Pazarın İçinde Dindarlık
Dindarlık; fiyat belirlemede, malın kalitesinde ve müşterinin hakkına riayet etmede kendisini göstermiyorsa, belki de henüz camiden pazara ulaşmamıştır.
Bismillahirrahmanirrahîm
Bazı insanları camide, bazılarını yolculukta ve bazılarını ise, alışveriş esnasında görmek gerekir. Pazar, birçok ahlaki erdemin slogan olmaktan çıkıp fiilî bir davranışa dönüştüğü yerdir: Doğruluk, gerçeği söylemenin satışları azaltabileceği bir durumda anlam kazanır; emanete riayet, ihanete giden yol açık olduğunda sınanır; insaf ise, müşterinin malın gerçek fiyatından, kusurundan veya piyasa şartlarından haberdar olmadığı zaman kendisini gösterir.
İmam Cafer-i Sâdık’ın (a.s) sîretinde ekonomi, dindarlıktan ayrı ve ondan kopuk bir alan değildir. Pazar da kulluk meydanıdır; insanın Allah ile ilişkisi, burada insanların haklarına riayet etme yolundan geçer. Bu nedenle, dış görünüşteki dinî kimlik, ekonomik doğruluğun yerini tutamaz.
Dindarlığı Rükû ile Ölçmeyin
İmam Cafer-i Sâdık (a.s), bir rivayette insanların rükû ve secdelerinin uzunluğunun bizi aldatmaması gerektiği konusunda uyarıda bulunur. Zira ibadet, bir kimse için alışkanlığa dönüşmüş olabilir:
“Onların namazlarına ve oruçlarına aldanmayın. Çünkü bir kimse namaz ve oruca öylesine dalmış olabilir ki bunları terk ettiğinde kendisini yalnız hissedebilir. Aksine, onları ‘doğrulukları ve emanete riayetleri’ konusunda sınayın.” [1]
Bu rivayet, dindarlığın ölçüsünü dışa yönelik gösterilerden, sınanabilir davranışlara taşımaktadır: Acaba kişi yalan söylüyor mu? Başkalarının malı ve hakkı onun yanında güvende mi?
Bu ölçüt, günümüzde son derece somut bir karşılığa sahiptir. Malın özelliklerini değiştiren bir satıcı, ürünün kusurunu gizleyen bir üretici, ücret ödemesini geciktiren bir işveren veya mali yükümlülüğünü göz ardı eden bir müşteri, bu davranışlarını dinî kimliğinden bağımsız değerlendiremez. Emanet, yalnızca birinin bize teslim ettiği para değildir; müşteriye ait bilgiler, ortağın sermayesi, çalışanın zamanı, vaat edilen ürünün kalitesi ve hatta muhatabın bize duyduğu güven de emanettir.
İmam’ın (a.s) Kabul Etmediği Kâr Hikâyesi
İmam Cafer-i Sâdık’ın (a.s) iktisadi hayatına dair en açık rivayetlerden biri, Musâdif’in ticareti ile ilgili hikâyedir. Kuleynî, İmam’ın (a.s) ticaret yapması için Musâdif’e bin dinar verdiğini nakleder. Mısır’a giden ticaret kafilesi, beraberlerinde götürdükleri malın orada kıt bulunduğunu öğrendi. Bunun üzerine tüccarlar, söz konusu malı maliyetinin iki katından daha düşük bir fiyata satmamak üzere aralarında anlaşmaya vardılar.
