Şeytan’ın Kendilerine Hiçbir Yol Bulamadığı Beş Kişi
Bismillahirrahmanirrahîm
İmam Cafer-i Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur:
İblis şöyle der: “Beş grup insan vardır ki, onlar karşısında hiçbir hilem işe yaramaz ve diğer bütün insanlar ise benim elimdedir.”
Yani beş grup insan vardır ki, onlara nüfuz etmenin bir yolu yoktur. Onların kalpleri bana kapalıdır; oraya kanat açıp yerleşemem ve onlarla baş edemem. Fakat geri kalan insanlar benim peşimden gelirler.
Bazen denilir ki, şu havaalanı belirli bir uçuşa kapalıdır; kontrol kulesi o uçağın inişine izin vermez. Nitekim bazı uçakların ülkeye inmesine izin verilmemektedir. Hangi uçağın inip hangisinin inmeyeceğine karar veren havaalanının kendisidir.
Kalbimizin havaalanı da şöyle der: “Eğer bu özelliklere sahip olursan, şeytan oraya inemez.”
Peki bu özellikler nelerdir? Bu hadis gerçekten çok güzeldir.
1- Samimi Niyet ve Allah’a Tevekkül
Birincisi: “Kim samimi bir niyetle Allah’a sığınır ve bütün işlerinde O’na tevekkül ederse...” Yani niyeti içten ve dürüst olan, niyetinde yalan, gösteriş ve ikiyüzlülük bulunmayan kimse.
Bir rivayete göre, İmam Cafer-i Sadık’a (a.s) şöyle soruldu: “Efendimiz, insanların en akılsızı kimdir?”
Bizler genellikle iflas eden, işini iyi yapamayan ve zarar eden kimseye akılsız deriz. Ancak İmam Cafer-i Sadık (a.s) şöyle buyurdu:
“En akılsız insan, ibadet ettiği hâlde bunu gösteriş için yapandır.”
Mesela namaz kılar ama “insanlar görsün” diye kılar; sadaka verir ama insanlar için verir, hacca gider ama Allah için değil, insanların takdiri için gider. Hazret şöyle buyurdu:
“Bu kişi gerçekten çok akılsızdır.”
Neden? Çünkü uğruna ibadet ettiğin kimse sana sevap veremez; o da senin gibi kıyamet günü kendi derdiyle meşgul olacaktır. İnsanın, kendisine karşılık veremeyecek, kendisine not veya ödül veremeyecek biri için çalışması akılsızlıktır. Bu yüzden rivayetlerde geçer ki, kıyamet günü gösteriş için amel eden kişiye şöyle denilir:
“Ey hüsrana uğrayan! Ey kâfir! Ey zarara uğrayan! Ey inkâr eden kimse! Amellerini boşa çıkardın.” [1]
İmam Rıza’dan (a.s) çok güzel bir hadis nakledilmiştir. Şöyle buyuruyor:
“Her insan sabah evinden çıktığında, hem şeytan ve hem de melek ona yönelir. İkisi de birlikte gelir ve insanın neye meyilli olduğunu görmek isterler.”
Bu, tıpkı bir çocuğun karşısına hem iyi bir arkadaşın ve hem de kötü bir arkadaşın çıkması gibidir. İnternet gibi; içinde hem kötü siteler vardır ve hem de faydalı siteler. Ya da bir insanın, isterse Kur’an tilaveti dinleyebilmesi ve isterse müzik dinleyebilmesi gibi.
