içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

Kur’an-ı Kerîm’de Rubûbiyyet Tevhidi - 1

Rubûbiyyet tevhidinin anlamı şudur ki, “Alemin idaresi, tedbiri, terbiyesi ve düzeni yalnızca Yüce Allah’ın pak ve mukaddes zatına aittir”.

Kur’an-ı Kerîm’de Rubûbiyyet Tevhidi - 1

Bismillahirrahmanirrahim

 

“Rab” kelimesi, Allah’ın sıfatlarından biridir ve Türkçede “Yaratıcı ve Terbiyeci” kelimesiyle karşılanmaktadır. Bu kelime, Kur’an-ı Kerîm’de Allah’ın diğer sıfatlarına nazaran çok daha fazla tekrarlanmıştır. Nitekim “Rab”, “Rabbuke”, “Rabbukum”, “Rabbunâ”, “Rabbî” ve benzeri şekillerde dokuz yüzden fazla zikredilmiştir.

 

Kur’an-ı Kerîm’in birçok ayetinde Allah-u Teâlâ, “Rabbu’l-Âlemîn” (Âlemlerin Rabbi) olarak tanıtılmaktadır. Bu durum, Kur’an’ın “Rubûbiyyet Tevhidi” meselesine özel bir önem verdiğini göstermektedir. Çünkü şirk taraftarlarının büyük çoğunluğu, kâinatın tedbiri hususunda Allah’a ortaklar koşmakta idiler. Çoğu müşrik, yaratmada tevhidi kabul etmekle birlikte rubûbiyyette şirke düşüyorlardı. İşte bu sebeple Kur’an-ı Kerîm, çeşitli kavimlerde var olan bu büyük akidevi sapmayı sürekli ve ısrarlı bir şekilde reddetmekte ve kökünden çürütmektedir. Elbette rubûbiyyette şirk, kendi başına başka pek çok önemli sapmanın da kaynağını teşkil etmektedir.

Bu girişten sonra, Kur’an-ı Kerîm’de rubûbiyyet tevhidini konu edinen bazı ayetleri ele alıyoruz:

1- “Hamd ve övgü, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.” [1]

2- “De ki: Allah’tan başka bir rab mı arayayım? Oysa O, her şeyin Rabbidir.” [2]

3- “De ki: Göklerin ve yerin Rabbi kimdir? De ki: Allah’tır.” [3]

 

Ayetlerde Geçen Kavramların Açıklaması

“Rab” kelimesi tek bir köke dayanan, fakat birçok dalı, anlam genişliği ve kullanım alanı bulunan bir kelimedir.

Bu kelimenin asıl kökü, Râgıb’ın Müfredât’ında belirttiği üzere, “terbiye etmek ve bir şeyi kemale doğru yönlendirmek” anlamına gelmektedir.

Böylesi bir fiil, doğal olarak bazı başka kavramlarla da beraber düşünülür: Islah, tedbir, yönetim, mâlikiyet, sahiplik, dostluk, efendilik, topluluk, öğretim ve besleme gibi. Bundan dolayı “Rab” kelimesi, bu anlamlara da kullanılabilmiştir.

Özetle kelimenin özü “terbiye, yetiştirme ve kemale yöneltme” anlamını taşır. Ardından bu temel anlamla irtibatlı diğer kavramlara da mecaz yoluyla uygulanmıştır. Bu sebeple Türkçede karşılık olarak “Yaratıcı ve Terbiyeci” manasını da içeren “Rab” terimi kullanılmaktadır. [4]

Ancak dil âlimlerinin beyanından anlaşıldığı üzere, bu kelime mutlak şekilde kullanıldığında yalnızca Allah-u Teâlâ’ya nispet edilir. Zira O, her şeyin gerçek mâliki, terbiyecisi ve ıslah edicisidir. Başka varlıklar için kullanıldığında ise, mutlaka izafetle gelir. Örneğin Rabbu’d-dâr (evin sahibi), Rabbu’l-ibil (devenin sahibi) ve Rabbu’s-sabî (çocuğun terbiyecisi). [5]

“Rab” kelimesi Allah için kullanıldığında ise, O’nun rubûbiyyetinin çeşitli yönlerine işaret eder. Yani mâlikiyet, tedbir, ıslah, terbiye, gözetim ve nimetlendirme gibi.

