içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

Mead ve Ahiret İnancının Etki ve Sonuçları

Bismillahirrahmanirrahîm

Mead ve Ahiret İnancının Etki ve Sonuçları

“Mead” Kavram Bilgisi

 

“Mead” kelimesi sözlükte üç farklı anlamda kullanılmaktadır:
a) Mastar anlamı: Dönüş ve geri dönmek.
b) İsim mekân: Geri dönülen yer.
c) İsim zaman: Geri dönülen zaman. [1]

Bu kavram Kur’an-ı Kerîm’de yalnızca bir kez geçmektedir. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

“Şüphesiz ki Kur’an’ı sana farz kılan, seni elbette bir ‘mead’a (dönüş yerine) döndürecektir.” [2]

 

Bu yüce ayet Hz. Peygamber (s.a.a) ile ilgili ve buradaki “mead” kelimesinden maksat, “dönüş yeri” anlamında kullanılmıştır. Ancak bundan maksadın ne olduğu konusunda müfessirler arasında ihtilaf vardır. Bazı müfessirler bunu, Hz. Peygamber’in (s.a.a) Mekke’ye dönüşü olarak yorumlamışlardır. Yani Allah, ona Mekke’den Medine’ye hicret ettikten sonra tekrar zaferle Mekke’ye döneceğini vaat etmektedir. Bazı müfessirler ise, bu kavramı cennete dönüş olarak tefsir etmişlerdir. [3]

 

“Mead” terimi kelâm ilminde iki anlamda kullanılmaktadır: Biri genel anlamıyla ve diğeri ise, özel anlamıyla. Genel anlamıyla “mead”, ölüm sonrası âleme dair tüm meseleleri kapsamaktadır. Özel anlamıyla ise, yalnızca kıyamet ve ahiret âlemi kastedilmektedir.

 

Semavî Dinlerde Mead’in Yeri

 

Ahirete ve ölüm ötesi hayata iman, ilahî dünya görüşünün temel ilkelerinden biridir. Tevhit ilkesinden sonra en önemli esas olarak peygamberler, insanları bu inanca davet etmişlerdir. Kur’an-ı Kerîm, Hz. Nûh’un (a.s) kavmine bu konudaki hitabını şöyle aktarmaktadır:

“Allah sizi yerden bir bitki gibi bitirdi. Sonra yine sizi oraya döndürecek (öldürecek) ve ardından bir çıkarışla (yeniden diriltip) sizi çıkaracaktır.” [4]

 

Başka bir yerde Hz. Nûh (a.s), kavmini kıyamet gününün azabına karşı şu sözlerle uyarmaktadır:

Ey kavmim! Allah'a ibadet edin; sizin O'ndan başka hiçbir ilahınız yoktur. Ben sizin için büyük bir günün azabından dolayı korkuyorum. [5]

Hz. İbrahim (a.s), kavmini tevhide davet ettikten ve onları putperestlikten sakındırdıktan sonra, Allah’ın nimetlerine şükretmeye çağırırken onların Allah’a dönüşünü de hatırlatmıştır. Kur’an-ı Kerîm onun bu davetini şu şekilde aktarmaktadır:

“Şüphesiz ki Allah’tan başka ibadet ettikleriniz, size rızık vermeye güç yetiremezler. O hâlde rızkı Allah’ın katında arayın, O’na kulluk edin ve O’na şükredin. Sonunda O’na döndürüleceksiniz.” [6]

 

Hz. Mûsâ (a.s) ise, Firavun’un “Mûsâ’yı öldürmem gerekir; çünkü yeryüzünde fesat çıkarmasını engellemeliyim” sözlerine karşılık şu cevabı vermiştir:

“Ben, hesaba çekileceği güne inanmayan her büyüklük taslayan kişiden Rabbime ve Rabbinize sığındım.” [7]

 

Yine Hz. Îsâ (a.s), annesinin iffetini ispatlamak üzere halkla yaptığı ilk konuşmasında ölüm sonrası hayata da işaret ederek şöyle buyurmuştur:

“Doğduğum gün, öleceğim gün ve dirilip hayata döndürüleceğim gün Allah’ın selâmı üzerimedir.” [8]

 

Kur’an ve Ahiret Hayatı

 

Mead ve Ahiret inancı Kur’an-ı Kerîm’de özel bir öneme sahiptir. Allâme Tabâtabâî’nin (r.a) ifadesiyle “Semavî kitaplar arasında yalnızca Kur’an-ı Kerîm, kıyamet günü hakkında ayrıntılı biçimde söz etmiş, yüzlerce yerde farklı isimlerle ondan bahsetmiş, defalarca hatırlatmıştır ki, ahiret gününe iman, Allah’a imanla aynı derecededir. Ayrıca, İslâm’ın üç temel esasından biri olup, onu inkâr eden İslâm dairesinin dışına çıkar ve akıbeti helâkten başka bir şey değildir.” [9]

 

Kur’an-ı Kerîm, kıyamet âlemini farklı ifadelerle nitelemiştir. Bu ifadelerden her biri bir bilgi ve marifet kapısı açmaktadır. Bunlardan biri de “el-yevmu’l-âhir” (son gün) tabiridir. Bu kavram bize şunları öğretmektedir:

  1. İnsan hayatı ve tüm varlık âlemi iki döneme ayrılır: İlki başlangıç dönemi ve dünyevî hayat; ikincisi ise, nihayet dönemi ve uhrevî hayattır.
  2. İnsan saadeti, ahirete iman edip ahiret hayatı için gerekli hazırlıkları yapmakla mümkündür. Zira ahiret hayatı, insan hayatının son ve kalıcı dönemi; dünya hayatı ise onun başlangıcı ve bir nevi mukaddimesidir. Dolayısıyla dünyevî saadet, uhrevî saadetin selametine bağlıdır. Nitekim Kur’an-ı Kerîm’de şöyle buyrulmaktadır:

“Ahiret, daha hayırlı ve daha kalıcıdır.” [10]

Bu hakikati, Hz. Peygamber’in (s.a.a) meşhur hadisi de teyit etmektedir:

“Dünya, ahiretin ekin tarlasıdır.” [11]

 

Ahirete İman ve Sonuçları

 

Ahirete ve ölüm ötesi hayata iman, insanın bireysel ve toplumsal yaşamında –özellikle psikolojik ve eğitsel boyutlarda– derin etkiler bırakmaktadır. Burada bu etkilerden bazılarını hatırlatacağız:

1. Kalp Huzuru ve Gönül Sükûneti

Ahirete kesin bir şekilde iman etmeyen, yalnızca dünyevî haz ve başarıları önemseyen kimseler, çeşitli yönlerden kaygı ve huzursuzluk içine düşerler:

  1. Doğal, hukukî ve toplumsal engeller karşısında, arzu ettikleri hedeflere ulaşamamaktan doğan başarısızlık duygusuyla.
  2. Dünya hayatının ayrılmaz bir parçası olan tabiî ve gayritabiî musibetler ve zorluklar sebebiyle.
  3. Ölümü hayatın mutlak sonu olarak görmeleri nedeniyle.

Oysa ölümden sonraki hayata olan sağlam iman, tüm bu olumsuz unsurları etkisiz kılar. Çünkü:

Birincisi: Dünya hayatı, ahiret hayatı için bir tarla ve ekim alanından ibarettir. Maddî hazlardan yararlanmak, ancak insanı ebedî saadetten alıkoymadığı sürece meşrudur. Nitekim Kur’an-ı Kerîm’de şöyle buyrulmaktadır:

“Bu dünya hayatı, oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Ahiret yurdu ise asıl hayatın ta kendisidir; keşke bilselerdi!” [12]

İkincisi: İlâhî rızayı elde etme niyetiyle zorluk ve sıkıntılara sabretmek, büyük uhrevî ödüllere vesile olur:

“Sabredenleri müjdele! Onlar ki kendilerine bir musibet isabet ettiğinde ‘Biz Allah’a aidiz ve yine O’na döneceğiz’ derler. İşte Rablerinden salât ve rahmet onlaradır. İşte onlar, doğru yolu bulanlardır.” [13]

