içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

Şia ile Ehl-i Beyt (a.s) Muhibbi Arasındaki Fark

Gerçek Şiiler, kendilerine özgü birtakım özelliklere sahiptir ve bu nitelik ve alametlerle tanınırlar…

Şia ile Ehl-i Beyt (a.s) Muhibbi Arasındaki Fark

Bismillahirrahmanirrahîm

 

Gerçek Şiiler, kendilerine özgü birtakım özelliklere sahiptir ve bu nitelik ve alametlerle tanınırlar. Sadece Ehl-i Beyt’e (a.s) sevgi beslemek, bir kimsenin Şii olması için yeterli değildir. Zira Ehl-i Beyt’i (a.s) sevdiğini iddia eden pek çok kişi bulunmasına rağmen, bunların hepsi gerçek anlamda Şii değildir.

Gerçek bir Şii olabilmek için, Ehl-i Beyt İmamlarını (a.s) söz, davranış, ibadet ve hayatın bütün alanlarında eksiksiz bir şekilde örnek ve rehber edinmek, onların amelî sünnetine sımsıkı bağlı kalmak gerekir. Nitekim "Şia" kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de de yer almaktadır. Yüce Allah, Hz. Nûh’un (a.s) kıssasını anlattıktan sonra şöyle buyurmaktadır:

"Şüphesiz İbrahim de onun (Nûh’un) taraftarlarındandı." [1]

Yani Hz. İbrahim (a.s), Hz. Nûh’un (a.s) takip ettiği aynı yolu izlemekteydi. Buna göre, Ehl-i Beyt’e (a.s) sevgi beslemek ile gerçek anlamda Şii olmak aynı şey değildir. Bu iki kavramı birbirinden ayırmak gerekir. Konunun daha iyi anlaşılması için bu hususta nakledilen bir rivayeti aktaralım:

İmam Rızâ’nın (a.s) “veliaht tayin edilmesi” meselesi gündeme gelip de Hazret Merv’e teşrif ettikten sonra, insanlar grup grup kendisini tebrik etmek üzere huzuruna çıkıyorlardı. Çünkü halk nazarında bu gelişme, Ehl-i Beyt (a.s) için büyük bir zafer olarak değerlendiriliyordu.

İmam’ın (a.s) Merv’de bir süre ikamet etmesinin ardından, bir grup Şii o Hazret’i ziyaret etmek amacıyla huzuruna geldi. Kapıcı ve hizmetkâr onlara “Siz kimsiniz, ne istiyorsunuz?” diye sordu. Onlar da “Biz İmam’ın (a.s) Şiilerinden bir grubuz; huzuruna çıkmak ve kendisini ziyaret etmek istiyoruz” dediler.

Kapıcı “Bekleyin, gidip izin isteyeyim” dedi. Daha sonra İmam’ın (a.s) huzuruna çıkarak şöyle arz etti: “Bir grup kimse geldi. Kendilerinin sizin Şiileriniz olduğunu söylüyor ve sizi ziyaret etmek istiyorlar.” Ancak İmam (a.s) onlara izin vermedi.

Kapıcı durumu kendilerine bildirince geri döndüler. Ertesi gün tekrar gelerek aynı isteklerini dile getirdiler. Fakat İmam (a.s) yine görüşme izni vermedi.

Üçüncü gün yeniden geldiler ve aynı taleplerini tekrarladılar. Bu defa da Hazret izin vermedi. Artık çok etkilenmiş ve İmam’ın (a.s) kendilerine bilerek görüşme izni vermediğini anlamışlardı. İçlerinden bazıları ağlayıp sızlayarak kapıcıdan, İmam’a (a.s) kendilerinin hangi günahı işlediklerini ve neden görüşme izni verilmediğini sormasını rica ettiler. Kapıcı da onların bu sözlerini İmam’ın (a.s) huzurunda arz etti.

Hazret şöyle buyurdu:

Bundan daha büyük hangi günah olabilir ki? Onlar yalan söylüyorlar. Kendilerinin Şii olduklarını iddia ediyorlar; hâlbuki Şii’nin nitelikleri onlarda bulunmamaktadır. Gerçek Şiiler, ‘Selmân ve Ebû Zer’ gibi kimselerdir.

Kapıcı geri dönerek İmam’ın (a.s) sözlerini onlara iletti. Bunun üzerine onlar “Biz gerçekten Şiiyiz ve İmam’ı seviyoruz; yalan söylemiyoruz” dediler. Hazret kapıcıya şöyle buyurdu:

Onlara söyle ki siz bizim dostlarımız ve muhiblerimizsiniz; ancak bizim Şiilerimiz değilsiniz.