 

Kur’an-ı Kerîm, kâinatın tamamı ve içindeki her şeyin sahibi, terbiyecisi, yöneticisi ve idare edicisi olarak yalnızca Yüce Allah’ı tanıtmaktadır.

Her sabah ve akşam namazlarda tekrar ettiğimiz ilk ayette şöyle buyrulmuştur:

“Hamd ve övgü, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur”. [6]

Aynı ifade, Kur’an-ı Kerîm’in çeşitli surelerinde hem kulların diliyle ve hem de Allah-u Teâlâ tarafından tekrarlanmıştır; bazen dünya hayatıyla ve bazen de âhiretle ilgili olarak zikredilmiştir. [7]

 

Gerçekte bu ayet, ince bir istidlâli de içermektedir: Allah, her türlü hamd ve övgüye lâyıktır; çünkü bütün âlemlerin gerçek terbiyecisi yalnızca O’dur. O, hem yaratıcıdır hem rızık verici, hem mâliktir hem terbiye edici, hem yönetici hem idareci, hem de yol gösterici, öğretici ve hidayet edicidir.

 

Dikkate değer husus şudur ki, “el-Hamd” kelimesi cins ismi olarak kullanıldığı için bütün türden övgüleri kapsamaktadır. “el-Âlemîn” kelimesi ise, cem sigasıyla ve marife olarak geldiğinden, akıllı–akılsız, maddî–mücerred bütün varlıkları içine almaktadır. Bunun akıllı çoğul sigasıyla gelmesi ise, Arapçada “galebe” kaidesine dayanmaktadır. [8]

 

Dolayısıyla başkaları da bu kâinatın herhangi bir köşesinde öğretim, terbiye, yetiştirme veya nimetlendirme işine girişmişlerse, bu tamamen O’nun lütfunun bir yansımasıdır. Eğer bir kimse herhangi bir mülkiyete sahipse, bu da O’nun mutlak mülkiyetinden bir izdüşümdür. Bu sebeple kullara teşekkür ve övgüde bulunmadan önce, hamd ve şükrü yalnız Allah’a yöneltmemiz gerekir.

 

İkinci ayette ise hitap doğrudan Hz. Peygamber’e (s.a.a) yöneltilmiş ve şöyle buyrulmuştur:

“De ki: Allah’tan başka bir rab mı arayayım? Oysa O, her şeyin Rabbidir.” [9]

 

Siz, nasıl olur da kendinizi kâinatın bütüncül düzeninden ayrı düşünebilirsiniz? Allah bütün varlıkların Rabbiyken, biz O’nu nasıl Rab tanımayız? Acaba O’nun rabliği altındaki bir şeyi O’na denk görebilir miyiz? Terbiye edileni Rab, mahlûku Hâlik, kulu Mevlâ ile eş tutabilir miyiz? Bu nasıl bir hüküm vermektir?!

Burada “şey” kavramının genişliği de dikkate değerdir; zira Allah’tan başka her şeyi kapsar. Dolayısıyla rubûbiyyet tevhidi bu ayette bütünüyle yansımaktadır. Bu bağlamda aynı surede bundan iki ayet önce Allah Resûlü’ne (s.a.a) şu şekilde müşriklere açıkça hitap etmesi emredilmiştir:

“De ki: Benim namazım, bütün ibadetlerim, hayatım ve ölümüm, âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.” [10]

Öyleyse ben neden O’ndan başkasına ibadet edeyim? Neden başkasının huzurunda eğileyim? Neden O’ndan başkasının zikriyle yaşayayım ya da O’ndan başkası uğruna öleyim? Halbuki benim yaratıcım, mâlikim, terbiyecim ve besleyicim yalnızca O’dur.

