dostlarının ve düşmanlarının iç dünyalarındaki zayıflıkta ve kalplerindeki sağlıksızlıkta aramalıyız. Hiçbir masum İmam, insanların isteği ve iradesi olmaksızın onların bedenleri ve ruhları üzerinde hüküm sürmez. Allah tarafından görevlendirilmiş hiçbir uzman ve masum görevli, kendisini insanlara dayatmaz ve ilahî hükümeti zor ve baskı yoluyla kurmaz.
Yeni medeniyetin kurulması ve Keramet Devleti’nin tesis edilmesi konusunda önemli bir anahtar bulunmaktadır. Bu anahtarın insanlarda bulunmaması hâlinde, ilahî medeniyete ilişkin bütün plan ve programlar durur ve askıya alınır. Bu, “irade ve tercih özgürlüğü” adı verilen, kader belirleyici bir anahtardır. Zira bu medeniyet, insan nefsinin yapısı, yaratılışımızın amacı ve hayatımızın aşamaları esas alınarak tasarlanmıştır. Dolayısıyla onun ölçütleri de insanın yaratılışıyla bütünüyle uyumludur. Allah, cenneti veya cehennemi seçme konusunda insanın elini serbest bırakmış ve bize irade ve tercih gücü vermiştir. O hâlde bizi dünya ve ebedî hayat saadetine ulaştırmak üzere eğitecek bir hükümetin kurulmasında da işi zorlamayla yürütmez.
Yeryüzü ve onun insanları, büyük bir arzu ve çaresizlik hâline ulaşmalı ve kurtarıcının gelişi için derinden çaba göstermelidir. Bu gerçekleşmedikçe ve insanlar kendi iradeleriyle cihat ve gece gündüz süren bir çaba içerisine girmedikçe, bu hükümetin kurulmasının hazırlıkları gerçekleşmeyecektir. Dünya, irade ve tercih alanıdır; insanın kaderini onun seçimleri ve iradeleri belirler. Başka bir ifadeyle, hidayet yolu bütün yeryüzü insanlarına sunulmalı ve herkes tevhit veya küfür safındaki yerini bulmalıdır ki zuhur gerçekleşebilsin. İşte burada gerçek bekleyenlerin İslam kültürünü yayma konusundaki görevi ortaya çıkmaktadır.
İmam’ın (a.f) selameti için okunan duanın bir bölümünde şöyle okumaktayız:
“Yeryüzünün, kendi isteğiyle onu İmamına teslim edeceği zamana kadar.”
Dolayısıyla bu alanda herhangi bir zorlama söz konusu değildir. İnsanlar, kendi nefislerini ve yeryüzünü, duydukları çaresizlik ve zorunlulukla İmam’a (a.f) teslim etmelidirler.
Kâfirlerle Savaşma ve Yeryüzüne Mirasçı Olma Görevi
Sizce yeni İslam medeniyetinde yeryüzünün mirasçıları, kolaylıkla ve zahmetsizce yeryüzünün yönetimini ele geçirebilirler mi?
Yeryüzünün mevcut yöneticilerinin, herhangi bir direnç göstermeden topraklarını sonraki sahiplerine teslim edeceklerini mi düşünüyorsunuz?
Bu düşünce yanlıştır. Kur’an’ın ayetlerinin çoğu, büyük bir çatışmadan ve güçler arasındaki mücadeleden haber vermektedir. Salih ve mustazaf kimselerin yeryüzüne mirasçı olabilmeleri için mevcut sahiplerini ortadan kaldırmaları ve onları yok etmeleri gerektiğini söyledik. Kur’an ayetlerinin çoğu, yeryüzüne mirasçı olma konusunun yanı sıra mutlaka çatışma ve ahir zaman savaşına da işaret etmektedir. Burada üzerinde düşünülmesi gereken nokta, Kur’an’ın bu konudaki güçlü ve buyurgan üslubudur.
“İrade ettik” [1], “Müşrikler hoşlanmasa da” [2] ve “Kâfirler hoşlanmasa da” [3] gibi güçlü ifadeler bunun açık bir göstergesidir. Bunlar, Allah’ın buyurgan bir üslupla, “Biz bu işi gerçekleştirmeyi irade ettik; müşrikler ister hoşlansın ister hoşlanmasın” buyurduğunu ifade eden sözlerdir.
Kur’an’da yer alan ayetler, salihlerin yeryüzündeki hâkimiyetini ne kadar kesin kabul ediyorsa, hak ve batıl cepheleri arasındaki çatışma ve savaştan da o kadar emin bir şekilde söz etmektedir. Salihler ve gerçek bekleyenler mücadele ve mücahede ehlidirler. Vaat edilen ilahî hükümeti kurmak için mevcut yöneticilerle mücadele ederler. Ta ki istikbarî yönetimi, ölüp yok olacak hâle gelinceye kadar zayıflatırlar.