Bunun üzerine onlar “Evet, biz Ehl-i Beyt’i (a.s) seviyoruz ve İmam’ın (a.s) dostlarıyız” dediler. Hazret şöyle buyurdu:

İşte şimdi doğruyu söylediler. Artık içeri girebilirler.

Muhtemelen biz onların yerinde olsaydık, üç defa İmam’ın (a.s) kapısına gidip de huzura kabul edilmeseydik, yorulur ve geri dönerdik. Fakat onlar gerçek bir muhabbet ve bağlılık sahibi oldukları için sabrettiler, direnç gösterdiler ve meselenin hikmetini öğreninceye kadar beklediler. İmam (a.s), bu yöntemle onları eğitti ve kendilerine, yalnızca Ehl-i Beyt’i (a.s) sevmenin yeterli olmadığını öğretti. Bilakis Ehl-i Beyt (a.s) sevgisi, manevî yolculuğun ilk basamağıdır; insan bu merhaleyle yetinmemelidir. Ehl-i Beyt’e (a.s) mensubiyet iddiasında bulunan kimselerin, bu bağlılığın gölgesinde elde etmeleri gereken manevî dereceler bundan çok daha yücedir. Yüce Allah bize Ehl-i Beyt (a.s) sevgisini lütfetmişse, bu nimeti en güzel şekilde değerlendirmeli ve yolculuğumuzu ilk basamakta durdurarak onunla yetinmemeliyiz.  

İmam Cafer-i Sâdık (a.s), gerçek Şiilerin özelliklerini açıklarken şöyle buyurmaktadır:

“Ey Cündeb’in oğlu! Bizim Şiilerimiz birtakım özelliklerle tanınırlar: Kardeşlerine karşı cömert ve fedakâr olmaları, gece ve gündüz elli rekât namaz kılmaları bunlardandır. Bizim Şiilerimiz köpek gibi saldırmaz, karga gibi tamahkâr ve hırslı olmazlar. Düşmanlarımızla yakınlık ve komşuluk kurmazlar; açlıktan ölecek olsalar bile bize düşmanlık besleyen kimselerden bir şey istemezler. Bizim Şiilerimiz yılan balığı yemez, mestlerin üzerine mesh etmez, öğle namazını vaktinde kılmaya büyük özen gösterir ve sarhoş edici içkiler içmezler.” [2]

 

Gerçek Şiilerin Alametleri

1. Din Kardeşlerine Karşı Cömert ve Eli Açık Olmak

İmam Cafer-i Sâdık (a.s), bu şerefli rivayette gerçek Şiilerin ilk özelliği olarak, diğer Şiilere karşı cömert davranmayı, infakta bulunmayı ve cimrilikten kaçınmayı zikretmektedir. İnsan, aile fertlerine karşı nasıl sorumluluk hissediyorsa, din kardeşlerine karşı da aynı şekilde sorumluluk duygusu taşımalıdır.

el-Kâfî'de "Mümin Kardeşlerin Hakları" başlığı altında yer alan rivayetlerde belirtildiğine göre, bir kimsenin ev işlerini gören bir kölesi bulunur da din kardeşinin böyle bir imkânı yoksa, kardeşlik hakkı gereği kendi kölesini göndererek onun işlerine de yardımcı olmakla yükümlüdür. O dönemde köle sahibi olmak yaygın bir durumdu. Böyle bir nimete sahip olan müminin, kölesini din kardeşinin hizmetine göndermesi dahi görev olarak zikredildiğine göre, din kardeşinin ihtiyaçlarını gidermek, hastalandığında onu ziyaret etmek, yolculuktan döndüğünde hâlini hatırını sormak ve benzeri davranışlar, Şiilerin en temel vazifeleri arasında yer almaktadır. Elbette Ehl-i Beyt'in (a.s) öğrettiği bu tür ahlâkî ilkeleri hayata geçirmek oldukça güçtür. Meselâ, evinizde fazla olan ve ihtiyaç duymadığınız birtakım kitaplarınız bulunduğunu, buna karşılık dostunuzun ciddi bir sıkıntıya düştüğünü ve acilen bir miktar paraya ihtiyaç duyduğunu düşününüz. Böyle bir durumda, o kitapları satıp elde ettiğiniz gelirle arkadaşınızın ihtiyacını karşılamak, kolaylıkla yapılabilecek bir fedakârlık değildir.

 

2. Günde Elli Bir Rekât Namaz Kılmak

Gerçek Şiilerde Allah'a kulluk hususunda da birtakım belirgin alametlerin bulunması gerekir. Bizim Ehl-i Beyt'e (a.s) duyduğumuz sevginin sebebi, onların Allah'ın seçkin ve seçilmiş kulları olmalarıdır. Onlar, kullukta, ibadette ve Allah'a yakınlık elde etmede bütün insanları geride bırakmışlardır. Dolayısıyla kendisini onların Şiisi olarak gören bir kimsenin de, bu kulluğun ve Allah ile güçlü bağının izlerini hayatında göstermesi gerekir.

