içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

İmam Mehdi (a.f) Kılıçla Hükümet Etmeyecektir

İmam-ı Zaman’ın (a.f) “dünyayı yalnızca kılıçla kurtaracağı” düşüncesi, yüzeysel ve halk arasında yaygın olan bir yorumdur….

İmam Mehdi (a.f) Kılıçla Hükümet Etmeyecektir

Bismillahirrahmanirrahîm

 

İmam-ı Zaman’ın (a.f) “dünyayı yalnızca kılıçla kurtaracağı” düşüncesi, yüzeysel ve halk arasında yaygın olan bir yorumdur. Evet, kılıç da işin içindedir; başından beri de öyleydi. Ancak bunun gerçekleşmesi için o dönemde mevcut olmayan, fakat zuhur zamanında sağlanacak olan bazı şartlar vardır.

“Avamca Bekleyiş”, Avamca Bekleyiş, Âlimane Bekleyiş, Arifane Bekleyiş adlı kitabın ilk bölümünün başlığıdır. Hüccetü’l-İslam ve’l-Müslimîn Sıddîkî bu eseri “Şimdiye kadar ‘bekleyiş’ konusunda gördüğüm en kapsamlı kitap” olarak nitelendirmiş, Hasan Abbasi ise, onu bekleyiş meselesi için stratejik düşüncenin önemli bir altyapısı ve bu konuda hekimane, felsefî ve kelâmî bir çaba olarak değerlendirmiştir.

Hüccetü’l-İslam ve’l-Müslimîn Penahiyan, kitabın ilk bölümünde avamca bekleyişin çeşitli türlerini ve bunların olumsuz sonuçlarını tanıtıp incelemiş, ardından bu yüzeysel bakış açısının terk edilmesiyle ortaya çıkan fayda ve bereketleri sıralamıştır.

İslam Devrimi Rehberi şehit İmam Hamanei’nin (r.a) “bekleyiş konusunda âlimane çalışmanın önemi ve avamca yaklaşımlardan kaçınılması” yönündeki vurgusu dikkate alınarak (Mehdevilik alanında uzman öğretim üyeleri ve mezunlarla görüşmede yaptığı konuşma / 8 Temmuz 2011), Meşrik yayınları, Beklenen Mehdi’nin (a.f) doğum yıldönümü arifesinde, bu kitabın ilk bölümünden “Avamca Bekleyiş Türlerinden Kaçınmak” başlığı altında her gün bir kısmı ilk kez yayımlamaktadır.

Önceki konuşmalarda “avamca bakış açısı ve onun bazı olumsuz sonuçları” ele alınmıştı. Bu bölümden itibaren, avamca bakışın en önemli türlerinden bazıları tanıtılacaktır. Tanıtılan ilk avamca bakış açısı ise “ilâhî sünnetlerin dışında gerçekleşen bir kıyam” anlayışıdır.

 

Birinci Tür Avamca Bakış: “İmam’ın (a.f) kıyamı, ilâhî sünnetlerin dışında gerçekleşecektir”.

“Bekleyiş” konusundaki avamca bakış açısının olumsuz etkilerini ve bunları “bekleyiş” kavramından ayırmanın önemini kavradıktan sonra, yaygın avamca yaklaşımları ele almak gerekir. Her birini tespit edip tanıtarak ve bu konuda açıklık getirerek, “bekleyiş” meselesinin etkili, değerli ve geliştirici olmasının önündeki engeller kaldırılmalıdır.

Bu çerçevede, “kurtuluşun beklenmesi” (intizâr-ı ferec) konusunda en önemli avamca yaklaşımlardan biri ve hatta diğer birçok avamca yaklaşımın kökü, “Beklenen Mehdi’nin (a.f) kıyamının ilâhî sünnetlerin dışında gerçekleşeceği” düşüncesidir.

Peki, bu avamca bakış tam olarak nedir ve nasıl ortadan kaldırılabilir?