Açıktır ki şeytanın safında yer alan yeryüzünün mevcut yöneticileri, Allah’ın dininin dünya çapında hâkimiyet kazanmasına kolaylıkla izin vermeyeceklerdir. Bu nedenle ahir zamanda salihler, mevcut güç sahiplerini ortadan kaldırabilecek ve yeni İslam medeniyetinde yeryüzünün mirasçıları olabilecek kadar güçlü hâle gelmelidirler. İmam Muhammed Bâkır (a.s) bu konuda şöyle buyurmuştur:
“Salihler, ahir zamanda İmam Mehdi’nin (a.f) ashabıdır. Onlar, yeryüzüne hâkim olan müstekbir medeniyetleri ortadan kaldırır ve vaat edilen kurtarıcının zuhuru için zemin hazırlarlar.” [4]
Ehl-i Sünnet tefsirlerinde de Kur’an’ın “salihler” ifadesiyle İmam’ı ve O’nun gerçek bekleyenlerini kastettiği belirtilmiştir. [5]
Dolayısıyla gerçek bekleyenlerin görevi; iman ve inanç, askerî ve siyasi, ilmî ve ekonomik alanlar başta olmak üzere çeşitli alanlarda ilerlemek ve güç kazanmaktır. Bütün bu nimetlerin anahtarı İmam’ın (a.f) elinde olsa da bunların hazırlanması ve zuhur için gerekli zeminin oluşturulması, İmam-ı Zaman’ın (a.f) gerçek bekleyenleri tarafından gerçekleştirilmelidir. Hak cephesi, dünyanın güçlüleri karşısında boy gösterebilmek için güçlenme konusunda elinden gelen bütün çabayı ortaya koymalıdır.
Hz. Âdem’in (a.s) döneminden günümüze kadar hiçbir hükümet ve medeniyet, insanı “insanlık makamına ve varlığının akıl ötesi boyutuna” uygun şekilde geliştirip kemale ulaştıramadı. Ayrıca vaat edilen kurtarıcının zuhuru ve Keramet Devleti’nin kurulması için de gerekli hazırlıkların olması gerekir. Zuhurun hazırlıklarının bir bölümünü, insan varlığının beşerî boyutunu esas alan ölçütlere dayalı bir İslam hükümeti kurarak hazırlamayı başarabilen tek millet İranlılar olmuştur. Bu gelişme, İran İslam Devrimi’nin zaferiyle gerçekleşmiştir. Binlerce şehit vererek insanın gelişimi ve kemale ulaştırılması konusundaki başarısını ortaya koyan bu devrim, temel idealini dünya halklarına defalarca açık ve net biçimde ifade etmiştir: “Bizim yalnızca bir idealimiz vardır; o da yeni İslam medeniyetini oluşturmak ve Ulu Velayet güneşinin zuhuruna zemin hazırlamaktır.” [6]
İran İslam Devrimi, insanlara milliyet veya ırk temelinde yaklaşmaz; bütün dünya insanlarını tek bir insan olarak görür. Bu tek insan, ilahî ve insanî bir medeniyet içerisinde yaşamaya ve eğitilmeye muhtaçtır. Öyle bir medeniyet ki onu, yeryüzünde Allah’ın halifesi makamına ulaşıncaya kadar geliştirsin.
Dünyadaki müstekbirlerle mücadele etmek üzere güçlü bir ahir zaman ordusu meydana getirecek gerçek bekleyenleri yetiştirmeyi ve dünyadaki tekelleşmiş güç sahiplerinin huzurunu bozmayı başarabilen tek devrim İran Devrimi olmuştur. İran dışında hiçbir ülke, “Amerika ve İsrail” gibi cehennemî güçleri yerlerine oturtmayı ve onların sahte heybetlerini yerle bir etmeyi başaramamıştır.
Dünyanın Geleceğini Şekillendirme Ülküsündeki Yerimiz
İran İslam Devrimi ile dünyanın kurtarıcının zuhuru ve Keramet Devleti’nin kurulmasına doğru ilerleyişi, Kâbe’yi tavaf etmek üzere hızla ilerleyen bir kafileye benzemektedir. İmam, Kâbe; Devrim ise, O’nun gerçek anlamda tavafına ulaşmayı sağlayan bir yoldur. İstesek de istemesek de bu kafile kendi yolunda ilerlemekte, güzergâhını katetmekte ve hedefine ulaşmaktadır. Bize düşen ise, kafileden geri kalmamaya dikkat etmektir. Şunu bilmemiz gerekir ki, bizim Devrim’in kaderine yapacağımız katkı, onun kaderi üzerinde herhangi bir etkiye sahip değildir; değiştireceği tek şey kendi kaderimizdir. Biz menfaatimizi gözetmeli ve gerçek bekleyenler zümresine katılarak saadet ve güzel bir akıbete ulaşma fırsatını elimizden kaçırmamalıyız.