Musâdif iki bin dinarla geri döndü: Bin dinar ana sermaye ve bin dinar da kâr. İmam (a.s), bu olağan dışı kârı görünce, meselenin ne olduğunu sordu. Tüccarların yüzde yüz kâr elde etmek üzere yaptıkları anlaşmadan haberdar olduğunda, ana sermayeyi aldı ve bu kârı kabul etmeyi reddetti. Ardından, bütün pazarlarımızın girişine yazılması gereken şu cümleyi söyledi:
“Ey Musâdif! Helâl rızık elde etmek için çabalamak, kılıçlarla savaşmaktan daha zordur.” [2]
Buradaki önemli nokta şudur: İmam’ın (a.s) nazarında ticaret ve kâr elde etmek başlı başına mahkûm değildi. Bizzat kendisi sermayesini ticarete koymuş ve ailesinin geçimini sağlamak için gelir elde etmeye çalışmıştı. Sorun, tüccarların insanların ihtiyaçlarını ve piyasadaki mal kıtlığını, toplu bir anlaşmayla fiyat dayatmak için bir fırsata dönüştürmeleriyle başlamıştı.
İmam’ın (a.s) bakışına göre, tekel konumundan ve insanların ihtiyaçlarından yararlanarak kendi cebini doldurmak, dindarlığın ruhuyla bağdaşmaz. Bu durum, görünüşte el değiştiren paranın çalınmış bir para olmaması hâlinde bile böyledir!
Yasal Olması Son Soru Değildir
Bir işlem, görünüşte iki tarafın rızasıyla gerçekleştirilmiş olabilir; ancak alıcı gerçekten başka bir seçeneğe sahip miydi? Satıcı, onun bilgisizliğinden veya acil ihtiyacından yararlandı mı? Birden fazla tedarikçi, aralarında anlaşarak insanların seçim imkânını ortadan kaldırdı mı? Musâdif’in hikâyesi, iktisadi ahlâkın “yapabilir miyim?” sorusundan bir adım daha ileride durduğunu ve “adaletli ve insaflı mıdır?” diye sorduğunu göstermektedir.
Bu yaklaşım, günümüz piyasasına da uygulanabilir: Zorunlu ihtiyaç maddelerini stoklayarak piyasadan çekmek, koordineli biçimde fiyat oluşturmak, kriz dönemlerinde fiyatları artırmak, gerçek dışı vaatlerle eğitim programı satmak, etkinliği kanıtlanmamış bir tedavinin reklamını yapmak veya abonelik satın aldırmak için aldatıcı tasarımlardan yararlanmak, yeni biçimlere bürünmüş olabilir. Ancak ahlaki mesele aynıdır: İnsanların savunmasızlığını ve bilgisizliğini kâr elde etme motoruna dönüştürmek.
Elbette Musâdif’in rivayeti, bütün mallar için sabit bir kâr oranı belirlenmesi anlamına gelmez. Üretim şartları, maliyet, risk ve malın niteliği birbirinden farklıdır. Temel mesaj, kârı veya ekonomik faaliyeti reddetmek değil, insanların ihtiyaçlarından ve piyasadaki kıtlıktan adaletsiz biçimde yararlanmanın yasaklanmasıdır.
Malın Kusurunu Reklamın Arkasına Gizleme
İmam Cafer-i Sâdık (a.s), Allah Resulü’nden (s.a.a) naklettiği bir rivayette, alışverişe girerken dikkat edilmesi gereken beş hususa karşı uyarıda bulunmaktadır: Faiz, yemin etmek, malın kusurunu gizlemek, satış sırasında malı abartılı biçimde övmek ve satın alırken malı kötülemek. [3]
Bu liste, piyasanın psikolojisine dair oldukça isabetli bir tablo ortaya koymaktadır. Satıcı, fiyatı yükseltmek amacıyla ürününü “kusursuz”, “olağanüstü” veya “son fırsat” şeklinde tanıtabilir; alıcı ise, alışverişi daha ucuza getirmek için karşı tarafın malının gerçek değerini inkâr edebilir. Her iki durumda da dil, bilgi dengesini bozmanın bir aracına dönüşmektedir.