Kurtarıcının zuhuru hakkındaki avamca bakışın bir kısmı, “kurtuluş operasyonunun değişmez ilâhî sünnetlerin dışında gerçekleşeceği” düşüncesine dayanır. Oysa insanlık tarihinin tamamı bu sünnetler üzerine kurulmuştur ve bunlarda hiçbir zaman en küçük bir değişiklik ya da dönüşüm meydana gelmemiştir:

“Allah’ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın; Allah’ın sünnetinde asla bir dönüşüm de bulamazsın.” [1]

 

Avamca bir bakışta, “İnşallah Efendimiz İmam-ı Zaman (a.f) gelir ve işleri düzeltir” denildiğinde, bu ifade zihinlerde sanki onun şimdiye kadar dünyaya hâkim olan kuralların dışında hareket edeceği şeklinde çağrışım yapmaktadır.

Oysa Allah-u Teâlâ’nın buyurduğu şu altın kural vardır:

“Şüphesiz Allah, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe onların durumunu değiştirmez.” [2]

Eğer kurtarıcı bu tür kuralların dışında hareket edecek olursa, insanların kendi mutluluklarındaki bilinç ve irade rolü göz ardı edilmiş olur. Böyle bir durumda ilâhî sünnetlerin değeri, hatta insan hayatının anlamı ve bütün bu imtihanlar, yenilgiler ve zaferlerin değeri sorgulanır hâle gelir.

 

Bütün Sorumluluk İmam’ın (a.f) ve Onun 313 askerinin Üzerinde!

Bu anlayışın sonucu, ne “kurtuluş”un (ferecin) gerçekleşmesi için gerekli hazırlıkları yapma konusunda bize bir sorumluluk yüklenmesi ve ne de onun gerçekleşmesinden sonra omuzlarımıza bir görev düşmesi olacaktır. Çünkü bizi kurtarmak için gelecek olan kişinin bütün sorumlulukları ve faaliyetleri üstleneceği varsayılmaktadır. Bu nedenle ne öncesinde ve ne de sonrasında herhangi bir çaba ve gayret içine girme ihtiyacı hissedilmeyecektir.

Bu anlayışla, İmam’ın (a.f) askerleri hakkında da yanlış bir tasavvur oluşabilir. Buna göre “onlar, bizim doğal hayatımızın dışında yaşayan ve bizden üstün kimselerdir; olağanüstü güçlere sahip olup ilâhî melekler gibi İmam’ın (a.f) hizmetine hazırdırlar.”

Yine bu tasavvura göre “onlar, sahip oldukları harikulade güçlerle düşmanları yok edecek ve yeryüzünü adalet ve hakkaniyetle dolduracaklardır.”

Sonuç olarak, Hazret (a.f) ve onun 313 yâreni, “bütün dünya insanlarının yerine sorumluluk hisseden, her şeyden haberdar olan, dini yaşayan ve hatta gerekirse diğer insanları da zorla ya da kendi iradeleri dışında Allah’a yönlendiren kişiler” olarak tasavvur edilir.

Çünkü iş, insanların tercihine bırakılırsa, insanlık tarihi boyunca bu özgür iradenin çoğu zaman büyük zulümlere ve insanların Allah’tan uzaklaşmasına yol açtığı görülmektedir. O hâlde, insan iradesinin dışında ve onların sorumluluk duygusuna ihtiyaç duymadan, birilerinin gelip dünyayı düzene koyması gerektiği düşünülür.

Bu bakış açısında sanki insanlar ne özgür seçimleriyle ne de liyakatleriyle, yine de mutluluğa ve kemale ulaşabilirler. Adeta çok iyi bir “süper komutan” ve ona bağlı bir grup sadık yardımcı sayesinde bütün insanları zorla mutlu etmek ve kurtuluşa erdirmek mümkünmüş gibi düşünülür.

Bu avamca bakışa manevî bir şekil de verilebilir. Şöyle ki, “Hazret’in (a.f) manevî kudretinin herkesi Allah’ın emrine itaat eder hâle getireceğini veya onun gaybî bir güçle bütün sorunları çözeceğini” düşünebiliriz.

