içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

Nehcü’l-Belâğa’da Fitnenin Çeşitli Boyutları - 1

“Fitne”, dinî ve İslâmî toplumlarda meydana gelen olaylardan biridir.

Nehcü’l-Belâğa’da Fitnenin Çeşitli Boyutları - 1

Bismillahirrahmanirrahim

 

Fitne sürecinde, fitne eden bölüm olan batıl taraf, din ve adaleti araç edinerek, dindar görünerek, şüphe uyandırarak ve hak görünerek, hak ile batılın tanınmasını ve birbirinden ayırt edilmesini güçleştirir; böylelikle İslâm toplumunda sağlam bir yer edinir.


Bu akımın hedefi, sahih ve saf dinî otoriteyi ortadan kaldırmak, İslâmî ve imanî kültür, prensip ve idealleri kökünden yok ederek dönemin şartlarına uygun biçimde din dışı ve cahili kültürü yeniden ihya etmektir.

Bu noktada fitne çıkaranların dünya hırsı, hak cephesindeki halkın ve hak imamının taraftarlarının basiretsizliğinin az olması veya basiretsizliğinden ve rahatına düşkünlüğünden; ayrıca dinî toplumun ileri gelenleri ile seçkinlerinin dünya hırsı ve konfor arayışından faydalanmaktadırlar.

 

İmam Ali (a.s), Nehcü’l-Belâğa’da fitne hareketinin özelliklerini ayrıntılı biçimde ortaya koymuş ve dinî toplumun fitneden korunmasını; sahih İslâm’a ve dinî ilke ile değerlere gerçek bağlılıkta, ihlaslı bir kullukta, dünyaperestlikten ve nefsanî arzulara uymaktan uzak durmakta, dinî toplumda basiretin artırılmasında, hak cephesinin taraftarları ve seçkinlerinin hak yolunda sebatında ve fitne ile mücadelede hak imamını desteklemekte görmüştür.

 

Hz. Peygamber’in (s.a.a) vefatının ardından, İmam Ali’nin (a.s.) Hz. Resûlullah’ın (s.a.a) hilafet makamından uzaklaştırılmasıyla, İslâm ümmeti yavaş yavaş çeşitli sapma ve zaaflara sürüklendi. Kur’an-ı Kerim’in ve Hz. Peygamber’in (s.a.a) hedeflediği ilke, ideal ve değerlerden uzaklaştı.


Hz. Emirü’l-Müminin Ali (a.s) hilafete geldiğinde, ümmetin İslâm’ın sahih yolundan ne kadar saptığı açıkça ortaya çıktı. İslâm’a bağlılık ve fedakârlık iddiasında bulunan kimseler Hz. Ali’nin (a.s) karşısına dikildiler.

İmam Ali (a.s), kendisine muhalefet eden bu hareketleri “fitne hareketleri” olarak nitelendirdi. Nâkısîn (Cemel Ehli), Kâsıtîn (Muaviye ve Emevîler) ve Mârikîn (Haricîler) fitneleri, onun hilafeti döneminde ortaya çıkan en önemli örneklerdir. Bu fitnelerin öncülerinin ve mensuplarının çoğu, dinî, devrimci ve cihadî geçmişe sahip kişilerden oluştuğu için, İslâm toplumunun bireyleri tereddüde düşüyor, hata ve sapmalara maruz kalıyordu.

İmam Ali (a.s), bu fitne hareketlerinin ortaya çıktığı dönemde, hutbelerinde, mektuplarında ve veciz sözlerinde onların özelliklerini açık ve ayrıntılı şekilde açıklamış, toplumun fitneden korunma yollarını ve bu akımlara karşı nasıl tavır alınacağını göstermiştir. Bu açıklamalar Nehcü’l-Belâğa kitabında beyan edilmiştir.