Şiilerin alametlerinden biri de, günlük elli bir rekât namazı terk etmemeleridir. Bu namazlar, on yedi rekât farz namaz ile bunun iki katı olan otuz dört rekât nafile namazdan oluşmaktadır. Nitekim rivayette şöyle buyrulmaktadır:

"Gece ve gündüz elli (rekât) namaz kılsınlar."

Burada geçen "خمسين" (elli) ifadesi, Arapçada tağlîb üslûbuna göre kullanılmıştır. Yani kastedilen, gerçekte “elli bir rekât namaz” olup, yaygın kullanım gereği buna “elli rekât namaz” denilmiştir.

 

3 ve 4. Kavgacı ve Tamahkâr Olmamak

Arap kültüründe bazı kötü huylar hayvanlara nispet edilerek ifade edilir. Benzer şekilde, bizim kültürümüzde de bir davranışın çirkinliğini daha somut biçimde ortaya koymak amacıyla o özellik belirli bir hayvana atfedilir.

Köpek, hayvanlar arasında saldırganlığı ve havlamasıyla tanınır. Yabancı bir kimse gördüğünde ona saldırması, onun saldırgan tabiatını yansıtır. Elbette bekçi köpekleri tam da bu amaçla eğitilir; yabancılara karşı bu tavrı sergilemeleri istenir. Dolayısıyla bu özellik, o durumda yerinde ve doğru bir şekilde kullanılmış olur.

Aynı şekilde, aşırı tamahkârlık da halk arasında kargaya nispet edilen özelliklerden biridir. Bu hayvan, aç olmadığı zamanlarda bile yiyecekleri gelecekte kullanmak üzere biriktirir. Örneğin çok sayıda cevizi toprağa gömer. Hatta meşhur bir kanaate göre, birçok ceviz ağacının bu şekilde kargaların toprağa gömdüğü cevizlerden yetiştiği söylenir. İmam (a.s) bu hususu şu ifadelerle dile getirmektedir:

"Bizim Şiilerimiz köpek gibi saldırgan ve karga gibi tamahkâr değildir."

Yani onlar ne insanlara eziyet etmeye ve saldırmaya yönelirler, ne de ihtiyaçlarının ötesinde mal ve servet biriktirme hırsına kapılırlar.

Bu tür benzetmelerin kullanılmasının amacı, bazı davranışların çirkinliğini daha açık biçimde ortaya koymaktır. Böylece bu tür olumsuz eğilimlere sahip olan kimseler nefislerini arındırmaya yönelir, bu huyların gelişerek kalıcı bir karakter özelliğine dönüşmesine fırsat vermezler.

Ehl-i Beyt'in (a.s) Şiilerine yakışan tavır, saldırganlık ve tamahkârlık değildir. Onlar, izzet-i nefis sahibi olmalı; başkalarının malına ve imkânlarına göz dikmemelidirler.

 

5 ve 6. Ehl-i Beyt (a.s) Düşmanları Karşısında İzzet-i Nefsi Korumak ve Onlardan Uzak Durmak

İnsanın sahip olması gereken en güzel ahlâkî özelliklerden biri, İslâm'ın da büyük önem verdiği “istiğna (ihtiyaç duymamak, müstağni olmak) ve izzet-i nefis” duygusudur. İnsan, mümkün olduğu ölçüde başkalarından bir şey istememeli; hatta yakınlarından, anne ve babasından dahi ihtiyaçlarını talep etmekten kaçınmalıdır. Elbette hayatın bazı dönemlerinde kişi, yerine getirmesi gereken kimi zorunlu görevler için başkalarının yardımına ihtiyaç duyabilir. Meselâ gece yarısı beklenmedik bir sıkıntıyla karşılaşıp hasta eşini veya çocuğunu hastaneye ulaştırmak zorunda kalan bir kimsenin, komşusunun aracını ödünç alması gerekebilir.

Günümüz dünyasında insanın hiçbir şekilde başkalarına ihtiyaç duymadan tek başına hayatını sürdürebilmesi mümkün değildir. İster istemez bazı durumlarda başkalarının yardımına başvurmak kaçınılmaz hâle gelir. Ancak önemli olan, yardımın kimden isteneceğidir. İmam (a.s) bu noktaya özellikle dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır:

"Bizim Şiilerimiz düşmanlarımızla komşuluk kurmazlar; açlıktan ölecek olsalar bile bize kin ve düşmanlık besleyen kimselerden hiçbir şey istemezler."