Her ne kadar bu düşünce hikmetten yoksun olmasa ve Hazret’in (a.f) varlığının kâinat üzerinde ve bütün canlar üzerindeki manevî etkisi son derece büyük olsa da bu sözün avamca bir bakış açısı içinde taşıdığı anlam yine ne olacaktır?

Bunun anlamı şu olur: Hazret, manevî bir bakış ve iradeyle insanların birdenbire kendilerini çok iyi hissetmelerini sağlar; insanlar da örneğin hiçbir hazırlık ve ön süreç olmaksızın birbirlerine şöyle derler: “Namaz kılmaya karşı ne kadar güzel bir istek duyuyorum.” Bir başkası da şöyle der: “Kur’an okumaya karşı ne kadar tuhaf ve kendiliğinden oluşan bir ilgi kazandım.” Ve böylece ne kadar hayalî ve güzel bir ortam ortaya çıkar!

 

İnsanlığın Kurtuluşu, İnsanların Sorumluluğunun ve İlâhî Sünnetlerin Dışında Değildir

Elbette Hazret’in (a.f) manevî varlığı mucizeler gerçekleştirecektir ve onun zuhuru, kabiliyet sahibi insanlar için kesinlikle çok bereketli sonuçlar doğuracaktır. Ancak bu durumda “gelişme ve kemale erme” kuralları ile insanın “azim ve liyakat” sahibi olmasının rolü ne olacaktır?

Eğer İmam-ı Zaman’ın (a.f) yalnızca manevî güçten yararlanacağı varsayılırsa, bu tür işleri yapmak Allah Resûlü’ne (s.a.a) ve Hz. Ali’ye (a.s) daha uygun ve daha mümkün olurdu. Fakat Yüce Allah, Peygamberine şöyle buyuruyordu:

“Şüphesiz sen sevdiğin kimseyi hidayete erdiremezsin.” [3]

Öyleyse nasıl olur da İmam-ı Zaman (a.f), insanların kendi iradeleri devreye girmeden, yalnızca kendi iradesiyle herkesi hidayete erdirebilir?

Acaba İmam-ı Zaman’ın (a.f) görevi, bütün insanları cennete götürmek midir? Üstelik Allah Resûlü’nün (s.a.a) böyle bir sorumluluğu yokken? Nasıl oluyor da Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de Peygamberine: “Sen ancak bir uyarıcısın.” [4] veya “Resûlün görevi sadece tebliğdir; onun üzerine düşen yalnızca tebliğ etmektir.” [5] buyuruyor da birdenbire İmam-ı Zaman’ın (a.f) sorumlulukları ve onun bu sorumlulukları yerine getirme yöntemi farklı hâle geliyor! [6]

O hâlde, İmam-ı Zaman’ın (a.f) insanlık âleminin kurtarıcısı olması gerçeğinin, onun gelip insanı sahip olması gereken sorumlulukların dışına çıkaracağı ve insan toplumunu doğal yapılar ile ilâhî sünnetlerin dışında bir şekilde cennete ve ideal duruma yönlendireceği anlamına geldiğini düşünmek yanlıştır. Bu düşünce tarzı hem insanın değer ve onurunu göz ardı etmekte hem de dini ve Allah’ın değişmez sünnetlerini küçümsemektedir. Bu tasavvurda, İmam-ı Zaman (a.f) insanlara sorumluluktan uzak ve etkisiz bir bekleyiş anlayışı getirmiş olmaktadır.

 

İmam’ın (a.f) İnsanların Akıllarını Geliştirmesinin Anlamı

Bir rivayette şöyle geçmektedir: “İmam-ı Zaman (a.f) müminlerin başı üzerine elini koyar ve onların akılları gelişir.” [7] Ancak bu hadisin anlamını kavrayabilmek derin bir tefekkür gerektirir. Bu rivayeti avamca yorumlayıp, Hazret’in fiilinin bütün ilâhî sünnetlere aykırı olarak insan yaratılışının doğal düzeninde bir değişiklik meydana getireceğini düşünmemek gerekir.