 

Fitne’nin Anlamı

“Fitne”, lügat bakımından “imtihan ve sınav” demektir. İnsan iki yol arasında kaldığı ve bu ikisinden birini seçmek zorunda olduğunda, aslında imtihana tabii tutulmuş olur. Bu seçim doğru bir tanıma ve sahih ölçülere dayanmalı, ardından güçlü bir iradeyle tercih edilen yolda kararlılıkla ilerlenmelidir. Bu tür imtihanlar kimi zaman bireysel meselelerde ve kimi zaman ise, toplumsal alanlarda ortaya çıkar. Siyasal ve sosyal meselelerde de toplum ve birey, iki yol arasında tercih yapmak zorunda kalır ve burada da sahih ölçülere göre seçim yapılması gerekir. İşte bu tür siyasal ve toplumsal imtihanlar, özel anlamıyla “fitne” olarak adlandırılabilir.

 

Ancak söz konusu özel fitneler yahut toplumsal ve siyasî fitneler olduğunda, kastedilen şey sıradan toplumsal ve siyasî imtihanlar değildir. Zira bu tür sıradan sınavlarda, doğru yol kolayca tanınabilir ve izlenebilir. Oysa toplumsal ve siyasî fitneler –ki yalnızca dinî ve imanî bir toplum bağlamında anlam bulur– hak ve batıl yollarının görünüşte birbirine öylesine karıştığı olaylardır ki, yüzeysel bir bakışla doğru yolun ayırt edilmesi mümkün olmaz; doğru yol tanındığında bile, zayıf bir iradeyle o yol seçilip sürdürülemez. Bu sebeple toplumsal ve siyasî fitneler son derece tehlikeli ve yıkıcıdır.

Bu bakış açısıyla hak ile batılın kolayca ayırt edilebildiği, hakikati belirleyen ölçütlerin tamamen belirgin olduğu dönemlerde fitne ortaya çıkmaz. İmam Ali (a.s) Nehcü’l-Belâğa’daki bir hutbesinde şöyle buyurur:

“Allah, ‘İnsanlar, sadece ‘iman ettik’ demeleriyle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı sandılar?’ [1] ayetini indirdiğinde anladım ki, Resûlullah aramızda bulunduğu sürece imtihan edilmeyeceğiz. Bunun üzerine sordum: ‘Ey Allah’ın Resûlü! Allah’ın size bildirdiği bu imtihan ve fitne nedir?’ Resûlullah buyurdu: ‘Ey Ali! Benden sonra İslâm ümmeti fitne ve imtihana uğrayacaktır.’” [2]

 

Bu ifadelerden açıkça anlaşılmaktadır ki, Nehcü’l-Belâğa’da ve İmam Ali’nin (a.s) görüşünde “fitne”, İslâm toplumunu kuşatan siyasî ve toplumsal imtihanlardır. Bu tür fitneler, Hz. Peygamber’in (s.a.a) döneminde meydana gelmemiştir. Çünkü o dönemde Hz. Resûlullah’ın (s.a.a) müşriklerle, kâfirlerle ve ehl-i kitapla mücadelesi söz konusuydu. Bunlar ise, herkesçe açıkça “batıl cephesi” olarak tanınıyordu. Ayrıca Hz. Peygamber’in (s.a.a) şahsiyeti, sözleri ve davranışları hakikatin en temel ölçütü olarak bütün Müslümanların ittifakını sağlamıştı. Ancak onun vefatından sonra, İslâm toplumu içinde ve Müslümanlık iddiasında bulunanlar arasında ihtilaflar ve hizipler doğdu. Böylece batıl cephesi yüzeysel bir bakışla tanınamaz hâle geldi. Bununla birlikte, Hz. Resûlullah’ın (s.a.a) yokluğunda bazı kimselerin Emirü’l-Müminin Ali’nin (a.s) faziletlerini ve Hz. Peygamber’in (s.a.a) onun hakkındaki vasiyetlerini gizlemeleri ve hilâfeti ondan gasbetmeleri, İslâm toplumunu fitneler karşısında hak ölçütü olan İmam Ali’den (a.s) ve ona müracaat imkânından yoksun bıraktı.