Burada görüldüğü üzere tevhîd-i ulûhiyet ile tevhîd-i rubûbiyyet birbirine bağlanmış, kaynaşmış ve ruhu besleyen bir terkip meydana getirmiştir. [11]

 

Üçüncü ayette yine hitap Allah Resûlü’ne (s.a.a) yöneltilmektedir. Ancak burada konu, “göklerin ve yerin Rabbi” meselesidir ki, aslında “Rabbu’l-Âlemîn” ve “Rabbu kulli şey’” ifadelerinden farklı değildir; yalnızca farklı bir üslupla dile getirilmiştir. Bu ayette şöyle buyrulur:

“De ki: Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” [12]

Çünkü onlar hiçbir zaman putların, beşerî ilâhların veya benzeri varlıkların göklerin ve yerin idarecisi, düzenleyicisi ve terbiyecisi olduğunu iddia edemezler. Bu sebeple hemen ardından Allah Resûlü’ne (s.a.a) şu emir verilir: Sen kendin bu sorunun cevabını ver ve “De ki: Allah’tır!”

Burada insana şu çağrı yapılmaktadır: O’ndan başkasıyla vedalaş, kalbini O’ndan gayrısına bağlama, yalnızca O’nun pak zatına dayan, gönlünü O’na teslim et ve yalnız O’nun huzurunda secdeye kapan. Çünkü yaratıkların hiçbiri kendi fayda ve zararına bile mâlik değildir; başkalarının fayda ve zararına nasıl sahip olabilirler?

“Kendilerine bir zarar veya bir yarar verme yetkisine sahip olmayan” [13]

 

Yukarıdaki âyetlerden ve Kur’ân-ı Kerîm’de çokça tekrarlanan benzeri âyetlerden açıkça ortaya çıkmaktadır ki, Kur’ân, bütün varlıkların—göklerin ve yerin, Arş ve Kürsî’nin, geçmiş ve şimdiki insanlığın—tek sahibi, terbiyecisi, yöneticisi ve idarecisi olarak yalnızca Yüce Allah’ı tanıtmaktadır. Kur’ân, açık ve kesin bir şekilde şu hakikati dile getirmektedir: O’ndan başka kâinatta hiçbir rab ve hiçbir mâbud yoktur.

 

Devam Edecek…

-------------

[1]- Fâtiha, 1.

[2]- En’âm, 164.

[3]- Ra’d, 16.

[4]- Dikkat edilmelidir ki “Rab” kelimesi “رَبَبَ” (r-b-b) kökünden türemiştir; “terbiye” ise “رَبَوَ” (r-b-v) kökünden gelmektedir. Lugat kitaplarında “Rab” kelimesine verilen açıklamalardan anlaşıldığı üzere “رَبو” ve “رَبَبَ” kökleri anlam bakımından birbirine oldukça yakındır. Merhum Tabersî, Mecma‘u’l-Beyân’da bu iki kelimeyi aynı anlamda değerlendirmiştir. (c. 1, s. 22).

[5]- Lisanü’l-Arab, Müfredât-ı Râgıb ve Kâmusü’l-Luğa’da “رب” (rab) maddesine bakınız.

[6]- Fâtiha, 1.

[7]- En’âm, 1; Yûnus, 10; Sâffât, 182; Zümer, 75; Gâfir, 65.

[8]- Bu sebepledir ki, Hz. Mûsâ (a.s) Firavun’un karşısında Allah’ı “Rabbu’l-Âlemîn” olarak tanıttığında, Firavun “Rabbu’l-Âlemîn nedir?” diye sormuş ve Hz. Mûsâ (a.s) şu cevabı vermiştir: “O, göklerin ve yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir.”

[9]- En’âm, 164.

[10]- En’âm, 162.

[11]- “نُسُکْ” (Nusuk) kelimesi müfret olup birçok lügat âlimi tarafından her türlü ibadet anlamında yorumlanmıştır. Bazı müfessirler ise onu özellikle “kurban” anlamında tefsir etmişlerdir; ancak bu görüşü destekleyecek herhangi bir karineden söz edilemez. Ayetin zahirinden anlaşılan, bütün ibadetlerin kastedildiğidir. Bu sebeple “salât” (namaz) zikredildikten sonra onun gelmesi, “özelden sonra genel zikretme” kabilindendir.

[12]- Ra’d, 16.

[13]- Furkân, 3.

Tarih: 22-09-2025

FACEBOOK YORUM
Yorum