Daha sonra şöyle buyurdu:
“İnsan evinden çıkarken şöyle derse: ‘Bismillâh, âmentü billâh, tevekkeltü alallâh, mâ şâallâh, lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh.’ Bu sözleri söylediğinde melek şeytana dönerek şöyle der: ‘Git, bu insan bana aittir; onunla işin olmasın.’ Çünkü o hem Allah’ın adını anmıştır ve ‘Bismillâh’ demiştir; hem ‘Allah’a iman ettim’ demiştir: ‘Âmentü billâh’; hem ‘Allah’a tevekkül ettim’ demiştir: ‘Tevekkeltü alallâh’; hem de şöyle demiştir: ‘Mâ şâallâh, lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh.’ [2]
Allah’tan başka hiçbir güç gerçek anlamda fayda vermez; asıl kudret yalnızca Allah’a aittir. Bizde bulunan her türlü güç de Allah’tandır. Üstatlarımızdan biri şöyle derdi: Bir koyun kesilmek istendiğinde Kur’an şöyle buyurur:
Eğer ‘Bismillâh’ denirse...
İki kişi de aynı bıçağı kullanıyor, ikisi de kardeştir ve her ikisi de bir koyun kesmektedir. Eğer bunlardan biri “Bismillahirrahmanirrahim” derse, o et helaldir. Ama diğeri kasıtlı olarak, “Ben besmele çekmeyeceğim” derse, Kur’an buna “meyte” yani leş hükmü verir; o et yenmez ve atılması gerekir. Ancak kişi unutur da besmele çekmezse, bunda bir sakınca yoktur. Dolayısıyla, üzerine Allah’ın adı anılmadan kesilen hayvan leş hükmündedir.
Peki, hayatında Allah’ın adı bulunmayan insan da bir bakıma ölü hükmünde değil midir?
Müşrik neden necis sayılmıştır? Oysa yıkanmış, temizlenmiş, banyodan tertemiz elbiselerle çıkmıştır. Buna rağmen Kur’an şöyle buyurur:
“Şüphesiz müşrikler necistir; artık Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar.” [3]
Bu yüzden Mescid-i Haram’a giremez. Peki müşriğin nesi necistir? O da temiz ve bakımlı bir insandır.
Kur’an, Ehl-i Kitap olan Yahudi ve Hristiyanları necis olarak nitelemez; sadece müşrikleri ve putperestleri böyle niteler. Nasıl ki üzerine Allah’ın adı anılmadan kesilen bir koyun leş hükmüne giriyorsa, Allah’ın kendisine akıl ve idrak verdiği bir insanın gidip bir putun karşısında eğilmesi de böyledir. Bu kişi necistir; çünkü kendi fıtratını ayaklar altına almıştır. O, manen ölü ve leş hükmündedir. Dış görünüşü insan olsa da yaşayan bir ölüdür. Bu yüzden, insan sabah evinden çıkarken:
“Bismillâh, âmentü billâh, tevekkeltü alallâh, mâ şâallâh, lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” derse, şeytan ona yaklaşamaz.
Bir adam Hz. Resulullah’ın (s.a.a) huzuruna gelerek “Ey Allah’ın Resulü! Rızkımın artmasını istiyorum” dedi. Hz. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu:
“Daima taharet üzere ol.” [4]
Yani sürekli abdestli bulun. Eğer temiz olursan, rızkın da artar. Burada kastedilen sadece zahirî abdest değildir. Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Orada temizlenmeyi seven insanlar vardır ve Allah da temizlenenleri sever.” [5]
Gerçek anlamda temiz insan hem dış temizliğe ve hem de iç temizliğe sahip olandır. Hem zahiren abdestlidir ve hem de manen temizdir. Gözü harama ve namahreme bakmaz; hayatında haram lokma bulunmaz.
Allah-u Teâlâ şöyle buyurur:
“Ben böyle insanı severim; çünkü o temizdir ve kirlerden uzaktır.”
Dolayısıyla, İmam Cafer-i Sadık’ın (a.s) naklettiği üzere şeytan şöyle demektedir: “Ben beş grup insan karşısında çaresizim.” Bunlardan birincisi, niyeti temiz olan ve hayatında Allah’ın adını yaşatan kimsedir.
2- Allah’ı Çok Anmak
“Gece ve gündüz çok tesbih eden kimse.”