Bu konuda son derece önemli olan nokta şudur ki, bugün bile eğer bir grup mümin Hazret’in (a.f) ilgi ve himayesine mazhar olabilecek liyakati kazanırsa, onun inayetine erişecektir. [8] İmam’ın (a.f) özel lütfu sayesinde onların akılları da diğer insanlardan daha fazla gelişecektir.

Her hâlükârda, “zuhur” meselesine avamca bir gözle bakmak ve zuhurun ilâhî sünnetlerin dışında gerçekleşecek bir olay olduğunu düşünmek, masum İmamların (a.s) da şiddetle reddettiği ve karşı çıktığı bir anlayıştır.

Örnek olarak, İmam Muhammed Bakır’dan (a.s) nakledilen şu hadise dikkat ediniz: Beşîr şöyle rivayet eder: Kûfe’den Medine’ye vardığımda, İmam Muhammed Bakır’ın (a.s) huzuruna çıktım. Hazret yol arkadaşlarımı sordu. Arz ettim: İçlerinde Mürcie’den (sapkın bir fırkadan) [9] bazı kimseler de vardı. Hazret şöyle buyurdu:

“Yazıklar olsun Mürcie’ye! Bizim Kâim’imiz kıyam ettiğinde kime sığınacaklar?”

Arz ettim: “Onlar diyorlar ki, Kâim kıyam ettiğinde bize de size de aynı şekilde davranılacaktır.” Hazret şöyle buyurdu:

“Kim geri döner ve tövbe ederse, Allah onun tövbesini kabul eder. Kim nifakını gizlerse, Allah onu kendisinden uzaklaştırır. Fakat kim nifakından bir şeyi açığa vurursa, Allah onun kanını döker.”

Sonra şöyle buyurdu:

“Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, onları kasabın koyunu boğazladığı gibi boğazlayacaktır.”

Arz ettim: “Onlar şöyle diyorlar: Mehdî (a.f) kıyam ettiğinde işler kendiliğinden onun için düzelecek ve yoluna girecektir; [10] öyle ki hacamat sırasında çıkan kan kadar bile kan dökülmeyecektir.” Hazret şöyle buyurdu:

“Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, asla böyle değildir! Eğer işler herhangi biri için kendiliğinden yoluna girecek olsaydı, mutlaka Allah Resûlü (s.a.a) için yoluna girerdi; oysa onun ön dişleri kırıldı ve yüzü yaralandı.

Hayır! Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, böyle olmayacaktır. Ta ki biz ve siz teri ve pıhtılaşmış kanı temizleyinceye kadar...” [11]

Daha sonra Hazret, bu durumu göstermek için alnını sildi. [12]

Ruhullah Humeyni (r.a) de “ilahî-siyasî vasiyetname”sinde bu tür avamca tasavvuru açıkça reddetmekte ve müminlerin çaba ve gayretlerinin rolünü hatırlatmaktadır ki, hiç kimse bu yüzeysel anlayışı bahane ederek bekleyişin sorumluluklarından kaçmasın:

“Ey beyler! Eğer bir gecede bütün işlerin İslam’a ve Yüce Allah’ın hükümlerine uygun hâle gelmesini bekliyorsanız, bu bir yanılgıdır. İnsanlık tarihi boyunca böyle bir mucize gerçekleşmemiştir ve gerçekleşmeyecektir.

İnşallah o gün, yani Evrensel Islahçı zuhura erdiğinde de sanmayın ki, bir mucize olacak ve dünya bir günde düzeltilecektir. Aksine, çabalar ve fedakârlıklar sayesinde zalimler bastırılacak ve etkisiz hâle getirilecektir.” [13]

 

İkinci Tür Avamca Bakış: Kılıca Dayalı Bir Hükümet!

