içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

İtikâdî Müstaz’af

Günlük hayatta, “Müstaz’af” sözcüğünü hemen hepimiz defalarca duymuşuzdur ve ne anlama geldiğini de az çok biliriz.

İtikâdî Müstaz’af

Bismillahirrahmanirrahim

İtikâdî “Müstaz’af” Ne Demektir?

Hepimizin defalarca duyduğu ve ne anlama geldiğini de az çok bildiğimiz “Müstaz’af” sözcüğüne dikkat edilirse, bu kavrama yüklenen anlamlar daha çok siyasal ve ekonomiktir.

İmamiyye Şia’sı, burada da birçoklarına hayli ilginç gelecek tespitlerde bulunmuş, mezkûr kavrama, bilindik siyasal ve ekonomik anlamların yanında, bir de “itikadi” boyut kazandırmıştır. Bu da mektebin bu alanda orijinal tespitlerinden birisidir.

Şimdi, evvelâ hadis külliyatımızda yer alan hadislerden örnekler sunacak ve ardından bir değerlendirme yapacağız.

 

Konuyla ilgili hadisler

a) İmam Cafer-i Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: “Ehl-i kıbleden kim Nasibi değilse, işte Müstaz’af odur.” [1]

b) İmam Cafer-i Sadık (a.s) (a.s) şöyle buyuruyor: “Âlimlerin ihtilafından anlayanlar müstaz’af değildir.” [2]

c) On iki imamların yedincisi olan İmam Musa Kazım (a.s) ise “müstaz’af” yerine, aynı kökten “zayıf” deyimini kullanıyor ve kendisine sorulan bir soru üzerine, “zayıfı” şöyle tanımlıyor: “Zayıf”, kendisine hüccet ulaşmayan ve ihtilaflardan pek bir şey anlamayan kişidir. İhtilafları anladığı takdirde, “zayıf” sayılmazlar.” [3]

d) Emirü’l-Mü’minîn Ali (a.s) bir konuşmasında şöyle buyuruyor: “Yeryüzünde bulunan (Allah’ın) hüccetini tanımayanlara “Muhacir” denmez. Kim tanır ve kabul ederse, işte odur muhacir olan. “Müstaz’af” adı da kendisine hüccet ulaşan, kulaklarıyla duyup kalbiyle belleyen kimseler için kullanılmaz.” [4]

e) Ömer b. Eban, İmam Cafer-i Sadık’a (a.s) “müstaz’aflar” hakkında soru soruyor. İmam (a.s) “Onlar velayet ehli kimselerdir” buyuruyor. Ömer “Ne tür bir velâyet?” deyince, İmam (a.s) şu cevabı veriyor: “Onlar elbette dinde velâyet ehli kimseler değildir. Aksine onlar, nikâh, miras ve birlikte yaşama konusunda velayet ehli kimselerdir. Onlar Mü’min olmadıkları gibi, kâfir de değildir! Onlar Allah’ın (c.c) hükmüne bırakılan kimselerdir.” [5]

f) İmam Muhammed Bakır (a.s) “müstaz’af” statüsüne giren halkı şöyle tarif ediyor: “Onlar öyle kimselerdir ki, ne iman etmek için çare bulabilirler ve ne de bilerek küfre düşerler. Çocuklar ve çocuk akıllı erkeklerle kadınlar bu gruba girer.” [6]

g) İmam Cafer-i Sadık (a.s) “Erkekler, kadınlar ve çocuklardan hiçbir çareye gücü yetmeyen ve bir yol bulamayan müstaz’aflar hâriç.” [7] ayetini şöyle yorumluyor: “Onlar, Nasb’a [8] götürecek bir kurnazlık düşünemezler ki, Nasibi olsunlar. Hak ehlinin yolunu bulamazlar ki, o yolu tutsunlar. Öyleleri güzel davranışlarda bulunmak ve Allah’ın (c.c) men ettiği haramlardan kaçınmak suretiyle cennete girerler. (Lâkin) Ebrâr’ın (= sâlih kulların) derecelerine ulaşamazlar.” [9]