 

Dolayısıyla beyan edilenler doğrultusunda fitnenin anlamı daha da belirginleşmektedir. Gerçekte “Fitne”, dinî, İslâmî ve imanî toplum içinde ortaya çıkan, hak ile batılın görünüşte öylesine iç içe geçtiği toplumsal ve siyasî olaylardır ki, bunlar kolayca birbirinden ayırt edilemez. Bu tür fitnelerde hak cephesini tanıyabilmek için derin bir basirete ve güçlü ölçütlere ihtiyaç vardır.

İmam Ali (a.s), fitnenin zorluğunu, tehlikesini ve toplum üzerindeki yıkıcı etkisini şöyle ifade etmektedir:

“Öyle bir fitne baş gösterecektir ki, şiddetiyle sarsar, parçalar ve yok eder. Nice kalpler sebatından sonra kayar, nice erkekler doğruluk ve selâmetlerinden sonra sapar. Fitneler bastırdığında düşünceler darmadağın olur, inançlar apaçık ortaya çıktıktan sonra şüpheye düşer. Fitnelere karşı koymaya çalışanın belini kırar ve fitneleri bastırmağa uğraşanı ezer.” [3]

 

Fitne ve Fitne Ehlinin Özellikleri

Fitneyi tanımanın yollarından biri, onun ve fitne ehlinin özelliklerini ve niteliklerini bilmektir. Bu, fitnenin çeşitli yönlerini açığa çıkarır. Bu özellikleri tanımak, fitne ve fitne ehlinin oluşturduğu batıl cephesini ifşa eder ve bu yolla hak cephesi de ayırt edilebilir hale gelir. Emirü’l-Müminin Ali (a.s), Nehcü’l-Belâğa’da yer alan hutbelerinde, mektuplarında ve veciz sözlerinde fitnenin ve fitne ehlinin niteliklerini ve fitnenin çeşitli boyutlarını açıklığa kavuşturmuştur. Bu bölümde bu özelliklere değinilecektir.

 

*Cahiliyet Değerlerine Dönüş

Fitnenin özelliklerinden biri, İslâmî ve imanî ölçü, değer ve ilkelerden uzaklaşıp, din dışı ve iman dışı ölçü, değer ve ilkelere yönelmedir. Başka bir ifadeyle bu durum “cahiliyet değerlerine dönüş” ve “cahiliyet çağına rücû” olarak adlandırılabilir.

Fitnenin ağına düşen ve fitne ehlinin tuzağına kapılan kimseler, zamanla İslâmî ve dinî ideallerinden uzaklaşır. Böylelikle kendi dönemlerine uygun olan din dışı ve iman dışı kültür ve düşüncelerin, dinî toplum üzerinde hâkimiyet kurmasına zemin hazırlar. İmam Ali (a.s), Nehcü’l-Belâğa’da Emevî fitnesinin farklı boyutlarını ortaya koyduktan sonra bu hususta şöyle buyurur:

“Emevîlerin fitneleri, ardı ardına çirkin ve korkutucu bir yüzle, cahiliyet döneminin karanlığı gibi üzerinize çökecektir. Öyle ki, içinde ne bir hidayet ışığı görülür ne de kurtuluşun sancağı gözükür.” [4]

 

İmam Ali (a.s), fitne cephesinin en önemli politikalarından birinin, dinî toplumun yeniden cahiliyet kültürüne döndürülmesi olduğunu vurgulamaktadır. Nitekim bu siyasetin başını çekerek öncülüğünü yapan Muâviye’ye yazdığı bir mektupta şöyle buyurur:

“Ey Muâviye! Nice insanları helâk olmaya sürükledin; onları sapıklığınla aldattın; onları cehaletin azgın denizinde boğdun. Karanlıklar onları kuşattı; şüphe dalgaları içinde çırpındılar; böylece hak yoldan saptılar, atalarının cahiliye dönemine geri döndüler ve ailelerinin cahiliye övünçleriyle övündüler.” [5]

 

*Dinî İlke ve Değerlerin Tahribi

Daha önce belirtildiği üzere, fitne cephesinin gayesi, dinî toplumdan uzaklaşıp, din dışı yahut cahili bir topluma ve kültüre yönelmektir. Bu hedefe ulaşmak için ilk adım, dinî ilke ve değerlerin tahribidir.

