içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

Peygamberî Misyon Taşıyan Bir Millet

İran İslam Cumhuriyeti bugün, “ümmet-i vasat” konumunda bulunmaktadır; yani ne zulmeden ve ne de zulme boyun eğen bir millettir. Kur’ân’ın mantığına göre, nasıl ki Hz. Peygamber (s.a.a) bizim şahidimiz ve örneğimiz ise, direniş milleti de insanlığın uyanışına öncülük etmekle görevli peygamberî bir misyona sahiptir. Bu yazı, söz konusu küresel ve medeniyet inşa edici rolün farklı boyutlarını incelemektedir.

Peygamberî Misyon Taşıyan Bir Millet

Bismillahirrahmanirrahîm

 

Günümüz dünyası, son derece kritik ve çalkantılı tarihî bir dönemeçten geçmektedir. Onlarca yıl boyunca hegemonya, tahakküm ve çifte standartlar üzerine inşa edilen uluslararası düzen, bugün adeta çöküşünün sesleriyle yüz yüzedir. Bu süreçte hak ile batıl arasındaki mücadele artık yalnızca askerî cephelerle sınırlı kalmamış; büyük bir medeniyet ve bilinç mücadelesine dönüşmüştür. Böyle bir ortamda İran İslam Cumhuriyeti ve direniş milleti, Batı Asya’da faaliyet gösteren sıradan bir siyasi aktör olmanın ötesine geçmiş; hayret verici ve tarihî bir rol üstlenmiştir. Bu rol, “peygamberî misyona sahip bir millet” şeklinde nitelendirilebilir. Peki bu misyon neyi ifade etmektedir ve ilahî stratejinin hangi temellerine dayanmaktadır?

 

Bu konumu doğru anlayabilmek için Kur’ân-ı Kerim’in siyasal tasavvuruna dönmek gerekir. İlahi vahyin, ideal ve örnek bir toplum inşa etmek için ortaya koyduğu en temel ilkelerden biri “ümmet-i vasat” kavramıdır. Yüce Allah, Bakara Suresinde bu konumu şöyle tasvir etmektedir:

“İşte böylece sizi orta (denge sahibi) bir ümmet kıldık ki insanlara şahit olasınız, Peygamber de size şahit olsun.” [1]

Hz. Peygamber (s.a.a), ilahi vahiy kaynağıyla irtibatı sayesinde Müslümanlar için en güzel örnek ve rehber olmuştur; onlara kemale ulaşmanın ve tâğutların zincirlerinden kurtulmanın yolunu öğretmiştir. Kur’ân-ı Kerim, Hz. Peygamber’in (s.a.a) ümmetle olan ilişkisinin, ümmetin de çevresindeki insanlıkla kurması gereken ilişkinin aynısı olması gerektiğini bildirmektedir. Başka bir ifadeyle, İslam ümmeti insanlık için “örnek ve rehber” bir konumda bulunmalıdır.

 

Bugün, Batı-Siyonist ittifakının askerî ve medya aygıtına karşı bütün varlığıyla direnen bir millet, bu ilahî ayetin pratik hayattaki tefsirini ortaya koymaktadır. İran, Amerikan-Siyonist ittifakının kendi topraklarına yönelik askerî saldırısının ardından geçen günler boyunca bunu fiilen gözler önüne sermiştir. Bir ucu Washington’da ve diğer ucu ise, Tel Aviv’de bulunan savaş makinesine karşı direnmek ve aynı zamanda temel ilkelerinden hiçbir şekilde taviz vermeksizin müzakere masasında yer almak, onurlu bir yaşam biçiminin somut örneğini teşkil etmektedir. Filistinli bir öğrencinin Kolombiya Üniversitesi’nde, Güney Afrika’daki sömürgecilik karşıtı bir aktivistin ve Latin Amerika’daki hegemonya karşıtı bir düşünürün gördüğü ve idrak ettiği model de işte budur.

Bu direnişin temelini, Kur’ân-ı Kerim’in şu ilkesi oluşturmaktadır:

“Ne zulmedersiniz ve ne de zulme uğrarsınız.” [2]

Günümüzde büyük güçlerin oyun kurallarını diğer toplumlar adına belirleme eğiliminde olduğu bir dünyada, bu ilke inkilabî ve devrimci bir duruşu temsil etmektedir. Bu ilkeyi hem söyleminde ve hem de pratiğinde hayata geçiren bir millet, bizzat kendisi bir “mesaj” hâline gelir. Bu durum, yalnızca söylediklerinden dolayı değil, aynı zamanda kimliği, sergilediği direniş, katlandığı bedeller ve bütün bunlara rağmen teslim olmaması sayesinde gerçekleşmektedir.

 

Küresel Uyanış Çağında Peygamberî Bir Misyon

Bir millet, dünyanın en güçlü maddî imparatorluklarının zorbalığı karşısında dimdik durup teslim olmadığında, gerçekte dünya için “peygamberî bir misyon” icra etmektedir. Çünkü peygamberlik, kurtuluş ve uyanış mesajını insanlığa ulaştırmaktır. Bugün, bu bölgedeki direnişin, tahakküm düzeninin önderlerinin rahatını nasıl kaçırdığını ve uyanış dalgalarını Amerika’daki üniversitelerin merkezinden Avrupa sokaklarına kadar nasıl taşıdığını görmüyor muyuz?