h) İmam Cafer-i Sadık (a.s), babaları kanalıyla Emirü’l-Mü’minîn Ali’den (a.s) şu hadisi aktarıyor: “Cennetin sekiz kapısı vardır: Bir kapı var ki, oradan nebiler ve sıddıklar girer. Bir kapı var ki, oradan şehitler ve salihler girer. Beş kapı var ki, onlardan bizim Şîa’mız, bizim muhiplerimiz (bizleri seven dostlarımız) girer… Son bir kapı daha var ki, oradan da Allah’tan başka tanrı olmadığına tanıklık eden, kalbinde bize, Ehl-i Beyt’e (a.s) karşı zerre kadar kin ve nefret bulunmayan diğer Müslümanlar girerler.” [10]

 

Değerlendirme

1. “Müstaz’af”, siyasi, ekonomik vb. açılardan zaafa uğratılan, hakları çiğnenen, ezilen, sömürülen gariban halklar anlamında kullanılan bir sözcüktür. Elbette bu, kavramın “siyasal” tanımıdır. Bunun bir de “itikadi” tanımı vardır ki o da öz itibariyle bundan çok da farklı değildir esasen.

Ne var ki, itikadi açıdan müstaz’af olanlar, aklî yönden zaafa uğratılan, eğitim ve öğretim hakları bir şekilde ellerinden alınan, rahat güdülebilmeleri için cahil bırakılan; o nedenle de düşünme melekesi pek gelişmeyen halklardır. İmamlarımızın (a.s) onlar için “çocuk akıllı” demeleri bundandır.

Nisâ suresinin “hicret” konulu 97. ayetinde, Allah’ın dinini doğru biçimde öğrenip yaşayabilmek için, gerekirse bulunduğumuz yerden uygun yerlere “hicret” edilmesi gerektiği vurgulanır ve bu yola mazeret olmadan başvurmayanların cehennemlik olacakları belirtilir. Ancak, ardından gelen 98. ayette “… hiçbir çareye gücü yetmeyen ve bir yol bulamayan müstaz’aflar” bundan istisna edilir.

Ehl-i Beyt mektebinde, buradaki “hicret”, sadece “bedensel” olarak algılanmaz. Bedensel hicretin yanında, kulun bütün samimiyetiyle Allah’a yönelişi, bu yolda haramlardan, şehvet, ihtiras ve aç gözlülükten “ruhen” göç etmesi de “hicret” kapsamında değerlendirilir.

Zaten Allah’ın son Peygamber’inin (s.a.a) “Asıl hicret, Allah’ın yasakladığı şeylerden göç etmektir!” hadisi [11] de, bu anlamda değil midir? Bu bakımdan, Allah’ın dinini öğrenmek için, gerekirse hicret edilir. Aklı başında, düşünebilen kişiler için, ancak bedenen tutsaklık mazeret sayılabilir.

Oysa bunun idrakinde olmayan, önemini bile kavrayacak noktada bulunmayan, bu işe aklı yetmeyen halklar için ise, “aklen” tutsaklık da şer’î mazeret sayılır. İşte bunlar mezkûr ayet-i celîlede “müstaz’aflar” olarak ifade edilmektedir. Bir sonraki 99. ayette, Allah tarafından bağışlanabilecekleri belirtilmektedir.