Şeytanın kendisine yol bulamadığı ikinci grup, Allah’ı çok zikreden insanlardır. Tesbih çeşitlerinden biri, namazlardan sonra okunan Hz. Fatıma’nın (s.a) tesbihleridir. Elbette bunu namaz dışında da okumak caizdir. Bir kişi İmam Cafer-i Sadık’ın (a.s) huzuruna gelerek “Efendim, işitme gücüm zayıfladı” dedi.
İmam (a.s) şöyle buyurdu:
“Git, annem Fatıma’nın tesbihlerini oku”
Hz. Fatıma’nın (s.a) tesbihleri sadece namaza mahsus değildir. Bir insan sabah evden çıkarken de bunu okursa, rızkının genişlemesine vesile olur. Tesbihlerden biri de şu zikirdir:
“Subhânallâh, velhamdü lillâh ve lâ ilâhe illallâh, vallâhu ekber.”
Rivayetlerde, meleklerin tavaf ederken bu zikri söyledikleri nakledilmiştir.
Yine rivayetlerde geçtiğine göre, Hz. Musa (a.s) mikat gecesinde Allah ile buluşmaya gittiğinde, Allah ona şu zikri öğretmiştir:
“Subhânallâh, velhamdü lillâh ve lâ ilâhe illallâh, vallâhu ekber.”
Bir başka tesbih ise, rükû ve secdelerde söylenen tesbihtir:
“Subhâne rabbiyel azîmi ve bihamdih.”
“Subhâne rabbiyel a‘lâ ve bihamdih.”
Peki tesbih ne demektir?
Yani: “Allah’ım! Sen her türlü eksiklikten, kusurdan ve noksanlıktan uzaksın. Sende hiçbir kusur, eksiklik ve ayıp yoktur.”
İmam Cafer-i Sadık (a.s) şöyle buyurdu:
“Hayatında tesbih bulunan kimseye şeytan galip gelemez.”
Hz. İsa (a.s), insanları Allah’a davet etmek için geldiğinde şeytan ona yaklaşıp şöyle dedi: “Ey İsa! Sen kendin zaten tanrısın; neden insanları Allah’a çağırıyorsun? Eğer tanrı değilsen, o hâlde baban kimdir? Herkesin babası bellidir ama senin baban belli değildir. O hâlde sen tanrısın; en azından Allah’ın oğlusun. Sen ölüleri diriltiyor, körleri iyileştiriyor ve mucizeler gösteriyorsun.”
Şeytan, Hz. İsa’nın (a.s) inancını bozmak için sürekli onun peşine düşüyor, Hz. İsa (a.s) ne kadar ondan uzaklaşmaya çalışsa da yeniden geliyordu. Sonunda Hz. İsa (a.s) “Subhânallâh, Subhânallâh!” demeye başladı. Birkaç kez “Subhânallâh” deyince şeytan ondan uzaklaştı. Şeytan şöyle dedi: “Bu sözün bulunduğu yere ben yaklaşmam. Çünkü siz Allah’ı her türlü eksiklikten tenzih ediyorsunuz.”
Kur’ân-ı Kerîm de şöyle buyurmaktadır:
“Kur’an okuduğun zaman, kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.” [6]
3- Musibet Karşısında Sabırlı Olmak
“Başına bir musibet geldiğinde feryat edip isyan etmeyen kimse.”
Şeytan, insana musibetler yoluyla nüfuz edebilir. Musibete uğrayan bir insan bazen kendini kaybedebilir, Allah korusun küfür sözleri söyleyebilir veya Allah hakkında kötü düşüncelere kapılabilir. Bu yüzden İmam Cafer-i Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur:
“Musibet anında feryat edip isyan etmeyen kimse karşısında şeytan şöyle der: ‘Benim yolum kapandı; buna karşı koyamam.’”