Bazıları da avamca bir anlayışla, İmam-ı Zaman (a.f) geldiğinde bütün sorunları kılıçla çözeceğini düşünmektedir. Elbette Hazret’in (a.f) kıyamı sırasında kılıç (silah) mutlaka kullanılacaktır; ancak bunun gerçekleşmesi için birçok hazırlık gereklidir ve bu durum birçok şart ve unsurla birlikte ortaya çıkacaktır.

Nitekim Hz. Ali’nin (a.s) ellerinin bağlandığı gün de kılıç vardı. Fakat gerekli ön şartlar ve imkânlar bulunmadığı için kullanılmadı. O kılıç yine aynı kılıçtır; ancak bu kez kınından çıkmasını mümkün kılan şartlar oluşmuş olacaktır.

Bu şekilde, avamca bir bakış açısında vaat edilen kurtarıcının davranışları, şeriatın ve ilâhî yükümlülükler sisteminin dışında değerlendirilebilir. Oysa bu sistem, yöneticilerin zorlayıcı gücü kullanmalarına belirli sınırlar koymuştur. Sanki -hâşâ- Allah-u Teâlâ Hazret’e şöyle buyuracakmış gibi düşünülür: “Artık sabrımız tükendi. Ne kadar sabır ve hoşgörü gösterdiysek de sonuç vermedi. Şimdi git ve meseleleri kılıçla çöz!”

 

Hüccetin Tamamlanması ve İnsanların Bilinçlenmesi, Kılıcın Kullanılmasının Şartlarından Biridir

Bu nedenle, “İmam-ı Zaman’ın (a.f) dünyayı yalnızca kılıçla kurtaracağı” düşüncesi de yüzeysel ve avamca bir yorumdur. Evet, kılıç da işin içindedir; başından beri de vardı. Ancak bunun birtakım şartları vardır ki o dönemde mevcut değildi, fakat zuhur zamanında gerçekleşmiş olacaktır.

Bu şartlardan biri, insanların üzerinde hüccetin tamamlanması ve onların bilinçlenmesidir. O dönemde bu durum yeterli ölçüde gerçekleşecektir. Bu sebeple Hazret, insanların saadetinin önündeki engelleri kaldırmak için kılıca başvuracaktır. [14]

Kılıcın kullanılmasının kendi özel şartları ve gerekleriyle birlikte anlaşılması hâlinde, bekleyiş konusundaki avamca bakış açısı ortadan kalkacak ve yerini, bu şartları hazırlamaya yönelik çaba ve gayrete bırakacaktır.

Eğer kılıcın kullanılmasından, ona ait kurallar ve şartlar dikkate alınmadan söz edilirse, o zaman İmam-ı Zaman’ın (a.f) düşmanlarının dünya kamuoyuna sunduğu ve insanları onunla korkutmaya çalıştığı imaj doğrulanmış olur: Gelince bütün meseleleri sadece kılıca dayanarak çözmek isteyen zalim ve basiretsiz bir hükümdar imajı.

“Bekleyiş ve İmam-ı Zaman (a.f)” konusuna yönelik son dönemdeki ilginin artmasından ve Nudbe Duası’nın yeniden yaygınlık kazanmasından önce, bazı insanların zihnindeki İmam-ı Zaman (a.f) tasavvuru, onu yalnızca kılıcıyla tanıyan bir kimsenin tasavvuruydu.

Hatta birçok kişi içten içe İmam-ı Zaman’ın (a.f) zuhurundan bir tür endişe duyuyordu. Şöyle düşünüyorlardı: “Eğer İmam-ı Zaman (a.f) zuhur ederse, biz günahkârların boynunu vuracaktır!” Bu, Hazret hakkında oldukça yaygın bir tasavvurdu.

 

İmam-ı Zaman (a.f) Günahkârları Öldürmek İçin Gelmeyecektir

Zamanla insanlara şu gerçek açıklandı: “İmam-ı Zaman (a.f) müminleri ve sıradan inançsız insanları öldürmek için gelmeyecektir. Hatta günahkârları öldürmek için de gelmeyecektir. Aksine, onun gelişiyle birçok suçlu ve günahkâr iyi insanlara dönüşecektir.