2. Şia âlimleri de “müstaz’af” kavramını, yukarıdaki hadisler ışığında çeşitli şekillerde tarif etmeye çalışmışlardır. Örneğin İbn-i İdrîs Hillî şöyle diyor: “Müstaz’af, görüş ve mezheplerde âlimlerin ihtilâfından bir şey anlamayan, hak ehline, daha doğrusu ne bunlara ve ne de şunlara; (yani hiç kimseye) kin beslemeyen kimselere verilen isimdir. İtikadı ve mezhebi yüzünden hak ehline kin besleyen hiç kimse müstaz’af değildir. Bilakis onlar iman ehline düşmanlık eden Nasıbilerdir. Kâfir ise, Mü’min ve müstaz’afın dışında kalan kimselerdir. Daimî cezaya ve cehennem ateşinde ebedî kalmaya müstahak olan da onlardır.” [12]

Söz konusu kavramı, Şehid-i Evvel [13] ile Şehid-i Sânî [14] de şu şekilde tanımlıyor: “Hakkı tanımayan, bu konuda inatlaşmayan, bizatihî hiçbirine sevgi beslemeyen kimselere müstaz’af denir.”

Allâme Muhammed Bakır Meclisî de şunları söylüyor: “Şunu bil ki, ekseri ulemaya göre, imamı tanımadığı gibi, inkâra da kalkışmayan ve bizatihî hiç kimseye sevgi beslemeyen kimselere müstaz’af denir…” dedikten sonra Şehid-i Evvel’in de bu şekilde tanımladığını belirtiyor. Ardından şöyle devam ediyor: “İbn-i İdris ise, müstaz’af’ı, görüş ve mezheplerde âlimlerin ihtilâfından bir şey anlamayan, inançları nedeniyle hak ehline kin beslemeyen kimseler olarak tanımlamıştır. Konuyla ilgili haberlere en uygun düşen de bu tanımdır.” [15]

“Hak ile bâtılı ayırt edebilecek durumda bulunmayan müstaz’aflarla, kendilerine hüccet tamam olmayan kimseler, kâfir sayılmazlar.” [16]

Muhammed Bakır Meclisî’nin babası olan Muhammed Takî Meclisî “el-Evvel” de, Şeyh Sadûk’un “el-Fakîh” adlı hadis kitabında yer alan “Müstaz’af üzerine kılınan cenaze namazı” konulu bir hadisin şerhinde, oğlunun bir önceki sözlerine benzer açıklamalarda bulunuyor ve ardından, az evvel geçen [e) şıklı] “velâyet ehli” hadisine yer veriyor. [17]

Meclisi’nin babası da şunları söylüyor: “Birçok haberden (hadisten) de anlaşılacağı gibi, müstaz’af olanlar Allah’ın dilemesine kalmıştır. İster adâleti ile azap eder ve isterse ihsanıyla merhamet eder. Rahmetinin genişliği dolayısıyla, onlara ve bilhassa kendi mezheplerinden başka mezhep bilmeyen cahillere, merhametiyle muamele edecek olması, uzak ihtimal değildir.” [18]

Çağdaş müfessirlerimizden Allâme Muhammed Hüseyin Tabatabai de bu mevzuda, Nisâ suresinin ilgili ayetlerinin tefsirinde şu bilgileri veriyor: “Ayetten anlaşılacağı gibi, dini bilgilerde cehalet, insanın kendisinden kaynaklanmayan bir kusur ve zafiyetten ileri geliyorsa, bu durum Allah katında özür sayılır.

Bu durum şöyle açıklanabilir: Yüce Allah, dini bilmemeyi ve dinin hükümlerini egemen kılmaktan alı konmanın her türlüsünü, ilâhî affın kapsamına girmeyen ‘zulüm’ olarak nitelendiriyor. Sonra müstaz’afları bu genellemenin dışında tutuyor ve zayıf bırakıldıkları için de mazeretlerini kabul buyuruyor. Ardından onları ve başkalarını içine alacak bir sıfatla, yani karşılaştıkları engeli kendilerinden defedecek imkânı bulamamakla niteliyor.

