içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

Nehcü’l-Belâğa’da Fitnenin Çeşitli Boyutları - 3

Bismillahirrahmanirrahim

Nehcü’l-Belâğa’da Fitnenin Çeşitli Boyutları - 3

Fitneden Çıkışın Sebepleri

Bir dinî toplumu fitneden kurtaracak sebepler, doğrudan doğruya fitnenin ve fitne çıkaranların özellikleriyle bağlantılıdır.

Gerçekte, dinî toplumlarda fitnenin doğmasına ve yayılmasına yol açan etkenler zayıfladığında veya ortadan kalktığında, fitne zemini de yok olur; fitne ortaya çıksa bile fitne çıkaranlar amaçlarına ulaşamazlar. İmam Ali (a.s) da Nehcü’l-Belâğa’daki hutbelerinde, mektuplarında ve hikmetli sözlerinde, toplumu fitnelerden kurtaracak hususlara işaret ederek bu gerçeği açıkça ortaya koymuştur.

 

Dine Gerçek Bağlılık

Fitne, din görüntüsü altında dinin özüne ve hakiki değerlerine darbe vurmayı hedefler. Bu nedenle İmam Ali (a.s), fitne çıkaranların şerrinden kurtuluş yollarından birini, dinin hakikatini tanımak ve onun gerçek değerlerine ve esaslarına bağlı kalmak olarak zikretmektedir:

“Çaba gösterin ki, fitnelerin bayrağı ve bidatlerin sembolü olmayasınız. İtaatin dayandığı temelleri kendinize vacip bilin. Allah’ın huzuruna mazlum olarak çıkın, zalim olarak değil. Şeytanın tuzaklarına düşmekten, düşmanlık vadilerine girmekten sakının. Midenize haram lokma sokmayın. Zira siz, günahları haram kılan ve itaat yolunu kolaylaştıran Allah’ın gözleri önündesiniz.” [1]

İmam Ali (a.s), samimi kulluğu, kötü huylar ve günahlardan arınmayı, haram lokmadan sakınmayı, fitne tuzaklarından kurtuluşun başlıca sebepleri arasında saymaktadır.

 

Basiret, Bilinç ve Yakîn

Fitne hareketi, halkın cehaletinden ve bilgisizliğinden yararlanarak hak ile bâtılı birbirine karıştırır ve zihinlerde şüphe ve tereddütler oluşturur. Bu yolla kendi gücünü pekiştirir, fitne cephesini kuvvetlendirir ve faaliyetlerini sürdürür. Dolayısıyla dinî toplumun dinî, sosyal ve siyasî meseleler konusunda bilinç ve basiretinin artmasıyla hak cephesi aydınlığa kavuşur ve fitne kendisine hareket alanı bulamaz. “Basiret”, olaylar karşısında derinlikli, keskin ve doğru bir bakış açısına sahip olmaktır. Bu kavram ilk olarak Kur’ân’da kullanılmıştır.

Nehcü’l-Belâğa’da da bu kavram birçok kez zikredilmiştir. İmam Ali (a.s), fitnelerin tuzağına düşmekten korunmada en önemli unsurlardan birinin basiret, bilinç ve yakîn olduğunu açıkça ifade ederek şöyle buyurmuştur:

“İç içe geçmiş fitnelerde, fitnelerin yeni doğduğu sırada, hakikatlerinin açığa çıktığı vakitte ve mihverlerinin kurulduğu anda basiret ve bilinçle adım atın.” [2]

İmam Ali (a.s), Muaviye’ye yazdığı bir mektupta onun çıkardığı fitneyi açıklamış ve bu fitneden yalnızca “Ehlu’l-Besâir” yani basiret sahiplerinin kurtulabileceğini belirtmiştir. [3]

Yine Cemel ehli hakkında onları “Şeytanın Partisi” olarak nitelemiş ve kendisini ise “Basiret Sahibi” olarak tanıtmıştır. Ardından “Bu basiret sayesinde ‘hak benden gizli kalmadı’ ve bu yüzden ben bu karşılaşmada hak cephesinde yer almaktayım” buyurmuştur. [4]

İmam Ali’ye (a.s) göre, işte bu basiret, cehaletten, şüphe ve tereddütten kurtuluşu sağlar; yakîni doğurur. Yakîn ise “Allah dostlarının, fitne ve şüpheler karşısındaki hidayet ışığıdır.” [5]

 