Kur’an-ı Kerîm başka bir yerde, insanın tabiatı gereği musibetler karşısında sabırsız ve telaşlı olduğunu bildirdikten sonra, kalbe huzur veren unsurlar olarak namazı, yoksullara yardım etmeyi, ahirete imanı ve ilâhî azaptan duyulan korkuyu zikretmekte ve şöyle buyurmaktadır:

“Şüphesiz insan çok hırslı yaratılmıştır. Başına bir kötülük geldiğinde feryat eder; bir hayır dokunduğunda cimrilik eder. Ancak namaz kılanlar böyle değildir. Onlar ki namazlarına devamlıdırlar. Mallarında muhtaç ve yoksullar için belirli bir hak vardır. Onlar ki din gününü tasdik ederler. Onlar ki Rablerinin azabından korku içindedirler.” [14]

Üçüncüsü: Ahirete iman temeline göre, ölüm hayatın sonu değil, ebedî âleme açılan bir kapıdır. Nitekim Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur:

“Ey insanlar! Biz ve siz, yokluk için değil, baki olmak için yaratıldık. Ancak siz bir yurttan başka bir yurda naklediliyorsunuz.” [15]

 

2. Takvâ ve İffet

Ahiret hayatına, ilâhî mükâfat ve cezalara inanan bir birey veya toplum, şu gerçeğe de iman eder:

“Kim zerre kadar hayır işlerse onu görür; kim de zerre kadar şer işlerse onu görür.” [16]

 

Bu iman, kişiyi günahtan ve kötülükten uzaklaştırır, erdeme ve temizliğe yöneltir. Eğer zaman zaman günaha düşerse, pişmanlık duyarak Allah’a yönelir ve O’ndan bağışlanma diler. Bu nedenle Kur’an-ı Kerîm, müttakîlerin ve hidayete ermişlerin sıfatlarından biri olarak, ahiret hayatına kesin iman etmeyi zikretmiş ve şöyle buyurmuştur:

“Onlar ahirete kesin bir şekilde iman ederler.” [17]

 

Yine bir başka yerde müminleri takvaya çağırdıktan sonra, onların ahiret için hazırlık yapmalarını öğütler ve ardından tekrar takvaya davet ederek şöyle buyurur:

“Ey iman edenler! Allah’tan sakının. Her nefis yarın için ne hazırladığına baksın. Allah’tan sakının. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” [18]

 

Daha sonra cennetlikler ile cehennemliklerin aynı olmadığını hatırlatarak, yalnızca cennet ehlinin kurtuluşa ereceğini bildirir:

“Ateş ehli ile cennet ehli bir değildir. Cennet ehli, asıl kurtuluşa erenlerdir.” [19]

 

3. Sorumluluk Bilinci ve Görev Şuuru

Ahiret gününe iman eden kimse, hem Allah’a ve hem de topluma karşı sorumluluk hisseder; bozulmalar ve düzensizlikler karşısında kayıtsız kalmaz. Kur’an-ı Kerîm, ahireti inkâr edenlerin sıfatlarından birini “yoksullara kayıtsızlık ve yetimlere merhametsizlik” olarak tanımlar ve şöyle buyurur:

“Dini (ahireti) yalanlayanı gördün mü? İşte o, yetimi itip kakar ve yoksulu doyurmaya teşvik etmez.” [20]

Mead ve ahirete iman, insanın bu dünyada yaptığı işlerden dolayı sorguya çekileceğine inanmak demektir:

“Yaptıklarınızdan mutlaka sorguya çekileceksiniz.” [21]

Daha da ötesi, insan kendi amellerini bizzat hazır bulacaktır:

“Onlar, yaptıkları her şeyi karşılarında hazır bulacaklardır.” [22]

 

Şüphesiz, böylesine bir iman ve itikat, hevesperestlik ve sorumsuz bir hayat tarzıyla bağdaşmaz. Bu nedenle arzularının peşinde koşan, ölçüsüz davranan kimseler, ahireti sorgular, onun varlığı konusunda şüphe beyan ederler. Kur’an-ı Kerîm bu hususta şöyle buyurur:

“Hayır! İnsan, önündeki günahları işlemek ister; ‘Kıyamet günü ne zamanmış?’ diye sorar.” [23]

Bu bağlamda, Hz. Ali’nin (a.s) şu sözü derin bir öğüt niteliği taşımaktadır:

“Son hedef, kıyamettir; bu, aklı olan için yeterli bir öğüttür.” [24]

 

4. Ahirete İman ve Gelecek Perspektifi

Ahirete imanın yapıcı sonuçlarından biri, insanın düşünce ufkunu genişletmesidir. İnanan kişi, dünyayı bir geçit, ahiret yurdunu ise ebedî bir menzil olarak görür. Bu dinî inanç, yüksek ideallere sahip olmayı ve parlak, kader belirleyici bir geleceğe ulaşmak için azimli bir şekilde çalışmayı beraberinde getirir. Zira psikolojik açıdan, geleceğe bakış ve aydınlık, belirleyici bir yarına dair umut, özgüven, fedakârlık, azim ve sebat üzerinde son derece etkili bir role sahiptir. Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur:

“Dünya, kör kalpli ve cahil insanların nihai ufkudur. Onlar, öteki âlemleri göremezler. Fakat basiret ve feraset sahibi insan, geleceği de görür ve bilir ki ebedî yurt, dünyanın ötesindedir. Basiret sahibi kişi dünyaya bir araç olarak bakar ve onun aracılığıyla ahirete yönelir. Fakat basiretten yoksun insan, dünyaya gaye nazarıyla bakar. Basiret sahibi, dünyadan ahireti için azık edinir; basiretsiz ise dünya için hazırlık yapar.” [25]

 

Hz. Hasan-ı Müctebâ (a.s) mümin ile kâfir arasındaki farkı şu şekilde açıklamıştır:

“Mümin, ahireti için dünyadan azık hazırlar; kâfir ise sadece dünyevî fayda sağlar”. [26]
 

Kur’an-ı Kerîm’de şöyle buyrulmaktadır:

Onlar (cehennemlikler) şöyle diyecekler: ‘Eğer biz işitmiş veya akletmiş olsaydık, alevli ateşin halkı arasında olmazdık.’ [27]

 

Yine bir başka ayette şöyle buyrulur:

“İnkâr edenler, tıpkı hayvanların yediği gibi yerler ve faydalanırlar; onların varacağı yer ise ateştir.” [28]

 

-------------

[1]- Me‘âd kelimesi “geri dönmek (avdet)” fiilinden türetilmiştir; dönüşün gerçekleştiği zaman ve dönüşün olduğu mekân için de kullanılmaktadır. (Râgıb, Müfredât, “عود” maddesi).

[2]- Kasas/86.

[3]- Mecmaʿu’l-Beyân, c. 4, s. 269.

[4]- Nûh/17–18.

[5]- A‘râf/59.

[6]- Ankebût/17.

[7]- Gâfir/27.

[8]- Meryem/33.

[9]- Seyyid Muhammed Hüseyin Tabâtabâî, İslam’da Şiîlik, s. 102.

[10]- A‘lâ/17.

[11]- Zindegî-i Câvid yâ Hayât-i Uhravî, s. 6–7.

[12]- Ankebût/64.

[13]- Bakara/156–157.

[14]- Meâric/19–27.

[15]- Şeyh Müfîd, el-İrşâd, s. 127.

[16]- Zilzâl/7–8.

[17]- Bakara/4.

[18]- Haşr/18.

[19]- Haşr/20.

[20]- Mâûn/103.

[21]- Nahl/93.

[22]- Kehf/49.

[23]- Kıyâmet/5–6.

[24]- Nehcü’l-belâğa, Hutbe: 190.

[25]- Nehcü’l-belâğa, Hutbe: 133.

[26]- Bihârü’l-Envâr, c. 17, s. 147.

[27]- Mülk/10.

[28]- Muhammed/12.

Tarih: 13-09-2025

FACEBOOK YORUM
Yorum