Bu anlam, etrafı kuşatılmış bir yerde tutulan ve bu nedenle dini bilen, dinin ayrıntılarından haberdar olan bir âlim bulunmadığı için dini bilgileri öğrenemeyen ya da (bu bilgilere sahip olsa bile) dayanılmaz ağır işkencelerden dolayı onları pratize etmenin bir yolunu bulamayan, bunun yanında düşünce zayıflığı, hastalık, bedensel noksanlık veya malî yetersizlik gibi bir olumsuzluk yüzünden bulunduğu yerden çıkamayan, İslâm yurduna hicret edip Müslümanlara katılamayan bir kimse için geçerli olduğu gibi, zihni dini bilgiler bağlamında sabit gerçekleri kavrayamayan, düşünsel olarak hakka ulaşamayan, bu arada hakka karşı inatçılık edip asla kibirlenmeyen, hatta hakkın net bir şekilde önüne konulması durumunda ona kesinlikle tâbi olacağı halde değişik etkenler yüzünden hakkı algılayamayan bir kimse için de geçerlidir. Müstaz’af işte budur. (Acziyeti yüzünden) çare bulabilecek, bir yol tutabilecek durumda değildir. O kişi, hak ve din düşmanları tarafından kılıç ve kırbaç zoruyla kuşatılıp çıkış yolu bulamadığı için bu duruma düşmüş değildir. Aksine onu başka faktörler zayıf düşürmüş, sonuçta kendisine gaflet musallat olmuştur. Gafletin olduğu yerde güçten, bu türden cehaletin oldu yerde de olanaktan söz edilemez.

Ayetin genel anlamlı mutlak açıklamasından çıkan sonuç budur. Bu duruma, başka ayetler de işaret etmektedir. Örneğin “Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar. Herkesin kazandığı iyilik lehine, ettiği kötülük de aleyhinedir.” [19] Bu ayet gereği, hakkında gafil olunan şey, insanın gücü dâhilinde değildir.

Yine bir mâni yüzünden insanın yapamadığı şey de onun gücü dâhilinde sayılmaz. Bakara suresinin bu ayeti, insanın gücünün üstündeki teklifi kaldırdığı gibi, mazeret yerlerini belirlemek ve mazereti bahaneden ayırt etmek için de genel bir ilke koymaktadır. Söz konusu ilke şudur: ‘Fiil, insanın kendi kazanımına dayanır. Şayet insan o fiilden alı konmuşsa, bu alı konuluşta kendisinin bir payı yoktur.’

Şu hâlde dinden bütünüyle habersiz olan veya dinin hak nitelikli bilgilerinden bir kısmını bilmeyen cahil birisinin bu cehaleti, kendisinin kusurundan veya kötü seçiminden kaynaklanıyorsa, bu terk etmişlik ona isnat edilir ve kendisi günahkâr olur. Şayet onun bu cehaleti kendi kusuruna veya buna yol açacak kimi öncüllere dayanmıyor; aksine onu cehalete, gaflete ya da bir davranışı terke mecbur eden bu durum, kendi iradesi hâricinde dış faktörlerden kaynaklanıyorsa, bu tarz bir terk ediş, kişinin tercihine isnat edilmez. Böyle bir kişi günahkâr, taammüden muhalif, hakka karşı müstekbir ve göz göre göre inkârcı sayılmaz. Dolayısıyla böyle bir insan eğer iyilik kazanmışsa lehinedir, kötülük kazanmışsa aleyhinedir. Şayet kendisi bir şey kazanmamışsa, lehine veya aleyhine bir şey yok, demektir.

Bundan da anlaşılıyor ki, müstaz’af, herhangi bir iş kazancı olmadığı için, lehte ve aleyhte bir şeye sâhip olmayan, eli boş kişi gibidir. Böyle kimselerin durumu Allah’a kalmıştır. Nitekim, müstaz’aflarla ilgili ayetten sonra yer alan “İşte bunları, umulur ki Allah affeder; Allah çok affedici ve bağışlayıcıdır” ayeti ile şu ayetten de anlaşılan budur: “Bir diğerleri var ki, onlar da Allah'ın emrine bırakılmışlardır. O, onlara ya azap eder ya da onları affeder. Allah bilendir ve hikmet sahibidir.” [20] Ve Allah’ın rahmeti gazabından öndedir.” [21]

3. Bir kimse, ancak şu koşullarda “itikadi” açıdan müstaz’af sayılabilir:

– Alimlerin görüş ayrılıklarını anlayacak, kavrayacak akıldan yoksun olmalıdır.