Hz. Eyyûb (a.s), zengin olduğu zaman da “Allah” diyordu; malını kaybettiği zaman da “Allah” diyordu. Sağlıklı olduğu zaman da “Allah” diyordu; hastalandığında da yine “Allah” diyordu. Bazı insanların ise, sağlık ve hastalık zamanlarındaki hâlleri birbirinden farklıdır. Allah onların hayatına küçük bir imtihan koyar koymaz, başarısız olur ve sınavı kaybederler. Fakat mümin, musibet karşısında böyle davranmaz. Siz, Ebû Abdullah İmam Hüseyin’e (a.s) bakın. Bunca musibetle karşılaştı ama yine de şöyle dedi:
“Allah’ım! Senin hükmüne razıyım.” [7]
Tarihte, bu kadar kısa bir zaman içinde bu kadar çok musibetin bir araya geldiği başka bir örnek görmedim.
Bir insanın evlat acısı çektiğini, babasını kaybettiğini veya kardeşinin ölümünü gördüğünü biliyoruz. Ama aynı gün içerisinde kardeşinin, oğlunun, süt emen bebeğinin, kardeşinin oğlunun acısını yaşayan; esareti, susuzluğu ve ölümle yüz yüze gelmeyi aynı anda yaşayan başka bir kimse olmamıştır. Dolayısıyla tarihte hiçbir insan için bütün bu musibetler yarım günlük bir zaman diliminde bir araya gelmemiştir. Fakat bütün bunlara rağmen İmam Hüseyin (a.s) sürekli Allah’ı anıyor, daima dua ediyor ve Allah’ın takdirine razı olduğunu ifade ediyordu. İşte gerçek değer budur.
İmam (a.s) şöyle buyurdu:
“Şeytanın insana yaklaşamamasına sebep olan üçüncü özellik, insanın musibet karşısında feryat edip isyan etmemesidir.”
Ebû Zer’in genç bir oğlu vefat etmişti. Zaten çocuklarının çoğu, kendisi hayattayken dünyadan göçmüştü. Birisi onu incitmek ve yarasını kanatmak için yanına geldi ve şöyle dedi: “Ey Ebû Zer! Allah sana ne zaman bir evlat verse, o ölüyor. Bu oğlun da öldü.” Ebû Zer ona baktı ve şöyle dedi:
“Hamdolsun o Allah’a ki, onları fani yurttan alıp ebedî yurtta saklamaktadır.” [8]
Bir insan kiracı iken ev sahibi olduğunda, insanlar onu tebrik eder ve “Hamdolsun, artık ev sahibi oldunuz; şimdiye kadar kiracıydınız” derler.
Ebû Zer de şöyle dedi: “Allah’a hamdolsun! Benim çocuğum burada kiracıydı. Bu dünya kiralık bir evdir ve insan burada kalıcı değildir. Şimdi ise, çocuğum gerçek yurduna kavuştu. Allah’a şükür ki, evladım fanilik diyarından ebediyet diyarına geçti.”
Bu dünyada kiracı olsanız, evin tapusunu istediğinizde size vermezler; çünkü derler ki “Sen bu evin kiracısısın”. İnsan da bütün dünya malını geride bırakıp kabre girmek zorundadır. Fakat ahiret, ebedî yurttur. Dünyaya kiralık bir ev gözüyle, ahirete ise gerçek ve kalıcı mülk gözüyle bakan kimse, hiçbir zaman bu dünyaya gönül bağlamaz. Böyle bir insan hiçbir zaman aşırı üzüntüye kapılmaz.
İmam Cafer-i Sadık’ın (a.s) genç oğlu hastaydı ve can çekişiyordu. İmam (a.s) onun başucunda oturuyordu. Kendisine “Efendimiz, çocuğunuz can veriyor; fakat çok zor can veriyor” denildi. İmam (a.s) şöyle buyurdu:
“Yâsîn değil, Saffât sûresini okuyun ki ruhunu daha rahat teslim etsin.”
Saffât sûresi okunmaya başlandı. On birinci ayete ulaştıklarında çocuk, babasının gözleri önünde ruhunu teslim etti. İmam (a.s) şöyle buyurdu:
“Biz Ehlibeyt, musibet gerçekleşmeden önce üzülürüz; çünkü onun meydana gelmemesini isteriz.”