Ehl-i Beyt'in (a.s) ahlâkî öğretilerinde, kişinin imkân ölçüsünde müminlerden ve Ehl-i Beyt (a.s) Şiilerinden yardım alması; günahkâr kimselerin, Ehl-i Beyt (a.s) ile hiçbir bağı bulunmayanların ve özellikle de Ehl-i Beyt (a.s) düşmanlarının minneti altına girmemesi tavsiye edilmiştir. Bununla birlikte, çeşitli sebeplerle henüz Ehl-i Beyt'i (a.s) tanımamış, yani bilgisizlik ve dalâlet içinde olmakla beraber düşmanlık ve inat taşımayan kimselerle ilişki kurmanın, onlarla alışveriş yapmanın veya gerektiğinde kendilerinden yardım istemenin önemli bir sakıncası olmayabilir. Hatta onlarla kurulacak sağlıklı ilişkiler vesilesiyle zamanla hidayete ermelerine katkı sağlanması da mümkündür.  

Ancak bazı kimseler yaratılış ve karakter itibarıyla inatçı ve düşmanca bir tavır içindedirler. İmamlar (a.s) döneminde bu nitelikteki insanların sayısı oldukça fazlaydı. Günümüzde düşmanlık sebepleri geçmişe göre azalmış olmakla birlikte, hâlâ Ehl-i Beyt'e (a.s) düşmanlık besleyen kimseler bulunmaktadır. Esasen Şiilerin sahip olduğu dinî hassasiyet ve izzet duygusu, onları Ehl-i Beyt (a.s) düşmanlarına el açmaktan ve onlardan yardım istemekten alıkoymaktadır.

7. Dinî Hükümlerin Tamamında Ehl-i Beyt'in (a.s) Fetvalarına Uymak

Şiiler, daha ilk dönemlerden itibaren birtakım dinî hükümler konusunda Ehl-i sünnet ile farklı görüşlere sahip olmuşlardır. Oldukça meşhur olan bu ihtilaflar, ibadetlerden yiyecek ve içeceklere, Müslümanların dinî uygulamalarına kadar birçok alanda kendisini göstermiştir.

Bunlardan biri de yılan balığını (marmahi) yeme hükmüdür. Ehl-i Beyt (a.s), yılan balığının yenilmesini haram kabul ederken, Ehl-i sünnet âlimleri kendi içtihatlarına dayanarak onun avlanmasını ve yenilmesini câiz görmüşlerdir.

Aynı şekilde “abdest” konusunda da bazı Şii muhalifleri, özellikle “zaruret ve şiddetli soğuk” gibi durumlarda ayakkabı veya mest üzerine mesh etmeyi câiz kabul etmişlerdir. Buna karşılık Şiîler, ilk dönemlerden itibaren "mesh ale'l-huffeyn (mest üzerine mesh)" olarak bilinen bu fetvaya karşı çıkmışlardır.

“Sarhoş edici içecekler” konusunda da Şiîler ile Ehl-i sünnet arasında bazı görüş ayrılıkları bulunmaktaydı. Gerçi Şiî olmayan Müslümanlar da şarabı haram kabul ediyorlardı; ancak “fukkâ (fermente arpa içeceği) ve arpa suyu” gibi açıkça sarhoş edici sayılmayan şüpheli içecekler hakkında ihtilaf mevcuttu. Şiîlerin aksine, Ehl-i sünnet âlimlerinin önemli bir kısmı bunların kullanılmasını câiz ve helâl kabul etmekteydi. O dönemde hurma ve kuru üzüm bir süre suda bekletilir, ardından hafif derecede sarhoşluk veren suyu içilirdi. Görünüşe göre İmam'ın (a.s) bu şerefli rivayetteki ifadeleri de bu uygulamaya işaret etmektedir. Buna göre, bu tür içecekler de sarhoş edici ve dolayısıyla haramdır. Şiiler, nasıl ki şarabı haram sayıp içmekten kaçınıyorlarsa, sarhoşluk derecesi düşük olsa bile “arpa suyu ve mayalanmış üzüm suyu” gibi diğer sarhoş edici içeceklerden de uzak dururlar.

İmam (a.s) şöyle buyurmaktadır:

"Bizim Şiilerimiz yılan balığı yemezler, mest üzerine mesh etmezler, öğle namazını ve onun nafilesini vaktinde eda etmeye özen gösterirler ve sarhoş edici hiçbir içki içmezler."

 

Âyetullah Muhammed Takî Misbah Yezdî

 

----------

[1]- Sâffât Sûresi, 37/83.

[2]- Tuhafü'l-Ukûl, s. 303.

Kaynak Kitap: İmam Cafer-i Sâdık'ın (a.s) Hak Yolunun Yolcularına Öğütleri (Pendhâ-yi İmâm Sâdık (a.s) berâ-yi Rehcûyân-ı Sâdık).

Tarih: 21-07-2026

FACEBOOK YORUM
Yorum