Ulemanın çeşitli dini konularda yaptıkları tartışmalardan, görüş ayrılıklarından bir şey anlamayan, gündeminde öyle şeyler bulunmayan, esasen bunları anlayacak, kavrayacak işlek akla bile sahip olmayan kimseler müstaz’af sayılır. Allah’ın sıfatları, peygamberin asıl misyonu, imamet, namaz abdestinde ayakların durumu vs. konular, böyle kimseleri hiç mi hiç ilgilendirmez.

– Kendisine hüccet tamam olmaması gerekir.

Bazıları yukarıdaki konulara karşı hakikaten ilgili, meraklı; aklen de kavrayabilecek durumda olabilir. İşte öyle kimseler, doğrular kendilerine doyurucu ve inandırıcı delillerle ispat edilmediği, o doğrularla ilgili kalplerinde oluşan bütün şüpheler teker teker giderilmediği sürece sorumlu sayılmazlar.

– Nasıbi olmamalıdır.

Yani Ehl-i Beyt’e (a.s) alenen düşman kesilmemeli, içinde onlara karşı kin ve nefret taşımamalıdır. Olsa da bu bilinçli bir tercihten kaynaklanıyor olmamalıdır. Örneğin Hz. Ali’nin (a.s), İmam Hüseyin’in (a.s) Allah’ın veli kulları olduklarını bile bile onlara karşı kin ve nefret beslemenin mazereti olamaz. Lâkin onları farklı ve yanlış tanıyanlar yahut kendilerine yanlış tanıtılanlar, elbette bu kapsamda değerlendirilemezler. Bilgi kirliliği yüzünden, Hz. Ali’nin (a.s) “Allah ve peygamber düşmanı” olduğunu sanan bilinçsiz bir Müslüman’ın durumu buna örnek olabilir.

– İnatçılık etmemelidir.

Bu, kuşkusuz tartışmalı konulara kulak veren, ilgilenen ve kavrama melekesi yüksek olan kimselerle ilgili bir durumdur. Doğrularla ilgili bütün deliller kişinin önüne serildiği, artı bütün takıntıları giderildiği halde hâlâ inatlaşıyor, göz göre göre red ve inkâr yolunu seçiyorsa, elbette o kişi bu durumdan sorumludur. Böyle bir durum yoksa, yani o konuda henüz gerçekten ikna olmamışsa, mazurdur.

Şeyh Muhammed Takî Tusterî, Hz. Ali’nin (a.s) “Nehcü’l-Belâğa” kitabında yer alan yukarıdaki sözüyle alâkalı şu açıklamayı yapıyor: “Emîrü’l-Mü’minîn’in (a.s) bu sözü: ‘Bir kimseye hüccet ulaşsa; onu işitip kavrasa müstaz’af sayılmaz ve af kapsamına girmez. Dolayısıyla mazur değildir.’ anlamındadır. Zira onun temiz evlâdı (a.s), hak ile bâtılı ayırt edemeyen kimselere ‘müstaz’af’ dendiğini söylemişlerdir.” [22]

Buna göre, kendilerine hüccet ulaşmayan (yani müstaz’af) kimseler mazurdur ve af kapsamına girerler.

4. Allah Sübhanehu ve Teâlâ “… Umulur ki Allah onları bağışlar. Allah çok affedicidir, bağışlayıcıdır.” [23] buyurarak, müstaz’af halkların sonuçta affedilecekleri müjdesini vermektedir. Yukarıda gördüğümüz, İmam Cafer-i Sadık (a.s) kaynaklı [g) ve h) şıklı] hadisler de bu müjdeyi verir niteliktedir.