Zaten hiç kimse musibeti sevmez; fakat dünya musibetsiz değildir.
“Fakat Allah’ın emri gerçekleştiğinde, O’nun hükmüne razı olur ve emrine teslim oluruz.” [9]
Yani sabrederiz. Aşura gecesi Hz. Zeyneb’in (s.a) kalbini derin bir hüzün kapladı; bedeni titredi ve ağlamaya başladı. İmam Hüseyin (a.s) ona şöyle buyurdu:
“Kız kardeşim! Dikkat et, şeytan sabrını elinden almasın. Kendini kaybetme; çünkü şeytan işte tam buradan nüfuz eder.”
Hz. Zeynep (s.a) hemen şöyle arz etti:
“Beni, istediğin gibi bulacaksın. Ey kardeşim! Sen nasıl istiyorsan ben de öyle olacağım.”
Gerçekten de öyle oldu. Eğer melekler İmam Hüseyin’in (a.s) sabrına hayret ettilerse, Hz. Zeyneb’in (s.a) sabrına da hayret etmeleri yerindeydi. Bazı rivayetlerde şöyle nakledilmiştir:
“Ey kardeşim! Sabrı bile aciz bırakacağım; öyle bir dayanacağım ki sabır yorulacak ama ben yorulmayacağım.”
4- Kendisi İçin İstediğini Mümin Kardeşi İçin de İstemek
“Bir mümin kardeşi için, kendisi için razı olduğu şeyi isteyen kimse.”
Şeytanın insanlara nüfuz ettiği yollardan biri, insanların onuruna saldırmak, gıybet etmek, iftira atmak ve insanların arkasından konuşmaktır. İmam (a.s) şöyle buyurdu:
“Bir insan kendisi için istediği şeyleri başkaları için de istemeli; kendisi için hoş görmediği şeyleri başkaları için de hoş görmemelidir.”
Kendin için yeni elbiseler isterken, insanlara eski elbiseler vermen doğru değildir. Kendin için güzel yemekler isterken, başkalarına yemek artıklarını layık görmen doğru değildir. İmam Rıza (a.s), yemeğin en güzel kısmını fakirlere verirdi. Daha kendisi yemeye başlamadan önce fakirler için bir miktar ayırırdı.
“Onlar, sevdikleri yemeği yoksula verirler.” [10]
Yani insan, sahip olduğu şeylerin en iyisini ve en güzelini vermelidir. Nasıl oluyor da sen, insanların sana yalan söylemesini istemiyorsun ama kendin onlara yalan söylüyorsun? Başkalarının seni aldatmasını istemediğin hâlde, neden sen başkalarını aldatıyorsun? İnsanların arkandan dedikodu yapmalarını istemediğin hâlde, sen neden onların arkasından konuşuyorsun?
İmam (a.s) şöyle buyurdu:
“Şeytanın kendisine nüfuz edemediği kimse, kendisi için istemediği şeyi insanlar için de istemeyen kimsedir.”
5- Allah’ın Takdirine Razı Olmak
“Allah’ın kendisi için takdir ettiğine razı olan ve rızık konusunda aşırı kaygıya kapılmayan kimse.” [11]
Yani insan, Allah’ın verdiği rızka, ilahî takdire ve kaderine razı olmalı; geçim endişesiyle kendini tüketmemelidir. Bizim irademiz vardır; ancak Allah da hayatımız için bir kader ve bir takdir belirlemiştir; her insana belli bir pay ayırmıştır. İnsanın şöyle demesi güzeldir: “Allah’ım! Ben üzerime düşeni yapıyor ve çaba gösteriyorum; fakat senin benim için uygun gördüğün şeye razıyım.”
Allah birine kız çocuk verir, birine erkek çocuk verir ve bir başkasına ise, evlat nasip etmez. Kısacası herkesin hayatında hem sıkıntılar ve hem de nimetler vardır. Bütün başarılar ve nimetler tek bir kişide toplanmadığı gibi, bütün sıkıntılar da tek bir insanda toplanmaz. Dünya hayatının düzeni böyledir. Bazen görürsünüz ki bir insanın bazı başarıları ve nimetleri vardır; fakat bunların yanında birtakım sıkıntıları da bulunmaktadır. Önemli olan, insanın bu ilahî taksime razı olmasıdır.