Öldürmenin de belli kuralları vardır. Günah işlemiş olan herkesin öldürülmesi söz konusu değildir. Hatta onun gelişinden sonra da düzelmeyen ve günahlarından vazgeçmeyen bazı günahkârların bile mutlaka öldürülmesi gerekmeyecektir.”

Bu tür açıklamalar yapılıp kuralları insanlara anlatıldığında, birçok kişi ilk defa Hazret’in merhamet ve şefkatine dikkat etmeye başladı; İmam-ı Zaman’ın (a.f) sevgisi onların gönüllerinde filizlendi.

Bu avamca tasavvurlar, müminlerin bizzat Hazret hakkındaki bakışını bozmuştu. O hâlde düşünün ki, dinî çevrenin dışında bulunan ve “Mehdiyet” konularını takip etmek isteyen insanlar, İmam-ı Zaman (a.f) hakkında nasıl bir tasavvur geliştireceklerdir?

 

Kılıcın Kullanılmasının Hikmeti

Elbette insanları kurtarıcıya çekmek amacıyla, kötü niyetli seçkinleri Hazret’in kılıcından korkutmaktan vazgeçmek ve genel olarak kılıç meselesini kurtarıcının ıslah hareketinden tamamen çıkarmak da doğru değildir.

Evet, kılıç hakkın geri alınmasında ve dinin ikame edilmesinde çok önemli bir rol oynayacaktır. Çünkü “müstekbirler”, zor dilinden başka bir dil anlamazlar ve ancak boyunları kırıldığında ilâhî hakkın emirleri karşısında itaat göstermeye razı olurlar.

Toplumun güvenliğini sağlamak için, müstekbirleri “adalet” kılıcıyla korkutmak temel bir ilke olarak kabul edilir. Ancak bu sayede toplum huzura kavuşabilir. Bu da gizlenmesi gereken bir husus değildir.

Zuhur sürecinde her şey en yüksek düzeyde açıklık ve şeffaflıkla ortaya konmalıdır ki, müstekbirler de hakkın gerçekleşmesine karşı son alçakça direnişlerini sergileyebilsinler.

Avamca olmayan bir bakış açısında önemli olan, Hazret’in kıyamı ve hükümeti sırasında kılıcın neden kullanılacağıdır? Bunun sebebi ise, son derece açıktır.

Zalimler ve bütün insanlar için hüccet tamamlandıktan sonra artık uzlaşmaya ve tavize ne gerek vardır? Bir kimse zulüm ve düşmanlıktan vazgeçmek istemiyorsa, artık sabır ve müsamahanın yeri neresidir?

Hak karşısında geri adım atmaya niyeti olmayan, fırsat buldukça kendi heva ve heveslerinin peşinden gitmek isteyen ve bu uğurda başkalarının haklarını gasp eden birinin, neden ayrıca delil ve şahitlerle yargılanıp mahkûm edilmesi gereksin?

İşte bu noktada, Hazret’in zalimler hakkında hüküm verirken ve bu hükümleri uygularken, mahkemelerdeki alışılmış resmî prosedürleri beklemeden hareket edeceğini duyduğumuzda [15], içimiz huzur bulur. Zalimlerin de boyun eğmek ve teslim olmaktan başka bir çareleri kalmayacaktır.

 

----------

[1]- Fâtır, 43.

[2]- Ra‘di 11.

[3]- Kasas, 56.

[4]- Fâtır, 23.

[5]- Mâide, 99.

[6]- Açıklama: Yönetim de peygamberlerin görevleri arasında yer almakla birlikte, esasen tebliğ hedefi doğrultusunda bir işlev görür. Kısaca denilebilir ki, ilâhî velilerin bakışında yönetim her şeyden önce insanların özgürlüğünü, güvenliğini ve huzurunu teminat altına alan ve koruyan bir kurumdur. Böylece insanlar, bu üç unsurun gölgesinde, tâğutların dayatmalarından ve zalimlerin zulmünden uzak bir şekilde, hak sözü gönül rahatlığı ve huzur içinde dinleyebilir ve kendi yollarını özgürce seçebilirler.