İmam Muhammed Bakır (a.s) da müstaz’af statüsüne giren halkları “Çocuklar ve çocuk akıllı erkeklerle kadınlar” şeklinde tarif ettikten sonra, onların sorumluluk durumunu şöyle belirtir: “Onlardan kalem kaldırılmıştır.” [24]

Bu, “onların bir şey yapması gerekmiyor” demek değildir. Böyleleri, elbette bildikleri kadarıyla, akılları nispetinde iyi ameller işlemeli ve bilinen büyük günahlardan kaçınmalıdırlar. İmam Cafer-i Sadık’ın (a.s) yukarıda geçen [g) şıklı] hadisi de buna işarettir.

5. Bütün halkları akledip kavrayamayacakları birtakım meselelerle meşgul etmek, her fırsatta imamet, müt’a vb. konuları önlerine sürerek “dayatmacı” bir yol izlemek, Ehl-i Beyt’in yolu değildir. Bu tarz girişimler, bizleri “çekilmez” kılar ve insanları kendimizden tiksindiririz.

Artı, istemeyen kişiye zoraki yedirmenin, konuyu kavramakta zorluk çekenin aklını zorlamanın ne manası var? Bir kişi, hal ve hareketiyle, “aklen” acziyet ve yetersizliğiyle “müstaz’aflar” zümresine dâhil olmuşsa, onlar da zaten Allah’ın rahmet ve mağfireti sonucu bağışlanıp cennete konulacaklarsa, bizim derdimiz ne?! Onların makamlarını mı yükseltmeye çalışıyoruz? Yoksa kazara inkâra sürükleyip, kendilerini ellerindeki bu nimetten de mi mahrum bırakmak istiyoruz?!

On iki imamların altıncısı olan İmam Cafer-i Sadık’ın (a.s) halk arasında müstaz’af bırakılmamasından duyduğu rahatsızlığa dair hadislerin varlığından, kaçımız haberdar? Örneğin bunların birinde [25], “müstaz’aflar” konusunda kendisine sorulan bir soru üzerine, öfkesinden çıldırmışçasına bağırarak: “Müstaz’af olacak birini mi bıraktınız?! Hani, nerede müstaz’af olanlar?...” buyurmuştur. İmam (a.s), bununla hassas konuların olmadık yerlerde ve olmadık kişilerle konuşularak bu denli tabana yayılmasından endişe ettiğini apaçık belirtmiş olmuyor mu?

6. Allah’a hicret, O’nun yeryüzündeki hüccetini tanımak ve ona gönül verip yoluna koyulmakla başlar. Mü’minlerin Emîri İmam Ali’nin (a.s) yapmış olduğu konuşma bunu göstermektedir.

 

-------------

[1]- Şeyh Saduk, Meânî’l-Ahbâr: c.2, s.6; Meclisî, el-Bihâr: LXIX, 159; et-Tabâtabâî, el-Mîzân: V, 58.

[2]- el-Berkî, el-Mehâsin: I, 277~278; el-Küleynî, II, 405, 406; Şeyh Sadûq, II, 6~7 = İsnadı sahih bir hadis.

[3]- el-Küleynî, II, 406, VIII [= er-Ravda], 125. Hadis-i şerif, ikisi zayıf, biri neredeyse sahih olabilecek hasen isnatlarla, üç muhtelif yoldan rivayet ediliyor. (Meclisî, Mir’ât’ül-Ukûl: XXV, 295) Meclisi aynı yerde, hadisi Şeyh Saduk’un sahih bir isnatla rivayet ettiğini de belirtiyor.

[4]- Şerif Razi, Nehcü’l-Belağa: II, 153 [189 nolu hutbe = İbn-i Ebi’l-Hadîd, Şerhi Nehcu’l-Belağa: XIII, 101]; Tabatabâî, el-Mizan: V, 59.