İmamet Çizgisine Bağlılık

İmam Ali (a.s), kendisini, Hz. Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’ini (a.s) ve sahih imamet çizgisini fitnelerden kurtuluşun temel unsuru ve hak cephesini bâtıldan ayırmanın ana ölçütü olarak görmüş; bu konuya birçok defa işaret etmiştir. O, bir sözünde kendi ve Ehl-i Beyt’in (a.s) faziletlerini zikrederek imamet çizgisini açıkça ortaya koymuş ve şöyle buyurmuştur:

“Ey insanlar! Siz bizim vesilemizle cehalet karanlıklarından kurtulup hidayet buldunuz ve bizim yardımımızla yücelere eriştiniz. Sizin saadetinizin sabahı bizim nurumuzla doğdu. Gürültülü öğüt seslerini işitmeyen kulak sağırdır… Ben, sizi sapkın yollar arasında hak yollarına sevk etmek için ayağa kalktım. Siz şaşkın ve rehbersiz idiniz; susuzluğunuzdan toprağı kazıyor ama tek damla su bulamıyordunuz… Bana muhalefet edenin görüşü uzak olsun! Hak bana gösterildiği günden bu yana asla onda şüphe etmedim… Bugün biz ve siz hak ile bâtılın kavşağındayız. Kim suyun varlığına inanıyorsa, susuz kalmaz.” [6]

 

İmam Ali (a.s), bu sözleriyle kendisini, hak imamet ve velâyet çizgisini, “hak cephesi” olarak tanımlamakta; toplumu cehalet, şüphe, tereddüt ve sapkınlıktan kurtaran unsur olarak göstermektedir. Bu hakikatler, bâtıl cephesinden fitne üretme imkânlarını ortadan kaldırmaktadır.

Sakîfe olayından sonra, Ebû Süfyân, İmam Ali’ye (a.s) gelerek ona yardım teklif etmiş ve hilafeti üstlenmesi için destek vaat etmiştir. Fakat İmam (a.s), İslam ümmetinin bütünlüğü ve dinin korunması için bu teklifi reddetmiş ve bir hutbesinde, “fitne dalgaları” arasında imameti tek kurtuluş gemisi olarak nitelendirmiştir. [7]

 

Vahdet (Birlik)

Fitne hareketi, her ne kadar görünüşte birlik ve beraberlikten söz etseler de, mahiyeti gereği ve varlığını sürdürebilmek için dinî toplumda ayrılık ve dağınıklık oluşturmaya ihtiyaç duyar. Buna karşılık hak cephesi ise, dinin ve dinî esasların korunup devam edebilmesi için toplumda vahdeti hedefler. İmam Ali (a.s), İslam ümmetinin birliğini ve ihtilaf ile dağınıklıktan uzak durmayı, fitne dalgalarından kurtuluşun temel yolu olarak görmektedir. [8]

 

Hak Cephesinin Seçkinleri ve Yarenleri

Fitne hareketlerinde hak cephesinin bâtıl cephesine galip gelmesinde etkili ve önemli unsurlardan biri, hak cephesinin ileri gelenleri, büyükleri ve seçkinlerinin, toplumu hak ve bâtıl konusunda bilinçlendirmesi; dini toplum fertlerini cehalet, bilgisizlik, şüphe ve dalaletten korumasıdır. Bu sayede fitne döneminin tozlu ve şüphelerle dolu atmosferi, hak ile bâtılın açıkça ayırt edilebildiği berrak bir ortama dönüşür.

İmam Ali'nin (a.s) hilafeti döneminde, Talha ve Zübeyr gibi büyük şahsiyetler hak çizgisinin Ali’nin (a.s) çizgisi olduğunu açıkça bilmelerine rağmen, dünyaya meyletmeseler ve hak cephesinde kalıp başkalarını da bu çizgiye davet etselerdi, art arda ortaya çıkan fitneler İslam toplumunu bu derece kuşatmaz ve Muaviye ile Emevîler gibi fitne çıkaranlar da bu kadar güç kazanamazlardı.

