içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

Şii ve Sünni Hadislerin Mukayeseli İncelenmesi - 1

Bismillahirrahmanirrahîm

Şii ve Sünni Hadislerin Mukayeseli İncelenmesi - 1

Hadis İlimleri


“Şüphesiz Allah katında din, İslam’dır.” [1]

“Andolsun ki Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur; zira kendi içlerinden, onlara Allah’ın ayetlerini okuyan, onları arındıran ve kendilerine Kitap ile hikmeti öğreten bir peygamber göndermiştir. Halbuki onlar daha önce apaçık bir sapıklık içindeydiler.” [2]

“Sana da bu zikri (Kur’an’ı) indirdik ki, insanlara kendilerine indirileni açıklayasın.” [3]

 

Bazı Ön Açıklamalar

Konuya giriş yapmadan önce birkaç noktayı açıklığa kavuşturmak gerekir. Ardından hadis ve hadis ilminin, son peygamberin (s.a.a) şeriatındaki değeri ile bu ilmin iki farklı yaklaşımda -Ehlibeyt Mektebi ve Halifeler Mektebi- nasıl bir tarihsel süreç izlediğini ele alacağız.

 

Vahiy ile Hadis Arasındaki Bağ

İslam, yüce Allah tarafından insanın fıtratına uygun olarak ve onu insanlık kemalinin en yüksek mertebesine ulaştırmak amacıyla teşri edilen (hukuki ve dini düzenlemeleri belirleyen) bir düzendir. Bu ilahi şeriat, Hz. Âdem’den (a.s) son peygamber Hz. Muhammed’e (s.a.a) kadar insan toplumlarının ihtiyaçlarına göre parça parça indirilmiştir:
Hz. Âdem’e (a.s), birkaç ailenin ihtiyacını karşılayacak miktarda “suhuf” (sahifeler), Hz. İdris’e (a.s) küçük bir kasabanın ihtiyacını karşılayacak kadar sahifeler indirilmiştir. Bu böylece sürmüş ve nihayet şehir hayatının başladığı Hz. Nuh’un (a.s) dönemine gelinmiştir. Artık insanlar arasında faizli muamelelerin görülmesi gibi şehirli topluma özgü ihtiyaçlar ortaya çıkmıştır.

 

Kur’ân-ı Kerîm’de şeriat hakkında şöyle buyrulur:

“Allah, dinden Nuh’a tavsiye ettiğini sizin için de şeriat kıldı.” [4]

Bu durum, şeriatlar arasında bir çelişki değil, bir tekâmül sürecidir. Nitekim birkaç ayet sonra şöyle buyrulur:

“Onun (Nuh’un) taraftarlarından biri de İbrahim’dir.” [5]
 

Ve bize şöyle denir:

“İbrahim’in hanîf dinine uyun.” [6]
 

Peygambere de:

“İbrahim’in hanîf dinine uy.” [7]

 

Semavî şeriatlar birbirine zıt değil, tamamlayıcıdır. Son Peygamberin (s.a.a) şeriatında ise, Gadir-i Hum günü Allah, Hz. Ali’yi (a.s) peygamberin halefi olarak tayin ettikten sonra şu ayeti indirmiştir:

“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinize olan nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı seçtim.” [8]

Şeriatın Hz. Âdem’den (a.s) son Peygambere (s.a.a) kadar olan bu süreç, matematik ilimlerinin ilkokuldan liseye ve üniversiteye kadar gelişim göstermesi gibidir. Önceki şeriatlarda, ilahi düzenlemeler kendi kutsal kitaplarında yer almıştır: Hz. Âdem’in (a.s) sahifelerinde olduğu gibi, Hz. İdris’in (a.s) sahifelerinde, Hz. Musa’nın (a.s) Tevrat’ında ve diğerlerinde olduğu gibi…

 

Tüm şeriat sahibi peygamberlerin birer vasisi (halefi) olmuştur. Bu konu “Kur’ân-ı Kerîm’de İslam Akidesi” adlı kitabın ikinci cildinde Hz. Âdem’den (a.s) Hz. Muhammed’e (s.a.a) kadar uzanan vasîler silsilesi sunulmakta ve hiçbir peygamberin vasîsiz olmadığını vurgulamaktadır.
Bir peygamberin vasisi hayatta olduğu sürece, onun getirdiği kutsal kitap da sahih ve korunmuş kalmıştır.

  • Hz. Âdem’in vasisi, Şît (a.s) olup “Hibetullah” (Allah’ın hediyesi) olarak da anılmıştır.
  • Hz. Nuh’un vasisi, Sâm idi.
  • Hz. Musa’nın vasisi, Yûşa bin Nûn (bazı rivayetlerde Elyasa) idi.
  • Hz. İsa’nın vasisi, Şem’ûn (Simun Petrus) idi.

Tüm peygamberler böyle vasiye sahipti. Ancak bu vasîlerin kendilerine ait ayrı bir şeriatları yoktu. Vasîler sağ oldukları sürece, peygamberin getirdiği kitap da bozulmamış hâliyle korunuyordu.