[5]- Küleynî, II, 404; Şeyh Saduk, Meâni’l-Ahbâr: II, 7; Hurr, el-Vesâil: XX, 557, 559; Muhaddisi Nûrî, Müstedrekü’l-Vesâil: XIV, 442; Tabâtabâî, el-Mizân: V, 59 = İsnadı sahih bir hadis.

[6]- Kuleynî, II, 405; Şeyh Saduk, Meânî’l-Ahbâr: II, 7 = İsnadı sahih bir hadis.

[7]- Nisa, 98.

[8]- “Nasb”, sözlükte “dikilmek” demektir. Dinde Hz. Ali’nin (a.s) ve diğer Ehl-i Beyt imamlarının (a.s) karşısına dikilip, onlara inadına düşmanlıktan kinayedir. Böyle kimselere de “Nasıbi” denir.

[9]- Şeyh Saduk, Meânî’l-Ahbâr: II, 7; Meclisî, el-Bihâr: LXIX, 160, 164; Tabâtabâî, el-Mîzân: V, 58.

[10]- Şeyh Saduk, el-Hisâl: s. 408 [= Sekizler bâbı]; Allâme Tabâtabâî, el-Mîzân: V, 59.

[11]- Hadis için bk. İbn-i Ebî Şeybe, el-Musannef: IV, 226; Ebû Dâvûd Tayâlisî, el-Müsned: IV, 30; Ahmed, el-Müsned: II, 159, 163, 192, 193, 195, 205, 206, 209, 212, 215, 224, III, 154, 391, 411, IV, 385, VI, 21, 22; Buhârî, Sahîh: îmân, 3, rikâk, 26; Dârimî, Sünen: salât, 135; Nesâî, Sünen: zekât, 49, îmân, 9: Bezzâr, el-Müsned: VI, 408; Ebû Ya’lâ, el-Müsned: VII, 199; Hâkim, el-Müstedrek: I, 11 … el-Berkî, I, 285; Küleynî, II, 235; Şeyh Saduk, el-Faqîh: IV, 362; Tûsî, el-Emâlî: s. 539 …

[12]- es-Serâir: I, 84. krş. II, 560.

[13]- Zikrâ’ş-Şîa fî Ahkâmi’ş-Şerî’a, I, 436~437.

[14]- Ravzatü’l-Behiyye, I, 428, VI, 261 = On ciltlik tahkikli baskı & I, 43, II, 193 = İki ciltlik baskı.

[15]- Meclisî, Mir’âtü’l-Ukûl: XI, 210.

[16]- Meclisî, Mir’âtü’l-Ukûl: XI, 183.

[17]- Ravzatü’l-Müttakîn: I, 443.

[18]- Meclisî (el-Evvel), Ravzatü’l-Müttakîn: I, 423 [Şeyh Sadûk’un “el-Faqîh”inin şerhi].

[19]- Bakara, 286.

[20]- Tevbe,106.

[21]- Tabâtabâî, el-Mîzân: V, 51~52 [Türkçe çevirisi: V, 80-82].

[22]- Şeyh Muhammed Takî Tusterî, Behcü’s-Sabâğa fî Şerhi Nehci’l-Belâğa: III, 397.

[23]- Nisa, 99.

[24]- Kuleynî, II, 404; Şeyh Saduk, Meânî’l-Ahbâr: II, 7; Kummî, et-Tefsîr: I, 149; Tabâtabâî, V, 57 Kuleynî’nin isnadı, aradaki meçhul bir ravi yüzünden, zayıf. Ama Şeyh Saduk ile Kummî’nin isnatlarında bu durum yok. Kaldı ki, bilhassa Şeyh Sadûk’un senedinde hiçbir sorun yok.

[25]- Kuleynî, II, 404; Şeyh Sadûk, Meânî’l-Ahbâr: II, 7; Tabâtabâî, V, 59 = İsnadı sahih bir hadis.

Tarih: 25-11-2023

FACEBOOK YORUM
Yorum