Emirü’l-Müminîn Ali (a.s), Nehcü’l-Belâğa’nın 478. hikmetinde bu ağır ve temel sorumluluğu şöyle ifade etmektedir:

“Allah, cahillerden öğrenmeleri için söz almadı; fakat âlimlerden öğretmeleri için söz aldı.” [9]

 

Emirü’l-Müminîn Ali (a.s), fitne dönemlerinde ortaya çıkan şüpheleri, bunların sebeplerini ve şüphelerden kurtuluş yollarını açıklarken; hak cephesini tanıdığı hâlde rahatlık arayışı veya başka sebeplerle siyasî ve toplumsal olaylardan uzak duran, hak ve bâtılı aydınlatmada geri duran büyükler ve sahabeyi eleştirerek şöyle buyurur:

“Ölümden korkan kimse kurtuluşa eremez; yaşama düşkün olan da ebediyen dünyada kalacak değildir.” [10]

İmam (a.s), fitnenin toplumda yayılmasının ve kendi hak yönetiminin toplumu tamamen fitneden temizlemekte karşılaştığı güçlüklerin nedenlerini açıklarken; bu nedenlerin en önemlilerinden birinin, hak cephesinin seçkinlerinin ve önde gelenlerinin gevşeklik göstermesi, rahatına düşkün olması ve görevlerini yerine getirmede kusur etmeleri olduğunu belirtmektedir. [11]

Diğer taraftan İmam Ali (a.s), Nehcü’l-Belâğa’da hak cephesine mensup olup fitne ve fitne çıkaranlara karşı İmam’a (a.s) yardım eden, hatta bu uğurda canlarını feda eden seçkinleri övgüyle anmaktadır. Malik Eşter’in şehadet haberi İmam’a (a.s) ulaştığında onu şöyle tanımlamıştır:

“Malik! Malik neydi ki? Allah’a yemin ederim ki, eğer bir dağ olsaydı, yücelikte benzeri olmayan bir dağ olurdu; eğer bir taş olsaydı, öyle sert ve sağlam bir taş olurdu ki, hiçbir tırmanan onun zirvesine ulaşamaz, hiçbir kuş onun üzerine uçamazdı.” [12]

İmam Ali (a.s), sadık sahabesini hak yolunda gösterdiği sağlamlık ve kararlılık ile fitne döneminin şüpheleri karşısında sarsılmaması nedeniyle övmekte ve onun yüksek konumuna dikkatleri çekmektedir.

 

Fitne süreçlerinde hak cephesinin büyükleri ve seçkinlerinin bâtıl cephesiyle mücadelede aktif biçimde sahnede bulunmaları o kadar önemlidir ki, İmam (a.s), hakemiyet olayından sonra Kufelilerin cehaleti ve vefasızlığı arttığında ve fitne odaklarının güç kazandığı, İmam’ın (a.s) uyarı ve buyruklarının çoğunluk tarafından artık işitilmediği bir dönemde onların şehadetine ve yokluğuna büyük bir üzüntü duymuş ve şöyle haykırmıştır:

“Hak yolunda yürüyüp hak üzere vefat eden kardeşlerim nerede? Ammar nerede? Teyyihân oğlu nerede? Züşşehâdeteyn (Huzeyme b. Sâbit Ensârî) nerede? Ve onların benzeri olan, fedakârlık yemini eden, başlarını zalimlere gönderen kardeşleri nerededir?” [13]

Hak cephesinin seçkinlerinin yanı sıra bu cephenin halkı ve genel kitlesi de sorumluluk sahibidir; onların da fitnenin etkisizleşmesinde ve bastırılmasında önemli bir rolü vardır. Eğer hak cephesinin halkı tüm dönemlerde hak imamını yeterli ve tam anlamıyla desteklerse, bâtıl cephesi fitneci hedeflerine asla ulaşamayacaktır. Ancak hak cephesinin halkı, dinî toplumdaki seçkin ve önde gelenlerin sapması, dünyaya düşkünlüğü veya rahatlık arayışı sebebiyle ya da kendi cehaletleri, gevşeklikleri ve konformizmleri yüzünden hak imamını fitneyle mücadelede yalnız bırakırsa, zafer fitneye ve fitnecilere ait olacaktır.

İmam Ali (a.s) fitne dönemlerinde hak cephesi mensuplarının önemine şöyle dikkat çekmektedir:

“Ben daima, hak arayan kimsenin yardımıyla haktan yüz çevirenlere darbemi indiririm; itaatkâr olanın desteğiyle de şüphe içindeki asileri ezerim.” [14]

İmam Ali (a.s) kendi döneminde böyle bir toplumsal desteğe sahip değildi. Bu durum özellikle Emevî fitnesinin güç kazanmasına yol açtı. Kûfeliler, ileri gelenlerinden bazılarının sapması, dünyaya yönelmesi ve rahatına düşkünleşmesi nedeniyle doğruya yönlendirilmediler. Ayrıca kendi cehaletleri, gevşeklikleri ve konformist tutumları sebebiyle fitneyle mücadelede birçok safhada İmam Ali’yi (a.s) yalnız bıraktılar.