İmam Ali (a.s), farklı sözlerinde bu hususa işaret etmiştir. Bir yerde fitneyi “dinin işaretlerini yıkıma uğratan” [6] bir unsur olarak tanımlar ve başka bir yerde ise, fitnelerin başlangıcını, ilâhî hükümlerde bidatler icat etmek ve Kur’ân’a aykırı olan değerlerin hâkimiyeti şeklinde açıklar. [7] Bu ortamda artık toplumun idaresi, Allah’ın hâkimiyeti, ilâhî hükümler ve salih, müttakî insanların elinde olmaz. Bilakis dinî değerlerle hiçbir bağı olmayan ve yalnızca insanlar üzerinde egemenlik kurmayı amaçlayan kimselerin eline geçer. Bu ise dinî hâkimiyet ilkeleriyle taban tabana zıttır.

Burada dikkat çekici husus şudur ki, fitne cephesi, dinin asli ve sahih değerlerini hedef almak için kendisini din ve iman kisvesine bürür. Böylelikle dinî toplumda kabul görür ve ardından insanları aldatıp taraftar kazanır. İmam Ali (a.s), Nehcü’l-Belâğa’nın 151. hutbesinde fitne ehlinin insan devşirme yöntemlerini açıklarken şöyle buyurur:

“İnsanları yeminlerle kandırırlar ve iman gösterisiyle onları saptırırlar.” [8]

 

Nâkısîn fitnesi (Cemel Savaşı) bu gerçeği en açık şekilde gözler önüne sermektedir. Çünkü Talha, Zübeyr ve Hz. Peygamber’in (s.a.a) hanımı gibi sahabiler, İmam Ali’nin (a.s.) karşı cephesinde yer almışlardı. Bu kimseler, dinî geçmişleri ve İslâm’daki öncelikleriyle herkesçe bilinen şahsiyetlerdi. İmam Ali (a.s), bu fitne bastırıldıktan sonra, Cemel fitnesinin elebaşlarını ve onlara destek veren Basralıları kınayan bir hutbe irad etmiştir. Bu hutbede onların din ve dindarlık gösterilerini, “Cilbâbü’d-dîn” (din kisvesi) tabiriyle ifade etmiştir. [9] İmam’ın (a.s) bu ifadesi, onların sadece dinin bir örtüsünü taşıdıklarını, fakat bu örtünün altında bambaşka bir yüz sakladıklarını ortaya koymaktadır. [10]

 

*Hak ve Batılın İç İçe Geçmesi

Fitnenin en belirgin özelliklerinden biri, hak ile batılın birbirine karışmasıdır. Böyle bir ortamda batılın çehresi açıkça görülmez ve fitne ehli, basiretsiz ve ferasetsiz kimseleri kolaylıkla saptırarak kendi safına katabilir. Bu sebeple, fitne çıkaranlar için en uygun zemin, hak ve batılın iç içe geçtiği böylesi zamanlardır. Onlar da bilinçli bir şekilde bu ortamın sürmesine, hakikatin üzerinin örtülmesine ve hak ile batılın ayırt edilemez hale gelmesine katkıda bulunurlar.