Elbette insan Allah’tan sıkıntılarının giderilmesini isteyebilir; başarılarının ve nimetlerinin artmasını da isteyebilir. Allah bu konuda yolu açık bırakmıştır. Biz “bedâ” inancına sahibiz. Yani Allah, az olan rızkı artırabilir, kısa olan ömrü uzatabilir, uzun olan ömrü kısaltabilir. Bu konuda rivayetler olduğu gibi, Kur’an da şöyle buyurmaktadır:
“Allah dilediğini siler, dilediğini de sabit bırakır.” [12]
Allah bazı şeyleri kaldırır, bazılarını da onların yerine koyar. İnsan dua etmeli ve Allah’tan değişim istemelidir; fakat hiçbir zaman Allah’ın uygun gördüğü şeyden dolayı şikâyet etmemelidir. İmam (a.s) buyurdu:
“Bir kimse bu beş özelliğe sahip olursa, şeytan ona nüfuz edemez.”
Bakın, Ebû Abdullah İmam Hüseyin’in (a.s) dostları, yoldaşları, evlatları ve kendisi, musibetler karşısında hiçbir zaman feryat edip isyan etmediler. İmam Hüseyin (a.s), hayatı boyunca ilahî takdire karşı hoşnutsuzluk ifade etmedi. Her yerde dayanağı Allah’tı; her yerde Allah’ı tesbih ediyordu. Hayatına dua ile başladı ve duasıyla da son verdi. Hiçbir zaman musibet karşısında feryat etmedi. Hatta altı aylık bebeği kollarında can verdiğinde şöyle buyurdu:
“Allah’ım! Bu musibeti bana kolaylaştıran şey, onun senin gözlerinin önünde gerçekleşmiş olmasıdır. Ben bu musibete razıyım; çünkü sen razısın.”
Eğer insan, anlattığım bu beş özelliğe sahip olursa, kalbi şeytanın iniş yaptığı bir havaalanı hâline gelmez.
Allah’ım! Ebû Abdullah İmam Hüseyin’in (a.s) büyüklüğü hürmetine, hepimizin kalplerini temiz, sana yönelmiş, meleklerinin iniş yeri ve ilhamlarının merkezi kıl.
Allah’ım! Nefsin arzularını, şeytanı ve onun vesveselerini hayatımızdan uzaklaştır.
Hüccetü’l-İslam Seyyid Muhammed Musevî
--------------
[1]- Bihârü’l-Envâr, c. 69, s. 295; Sevâbü’l-A‘mâl ve İkâbü’l-A‘mâl, s. 255; Emâlî-i Sadûk, s. 528.
[2]- El-Kâfî, c. 2, s. 543; Men Lâ Yahzuruhü’l-Fakîh, c. 2, s. 272.
[3]- Tövbe, 28.
[4]- Kenzü’l-Ummâl, hadis no: 44154.
[5]- Tövbe, 108.
[6]- Nahl, 98.
[7]- Bihârü’l-Envâr, c. 44, s. 366; Keşfü’l-Gumme, c. 2, s. 29; Müsîrü’l-Ahzân, s. 41.
[8]- Meskenü’l-Fuâd, s. 55; Aram Bahş-i Dil-i Dâğdîdegân, s. 144.
[9]- El-Kâfî, c. 3, s. 225; Vesâilü’ş-Şîa, c. 3, s. 275; Bihârü’l-Envâr, c. 74, s. 49.
[10]- İnsan, 8.
[11]- Bihârü’l-Envâr, c. 60, s. 248; el-Hisâl, c. 1, s. 285; Mevâizü’l-Adediyye, s. 400.
[12]- Ra‘d, 39.
Tarih: 09-07-2026