Belki de bu konunun önemini, yüce rehberlik makamının sözlerindeki açıklıkta okumak daha uygun olacaktır. Zira o, açıkça “kendimizi ve başkalarını yetiştirmeyi” kurtuluş yolumuz olarak görmektedir:
“Ben bu Devrim konusunda endişeli değilim; siz de endişelenmeyin. Siz kendiniz için endişelenin ve kendinize dikkat edin. Biz kendimizi yetiştirmeli, hayatımızdaki motivasyonları ve idealleri İmam-ı Zaman’ın (a.f) motivasyon ve idealleriyle ilişkilendirmeliyiz. İşte o zaman İmam-ı Zaman’ın (a.f) taraftarlarından olur ve yeni İslam medeniyetinin seviyesine ulaşırız. Bu durumda nefes alıp vermemiz, İmam Mehdi’nin (a.f) çadırında bulunan bir kimsenin nefes alıp vermesi gibi olur.” [7]
İran Devrimi’nin yeni bir medeniyet inşa etmedeki rolü öylesine dikkat çekicidir ki binlerce kişiyi bekleyiş ve bu devletin kurulmasının hazırlıklarını yapma konusunda yetiştirmiştir. Bir kimse “intizar ve bekleyiş” makamına ulaşırsa, hangi şekilde ölürse ölsün, İmam’ın (a.f) çadırında vefat etmiş kimse gibi olur.
Yeni medeniyetin inşasında bir yer edinmek istiyorsak, bu önemli iş için yatırım yapmalıyız. Vaat edilen kurtarıcının gerçek bekleyenlerinden biri olmak istiyorsak, her birimizin en önemli görevi ve rolü takvaya ve kendimizi yetiştirmeye gayret etmektir. Kalplerimiz ve amellerimiz zamanla İmam-ı Zaman’ın (a.f) siretiyle öylesine benzerlik kazanmalıdır ki onun dünya çapındaki devrimine katkıda bulunabilelim ve onun ordusunda bir asker olabilelim. Onun vaat edilen devrimine katılmanın ve ardından İmam’ın (a.f) Keramet Devleti’nde görev üstlenmenin şartı, onunla benzerlik ve uyum içerisinde olmaktır. Bunun yanı sıra “birlik ve dayanışma, umut ve vefakârlık” gibi birkaç önemli unsuru da kendimizde güçlendirmeliyiz. Her insan, hangi meslek ve alanda olursa olsun bu hedefe ulaşmaya katkıda bulunabilir. Hatta yaşlı ve artık çalışamayacak durumda olan kimseler bile dua ederek bu ordudan kendileri için bir pay edinebilirler.
Bu makalede, gerçek bekleyenlerin özelliklerinin, dünyadaki insanlara gerçek dini sunmak için gösterdikleri amaçlı çabanın yanı sıra kendilerini yetiştirmeleri ve bireysel olarak gelişmeleri olduğunu ele aldık. Yeryüzünü İmam’ı (a.f) talep etme noktasına ulaştırmak isteyen kimse, insanlığın yaratılış amacına ulaşabilmesi için İmam’ın (a.f) varlığının gerekliliğini kavramış ve kendisini bir insan olarak anlamlandıran kişidir. Dolayısıyla başkalarının akıbetine karşı kayıtsız kalamaz; aksine, diğer insanları kendi İmamlarına ulaştırmak için bütün gücünü ortaya koyar.
Bu yüce ve tarif edilemez makamın kökü, vaat edilen kurtarıcının zuhurundan önceki hâlimize dayanmaktadır. Zuhurdan önceki yaşam tarzımız, ilişkilerimiz, düşüncelerimiz, seçimlerimiz, sevgi ve bağlılıklarımızı yönlendiren tercihlerimiz ve önceliklerimiz, yeni medeniyetteki yerimizi belirler. Başka bir ifadeyle, zuhurdan önce ne ekersek, Keramet Devleti’nde onu biçeriz. Hayatımız boyunca İmam’a (a.f) ne ölçüde benzeyebilir ve onun sıfatlarını ne ölçüde kazanabilirsek, zuhurdan sonra da “demir parçalarının mıknatısa çekilmesi” gibi İmam’a (a.f) ve onun devletine çekiliriz. Gerçek bekleyenlerin seçkin özelliği, takva ve yaşam tarzı bakımından İmam-ı Zaman’a (a.f) benzerlik ve onunla uyum içinde olmaktır.
----------
[1]- Kasas Suresi, 5.
[2]- Tövbe Suresi, 33.
[3]- Saff Suresi, 8.
[4]- Ayetullah Nâsır Mekârim Şîrâzî, Tefsîr-i Numûne, c. 13, s. 564. Dârü’l-Kütübi’l-İslâmiyye, 1353 hş. Tahran.
[5]- Mahmûd b. Abdullah Âlûsî, Rûhu’l-Meânî fî Tefsîri’l-Kur’âni’l-Azîm ve’s-Seb‘i’l-Mesânî, c. 9, s. 97, Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1415 hk., Beyrut.
[6]- İran İslam Devrimi’nin İkinci Aşamasına Dair Bildiri.
[7]- 16.10.1395 hş. Perşembe, “Mehtap Kaybolduğunda” adlı kitabın anlatıcısıyla görüşme.
Tarih: 25-09-2026