İmam Ali (a.s), hakka destek vermemeleri sebebiyle Kûfelileri defalarca eleştirmiş, sitem dolu hutbeler irat etmiş ve bu hutbeler Nehcü’l-Belâğa’da yer almıştır. Muaviye’nin komutanı Besr b. Ertât’ın Yemen’e saldırıp orayı ele geçirmesinin ardından yaptığı konuşmada İmam Ali (a.s), ashabını sadakatsizlikleri ve gevşeklikleri nedeniyle şöyle azarlamıştır:

“Bana haber ulaştı ki Besr b. Ertât Yemen’e hâkim olmuş. Allah’a yemin ederim ki, Şam halkının yakında size üstün geleceğini biliyordum; çünkü onlar kendi bâtıllarına yardımda etmişler ve siz ise, hakkı savunmada dağılmışsınız. Siz hakta olan imamınıza karşı geliyorsunuz, onlar bâtılda olan imamlarına itaat ediyorlar. Onlar liderlerine karşı güvenilir, siz ise hainsiniz. Onlar şehirlerini imar ederken, siz bozgunculukla meşgulsünüz. Eğer size bir tahta kâse emanet etsem, bağını çalmanızdan korkarım.” [15]

 

İmam Ali (a.s), Nehcü’l-Belâğa’daki hikmetli sözlerinden birinde, fitneden çıkışın bütün unsurlarını son derece özlü, derin ve yoğun bir biçimde açıklamış; fitnenin zararlarından korunmanın temel yolunu toplumun bütün fertlerine öğretmiştir. İmam (a.s) bu değerli sözünde şöyle buyurur:

“Fitneler sırasında iki yaşındaki deve yavrusu gibi ol; ne binilecek bir sırtı vardır ve ne de sağılacak bir memesi.” [16]

Emirü’l-Müminîn Ali’nin (a.s) bu derin anlamlı sözünü şöyle açıklamak mümkündür: Fitne dönemlerinde, iki yaşındaki deve yavrusu gibi olmak gerekir; öyle ki, ne fitne cephesinin senin üzerine binip seni kullanmasına imkân veren bir özelliğin olsun ve ne de onların kendi hedeflerine ulaşmak için senden yararlanabilecekleri bir zemin bulunsun.

 

Gerçekte fitne ortamında, kişi basîret ve bilinç sayesinde kendisini şüphe, tereddüt ve cehaletten kurtarır; dine gerçek bir düşünsel ve amelî bağlılıkla, samimi kulluk bilinciyle kendisini dünyaperestlikten, hevâ-hevese uymaktan ve din dışı, cahilî düşünce ve ilkelerden arındırır; hak imamın emrine gönülden bağlanarak onun işaret ettiği yöne yönelir ve hakiki imamet çizgisine kayıtsız şartsız itaat etmek suretiyle sapmalardan, eğriliklerden ve şüphelerden uzaklaşırsa, artık fitne cephesinin ondan istifade edebileceği hiçbir zemin kalmaz. Böylece ne sırtına yüklenebilirler ne de onu kendi arzuları doğrultusunda kullanabilirler.

 

Devam Edecek…

 

-----------

[1]- Nehcü’l-Belâğa, s. 278, Hutbe:151.

[2]- Nehcü’l-Belâğa, s. 276, Hutbe: 151.

[3]- Nehcü’l-Belâğa, s. 538, Mektup: 32.

[4]- Nehcü’l-Belâğa, s. 54, Hutbe: 10.

[5]- Nehcü’l-Belâğa, s. 90, Hutbe: 38.

[6]- Nehcü’l-Belâğa, s. 48-50, Hutbe: 4.

[7]- Nehcü’l-Belâğa, s. 50, Hutbe: 5.

[8]- Nehcü’l-Belâğa, s. 50, Hutbe: 5; s. 278, Hutbe: 151.

[9]- Nehcü’l-Belâğa, s. 742, Hikmetli Sözler: 478.

[10]- Nehcü’l-Belâğa, s. 90, Hutbe: 38.

[11]- Nehcü’l-Belâğa, s. 698, Hikmetli Sözler: 283.

[12]- Nehcü’l-Belâğa, s. 734, Hikmetli Sözler: 443.

[13]- Nehcü’l-Belâğa, s. 350, Hutbe: 182.

[14]- Nehcü’l-Belâğa, s. 51–52, Hutbe: 6.

[15]- Nehcü’l-Belâğa, s. 72, Hutbe: 25.

[16]- Nehcü’l-Belâğa, s. 624, Hikmetli Sözler: 1.

Tarih: 17-11-2025

FACEBOOK YORUM
Yorum