Günümüzde “kusuru gizleme”nin karşılığı yalnızca bir aracın arızasını veya bir evin kusurunu gizlemek değildir. Ürünün yan etkilerini reklamdan çıkarmak, ek maliyetleri göstermemek, gerçek dışı görseller kullanmak, olumlu yorum satın almak, güvenilir eleştirileri silmek veya önemli şartları küçük puntolarla yazmak da aynı anlayışın farklı biçimlerde yeniden üretilmesi olabilir. Ekonomik dürüstlük, müşterinin karar vermeden önce, gizli kalması hâlinde seçimini değiştirebilecek bilgilere sahip olması demektir.
Helâl Kazanç Kolay Değildir
İmam’ın (a.s) Musâdif’e söylediği, “Helâl rızık elde etmek, kılıçla mücadele etmekten daha zordur” sözü, piyasayı yermek amacıyla yapılmış bir abartı değildir; insanın kendi nefsiyle verdiği bir mücadelenin tasviridir. Para, insanın kendisini haklı çıkarma gücünü artırır. Büyük bir kâr söz konusu olduğunda kelimeler değişir: Hırs, “zekâ”ya; gizlemek, “ticari sır”ra; istismar, “fırsatları değerlendirme”ye; insafsızlık ise, “piyasa kuralı”na dönüşür.
İmam Cafer-i Sâdık’ın (a.s) iktisadi ahlâkı, insandan fakir kalmasını veya kârdan korkmasını istemez. Ondan “servet üretmek” ile “başkasının hakkını yemek” arasına bir sınır koymasını ister. Bu sınır, her zaman hesap makinesi ve hukuki sözleşmeler aracılığıyla görülemez. Bazen bir gelir yasal olabilir, fakat adil olmayabilir; kârlı olabilir, ancak toplumun güvenini yok edebilir.
Bu anlayışta pazar, imanın gerçek vitrinidir. Dindarlık; satıcının malın kusurunu söylemesi, ortağın hesaplarını şeffaf biçimde ortaya koyması, işverenin çalışanın hakkını zamanında vermesi ve işletme sahibinin insanların yaşadığı krizleri olağan dışı kâr elde etmek için fırsata dönüştürmemesiyle inandırıcı hâle gelir. Belki de bu nedenle insanları tanımak için yalnızca namazın ilk safına değil, fiyat belirleme, sözleşme yapma ve insanların hakları karşısında hesap verme biçimlerine de bakmak gerekir.
Sözün Özü
Eğer dindarlığı kişisel alanın gizli köşelerinden çıkarıp ona toplumsal bir boyut kazandırmak istiyorsak, bunun için ekonomi ve piyasadan daha uygun bir alan yoktur. Namaz ve oruç, insanın ruhunu şarj eden unsurlardır; böylece insan pazara girdiğinde “yalan, ölçü ve tartıda hile, ayrıcalıklı imkânlardan yararlanma ve stokçuluk” gibi ayartmalara karşı koyabilir. Eğer bu ibadetler, insanın başkalarının haklarına el uzatmasını engelleyemiyorsa, dindarlığımızın bir yerinde ciddi bir aksaklık var demektir.
Günümüz toplumunun “pazarın içindeki dindarlığa” ihtiyacı vardır; insanlara gülümseyen, insaflı olan, çekleri karşılıksız çıkmayan, sattığı malın kusurunu söyleyen ve zorluk ile hayat pahalılığı günlerinde insanların hâlini gözeten esnafa ihtiyacı vardır. İşte bu, her toplumun hastalıklı ekonomisini iyileştirebilecek İmam Cafer-i Sâdık’ın (a.s) yaşayan mektebidir.
-----------
[1]- Muhammed b. Ya‘kûb Kuleynî, el-Kâfî, c. 2, Bâb: 51.
[2]- Hür el-Âmilî, Vesâilü’ş-Şîa, c. 1, s. 421.
[3]- Şeyh Sadûk, el-Hisâl, Altıncı Kitap, Bâb: 32.
Tarih: 06-10-2026