İmam Ali (a.s), hicrî 38 yılında Nehrevan fitnesinden sonra yaptığı bir hutbede bu meseleye şöyle işaret etmiştir:

“Fitneler ortaya çıktığında hakka benzer; ama geçip gittiklerinde hakikat oldukları gibi açığa çıkar. Fitneler geldiklerinde tanınmaz, geçtiklerinde tanınır.” [11]

 

Şüphelerin varlığı ve fitne ortamının şüphe uyandırıcı niteliği, bizzat İmam Ali’nin (a.s) ifadelerinde vurgulanmıştır. Nitekim hilâfet döneminde yaşanan en büyük şüphelerden biri, Sıffîn Savaşı’nın ardından gerçekleşen hakemlik (tahkim) olayıdır. İmam Ali (a.s) bu bağlamda şüpheyi şu şekilde tarif etmektedir:

“Şüpheye ‘şüphe’ denilmiştir; çünkü hakka benzer.” [12]

 

İmam Ali (a.s), tüm fitne olaylarının en önemli özelliğini hak ile batılın birbirine karışması olarak değerlendirmiştir. Halifeliği döneminde karşılaştığı olayları açıklarken sık sık bu hususa dikkat çekmiştir. Mesela Nâkısîn fitnesinde (Cemel Savaşı), bu fitnenin sebeplerinden birini, fitne çıkaranların kalplerinde yer eden şüpheler olarak göstermektedir. [13]

Bu durum, hak ve adaletin hâkim olması için kurulan sahih bir dinî yönetim açısından o kadar önemli ve tehlikelidir ki, İmam Ali (a.s), basiretli ve ilahî bakışıyla zamanının fitne ortamını ve şüphe bulutlarını açıkça gördüğü için hilafeti kabul etmekte tereddüt etmiş ve kendisine yönelen kalabalıklara uyarı niteliğinde şöyle buyurmuştur:

“Beni bırakın ve başkasını arayın. Çünkü önümüzde öyle olaylar ve fitneler vardır ki türlü renklere bürünmüş, çeşitli yüzlere sahiptir. Bu ortamda kalpler bu biatte sebat etmeyecek, akıllar bu sözleşmeye bağlı kalmayacaktır. Gerçek ufkunun yüzünü fesadın kara bulutları kaplamış ve hak yol tanınmaz olmuştur.” [14]

 

İmam Ali (a.s) başka bir yerde hak ve batılın iç içe geçmesinin, insanların sapmasına ve kandırılmasına sebep oluşunu şöyle açıklamaktadır:

“Eğer batıl, hak ile karışmamış olsaydı, hak arayanların gözünde gizli kalmazdı. Eğer hak, batıldan ayrılmış ve saf hâle gelmiş olsaydı, düşmanların dili kesilirdi. Ancak bir kısmı haktan, bir kısmı batıldan alınıp birbirine karıştırılır; işte o zaman şeytan, dostları üzerinde hâkimiyet kurar. Yalnızca Rabbinin lütuf ve rahmetine mazhar olanlar kurtuluşa erer.” [15]

 

Devam Edecek…

 

-------------

[1]- Ankebût, 2.

[2]- Nehcü’l-Belâğa, s. 290, Hutbe: 156.

[3]- Nehcü’l-Belâğa, s. 278, Hutbe: 151.

[4]- Nehcü’l-Belâğa, s. 174, Hutbe: 93.

[5]- Nehcü’l-Belâğa, s. 538, Mektup: 32.

[6]- Nehcü’l-Belâğa, s. 278, Hutbe: 151.

[7]- Nehcü’l-Belâğa, s. 102, Hutbe: 50.

[8]- Nehcü’l-Belâğa, s. 278, Hutbe: 151.

[9]- Nehcü’l-Belâğa, s. 48, Hutbe: 4.

[10]- Nehcü’l-Belâğa, s. 48, Hutbe: 4.

[11]- Nehcü’l-Belâğa, s. 174, Hutbe: 93.

[12]- Nehcü’l-Belâğa, s. 90, Hutbe: 38.

[13]- Nehcü’l-Belâğa, s. 254, Hutbe: 137.

[14]- Nehcü’l-Belâğa, s. 172, Hutbe: 92.

[15]- Nehcü’l-Belâğa, s. 102, Hutbe: 50.

Tarih: 18-08-2025

FACEBOOK YORUM
Yorum