[7]- İmam Muhammed Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur:

“Bizim Kâim’imiz kıyam ettiğinde elini kulların başları üzerine koyar ve böylece onların akıllarını bir araya getirip olgunlaştırır.” (Kemâlü’d-Dîn ve Tamâmü’n-Ni‘me, c. 2, s. 675.)

[8]- Tabersî’nin el-İhticâc adlı eserinde, İmam-ı Zaman’ın (a.f) Muhammed ibn Muhammed el-Mufid’e gönderdiği bir tevki (mektup) içinde şöyle yer almaktadır:

“... Biz sizin haberlerinizi ve durumlarınızı tamamen bilmekteyiz; sizin haberlerinizden hiçbir şey bizden gizli kalmaz. Bir çoklarınızın, geçmişteki Salihlerin uzak durduğu bazı uygunsuz işlere yöneldiği ve Allah’a yönelme ile çirkinliklerden uzak durma konusunda kendilerinden alınmış olan ahdi arkalarına attığı zamandan beri sizi etkileyen sıkıntı ve sapmaları da bilmekteyiz. Sanki onlar bunu bilmiyorlar.

Şüphesiz biz, sizin durumunuzu gözetmekte ihmalkâr değiliz ve sizi hatırımızdan çıkarmış da değiliz. Eğer böyle olmasaydı, her taraftan musibetler üzerinize çöker ve düşmanlarınız sizi ortadan kaldırırdı.” (İhticâc-ı Tabersî, c. 2, s. 497).

[9]- Mürcie, İslam tarihindeki sapkın fırkalardan biridir. Nasır Mekarim Şirazi bu konuda şöyle yazmıştır: “Mürcie”, ‘ircâ’ kökünden gelir ve ‘ertelemek, sonraya bırakmak’ anlamındadır. Bu terim, ‘cebriyeciler’ hakkında kullanılan bir kavramdır. Çünkü onlar, kendilerini mecbur sayarak ilâhî emirleri göz ardı eder ve günaha yönelirler. Yahut büyük günah işleyenlerin akıbetinin belli olmadığını, bu hükmün kıyamet gününe bırakılacağını savunurlar.” (Tefsîr-i Numûne, c. 23, s. 94.)

Merhum Seyyid Hasan Mustafavî ise, şöyle demiştir: “Mürcie, ‘ircâ’ kelimesinden türemiştir ve ‘ertelemek’ anlamına gelir. Bu grup Muaviye’nin Şam’daki yönetimi döneminde ortaya çıkmıştır. Onlar, imanın dış amellerle bir ilgisinin olmadığını ve mümin olan bir kişi hakkında bu dünyada hiç kimsenin hüküm veremeyeceğini savunuyorlardı. Hükmün ancak ahirette ve Allah tarafından belirleneceğini söylüyorlardı... Dolayısıyla Mürcie topluluğu, amellere ve ibadetlere bağlı kalmamanın yanı sıra, Allah’ın velilerini de bir kenara itmiş ve onların konumunu da sınırlandırmıştır.” (Tefsîr-i Rûşen, c. 5, s. 89-90.)

[10]- «فَعَلَهُ عَفْواً»: O işi farkında olmadan yaptı.

«عَفَوِيّاً»: Farkında olmadan, kendiliğinden. (Ferheng-i Ebcedî Arabî-Fârsî, c. 1, s. 616)

Ayrıca: «أَدْرَكَ الأَمْرَ عَفْواً صَفْواً»: Bir işi kolaylıkla ve rahatlıkla elde etti.

Şöyle de denilir: «خُذْ مِنْ مَالِهِ مَا عَفَا وَصَفَا»: Onun malından, artmış olan ve vermesi kendisine zor gelmeyecek kısmı al. (Lisânü’l-Arab, c. 15, s. 75)

[11]- «العَلَق»: Donmuş (pıhtılaşmış) kan. (Müfredât-ı Râgıb, c. 1, s. 579)

[12]- Nu‘mânî, el-Gaybe, s. 283-284. Ayrıca bkz. el-Kâfî, c. 8, s. 80, h. 37.