 

Bir millet, ortaya koyduğu direnişle dünyanın bütün mustazaflarına şu gerçeği göstermektedir: “Direnmek ve ayakta kalmak mümkündür.” Yaptırımlar altında bulunulabilir; buna rağmen ilerleme sağlanabilir. Çok boyutlu saldırılara maruz kalınabilir; buna rağmen Filistin davasından taviz verilmeyebilir. İşte bu, Kur’ân-ı Kerim’in ifade ettiği “insanlığa şahitlik ve örneklik etme” makamının somut tezahürüdür.

 

Yalnız Kahraman Efsanesinin Sonu

Bununla birlikte, vahyin beyanında yer alan büyük bir sosyolojik ve tarihî hakikat vardır ki, ondan gafil kalmak her medeniyetin çöküşüne yol açar: “Hiçbir peygamber tek başına dünyayı imar edemez.”

İlâhî bir önderin veya hak üzere kurulmuş bir düzenin, halkın iradesi ve aktif katılımı olmaksızın zirvelere ulaşabileceğini düşünmek batıl bir anlayıştır. Kur’ân-ı Kerim, Hadîd Suresinde bu yanılgıyı açık bir şekilde ortadan kaldırmaktadır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Gerçekten biz peygamberlerimizi apaçık delillerle gönderdik; onlarla birlikte kitabı ve adalet ölçüsünü indirdik.” Peki bunun amacı nedir? “İnsanların bizzat kendilerinin adaleti ayakta tutmaları için.” [3]

 

Dikkat edilmelidir ki Allah-u Teâlâ, peygamberlerin adaleti bizzat uygulayacaklarını söylememektedir. Aksine, “adaleti ayakta tutacak olanın ‘insanlar’ olduğunu” bildirmektedir. Peygamberler yol haritasını ortaya koyar, zirveyi gösterir ve hakikatin anlaşılmasının önündeki zihinsel engelleri kaldırırlar. Ancak engebeli yolu kat edecek ve medeniyeti inşa edecek olan, yeryüzündeki iradeler ve halkın gayretidir. Hz. Resûlullah (s.a.a) da Medine’de görkemli İslam toplumunu kurarken Ensar ve Muhacirlerin fedakârlığına, mallarına ve canlarıyla verdikleri desteğe dayanmıştır.

 

Güç Üretmek; Hüccetin Tamamlanmasının Şartı

Emîrü’l-Müminin Hz. Ali (a.s) de ilahî ideallerin gerçekleşmesini ve hak cephesinin yönetim sorumluluğunu üstlenmesini tamamen halkın varlığına ve iradesine bağlı görmektedir. O Hazret, Nehcü’l-Belâğa’da uzun yıllar süren sükûtun ardından hilafeti kabul etmesinin gerekçesini şu sözlerle açıklamaktadır:

“Eğer biat edenlerin hazır bulunması ve yardımcıların varlığıyla hüccetin üzerimde tamamlanması olmasaydı…” [4]

Yani onun sahip olduğu yüce manevî makama rağmen, halkın desteği fiilen ortaya çıkmadıkça, “yönetimi üstlenme” konusunda ilahî hüccetin tamamlanmış sayılmadığını açıkça göstermektedir.

 

Bugün milletimiz, son derece acımasız ve çok boyutlu bir hibrit savaşın tam merkezinde bulunmaktadır. Ağır ekonomik baskılara katlanmak, mukaddes değerleri ve ülke güvenliğini savunma uğruna şehitler vermek, düşman medyasının yalan bombardımanı karşısında millî birlik ve bütünlüğü muhafaza etmek; bu milletin “ümmet-i vasat” konumunda durabilmek için ödediği ağır bedellerdir. Bizler bugün, ilahî peygamberlerin başlattığı o büyük misyonu tamamlamaya yönelik sorumluluğu yerine getirmekteyiz.

Biz şunu öğrendik ki, bir davanın hak üzere olması tek başına zafere ulaşmak için yeterli değildir; bunun yanında zalimlere karşı “güç üretmek” de gereklidir. Bu tarihî mücadelede geri adım atmayan, ilahî emanetin yükünü metanetle omuzlarında taşıyan ve yaptırım ile tehdit fırtınaları karşısında sarsılmayan bir millet, tek başına yaşadığı çağın uyanış ve direnişinin peygamberî temsilcisi hâline gelecektir. Bu eşitsiz mücadelede nihai zaferimizin tek şartı ise, bu semavî mektebin halkın sarsılmaz iradesiyle kopmaz bir bağ içinde bütünleşmesidir.

 

-----------

[1]- Bakara suresi, 143.

[2]- Bakara suresi, 279.

[3]- Hadîd suresi, 25.

[4]- Nehcü’l-Belâğa, Hutbe: 3 (Şıkşıkiyye Hutbesi).

Tarih: 27-07-2026

FACEBOOK YORUM
Yorum