[13]- Sahîfe-yi İmam, c. 21, s. 447.

[14]- İmam Muhammed Bakır (a.s) son İmam (a.f) hakkında şöyle buyurmuştur:

“O kıyam ettiğinde, Allah Resûlü’nün (s.a.a.) yöntemiyle hareket edecektir; şu farkla ki Muhammed’in eserlerini ve öğretilerini açıklayacaktır. Sekiz ay boyunca kılıcını omzuna koyacak, öldürme ve savaş devam edecektir; ta ki Allah razı oluncaya kadar. (Gaybet-i Nu‘mânî, s. 164.)

Başka bir rivayette ise şöyle buyurmuştur:

“Onun Musa’dan bir sünneti, İsa’dan bir sünneti, Yusuf’tan bir sünneti ve Muhammed’den (s.a.a.) bir sünneti vardır... Muhammed’den olan sünnetine gelince; onun yöntemiyle kıyam etmesi, onun eserlerini açıklaması ve ardından sekiz ay boyunca kılıcını omzuna koymasıdır. Allah Teâlâ razı oluncaya kadar Allah’ın düşmanlarını öldürmeye devam edecektir. (Kemâlü’d-Dîn ve Tamâmü’n-Ni‘me, c. 1, s. 329).

Emîrü’l-Mü’minîn Hz. Ali (a.s) de Nehrevan Savaşı’ndan sonra, halkın sorularına cevap verirken fitnelerden söz etmiş, ardından sorulan sorulardan birine cevap olarak Hz. Mehdi’ye (a.f) işaret ederek buyurmuştur. Sonra bir adam ayağa kalkıp dedi: ‘Bundan sonra ne olacak ey Müminlerin Emiri?’ Hazret şöyle buyurdu:

“Sonra Allah, biz Ehl-i Beyt’ten bir adamla fitneleri sizden uzaklaştırır; derinin etten soyulması gibi. Babam feda olsun, o; seçkin cariyenin oğludur. Onlara zillet tattırır, acı kâseler içirir. Onlara ancak kılıçla karşılık verir; sürekli bir öldürme ve savaş olur. Sekiz ay kılıcı omzunda taşır.

O sırada Kureyş, dünyadaki her şeyi verip beni sadece bir an görmeyi ister; bir koyun sağımı ya da bir deve kesimi kadar kısa bir süre bile olsa… O, onlardan bazılarını geri çevirecek şeyleri kabul eder. Hatta Kureyş der ki: “Eğer bu Fatıma’nın çocuklarından olsaydı bize merhamet ederdi.”

Allah onu Beni Ümeyye üzerine yöneltir ve onları lanetlenmiş kılar: nerede bulunsalar yakalanır ve öldürülürler. Bu, Allah’ın geçmiştekiler hakkındaki sünnetidir; Allah’ın sünnetinde asla değişiklik bulamazsın.” (El-Garât, c. 1, s. 3. Ayrıca bazı farklı lafızlarla: Nechü’l-Belâğa, Hutbe 93 ve Gaybet-i Nu‘mânî, s. 229, h. 11.)

[15]- İmam Cafer-i Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur:

“Al-i Muhammed’in Kâim’i kıyam ettiğinde insanlar arasında Davud’un hükmüyle hükmedecektir; delile ihtiyaç duymaz. Allah-u Teâlâ ona ilham eder ve o da kendi ilmiyle hüküm verir.” (Gaybet-i Nu‘mânî, c. 2, s. 386.)

Yine İmam Hasan Askerî (a.s) şöyle buyurmuştur:

“Kâim kıyam ettiğinde insanlar arasında kendi ilmiyle hükmedecektir; Davud’un hükmü gibi, delil ve beyyine istemez.” (El-Kâfî, c. 1, s. 509.)

Tarih: 12-06-2026

FACEBOOK YORUM
Yorum