Ne zaman ki bir peygamberin vasisi vefat ederdi, o zaman zalimler ve gücü elinde tutanlar, o kutsal kitabı tahrif eder veya bazı bölümlerini gizlerlerdi.
Örneğin, Hz. Musa’ya (a.s) tabi olduklarını iddia eden kimseler, Tevrat’ı kendi arzularına göre değiştiriyor veya işlerine gelmeyen bölümleri gizliyorlardı. Aynı durum Hz. İsa’nın (a.s) şeriatı için de geçerlidir.

Bugün dahi, Tahran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi kütüphanesinde mevcut bazı Tevrat ve İncil nüshalarında, Hz. Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) geleceği müjdelenmektedir.

 

Zorba güçler, her dönemde ilahi şeriatlara bidatler ve aşırılıklar sokmuşlardır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulmaktadır:

"Ruhbanlığı onlar uydurdular." [9]  

Ve yine:

"Dininizde aşırılığa kaçmayın." [10]  

Hz. İsa'nın (a.s) şeriatında, -hâşâ- Hz. İsa'nın (a.s) “Allah'ın oğlu” olduğu inancı asla yer almamıştır. Ancak bir şeriat bu derece tahrife uğrayınca, o şeriatın yeniden gönderilmesi zaruri hâle geliyordu. Hz. Musa b. İmrân’ın (a.s) Tevrat’la getirdiği şeriat, Hz. İsa b. Meryem’in (a.s) zamanına gelindiğinde ortadan kalkmıştı. Bu durumda âlemlerin Rabbi olan Allah’ın hikmeti, yeni bir peygamber göndererek şeriatı yenilemeyi gerekli kılmıştır. Şu da bilinmelidir ki, şeriatlar birbirleriyle çelişmemiş, aksine her biri bir öncekini tamamlayarak gelişim göstermiştir. Fakat tahrif ediliyorlardı. Kur’ân’da bu durum şu ifadelerle belirtilmiştir: "Onlar (kitabı) tahrif ederler", "gizlerler."

 

Cenâb-ı Hakk’ın hikmeti gereği, son Peygamberin (s.a.a) şeriatının kıyamete kadar kalıcı olması gerekmiştir. Zira insan fıtratı değişmez. Bu ümmetin zorba güçlerinin (halifeler, yöneticiler vs.) fıtratı, önceki ümmetlerin zorba güçlerinin fıtratından farklı değildir. Eğer ellerinden gelseydi, onlar da son ilahi kitabı -Kur’ân’ı- tahrif ederler, nefsânî arzularına aykırı olan kısımları değiştirir veya gizlerlerdi. Böylece Kur’ân-ı Kerîm, bugün sahip olduğu ilahi ve mutlak değerini yitirirdi. Oysa biz, Kur’ân’ın tamamının Allah’tan geldiğine iman ediyoruz.

Bu sebeple, son Peygamberin (s.a.a) şeriatının ümmete tam olarak ulaşması için iki tür vahiy indirilmiştir:

  1. Kur’ânî vahiy
  2. Beyânî vahiy

Kur’ânî ve Beyânî Vahiy

“Kur’ânî vahiy”, lafzı ve manasıyla Allah’tandır ve Kur’ân-ı Kerîm’in kendisidir. Bu vahiyde İslâm şeriatının temel esasları yer almaktadır. Örneğin Kur’ân’da şöyle buyrulur:

"Güneşin zevalinden gecenin karanlığına kadar namazı kıl." [11]

Tüm Müslümanlar sabah namazını iki, akşamı üç, öğle, ikindi ve yatsıyı dört rekât olarak kılarlar. Bu rakamlar Kur’ân’da açıkça belirtilmiş midir? Hayır. Bu bilgileri nereden aldık? Hz. Resûlullah’tan (s.a.a). Peki, Hz. Peygamber (s.a.a) nereden aldı?

"O, hevâ ve hevesine göre konuşmaz; onun sözleri yalnızca kendisine vahyedilen vahiydir." [12]

 

Kur’ân’da Hz. Resûlullah’a (s.a.a) hitaben şöyle buyrulur:

"Sana bu zikri indirdik ki, insanlara kendilerine indirileni açıklayasın." [13]

Yine Kur’ân’da bizim için değil, sadece Hz. Peygamber’e (s.a.a) yönelik birçok ayet vardır: "Kâf-Hâ-Yâ-Ayn-Sâd", "Elif-Lâm-Mîm", "Hâ-Mîm" gibi. Bu ayetlerdeki vahiy, Hz. Peygamber’e (s.a.a) inmiş ve o da insanlara açıklamıştır. Hz. Peygamber’in (s.a.a) bu açıklamaları, onun hadislerini oluşturur.

 

İkinci tür vahiy olan “Beyânî vahiy”, Kur’ânî vahiyle eşzamanlı inmiştir. Mesela Gadir-i Hum gününde şu ayet nazil oldu:

"Ey Resûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, elçiliğini yerine getirmemiş olursun." [14]  

Aynı zamanda beyânî vahiyle birlikte, şu anlamda bir açıklama da vahyedilmiştir:

"Ey Resûl! Ali hakkında sana indirileni tebliğ et." [15]

Bu ifade Ali hakkında, doğrudan Hz. Peygamber’in (s.a.a) hadisi mahiyetindedir. Namazın rekâtları da bu kapsamda değerlendirilmelidir. Dolayısıyla şeriatta hadislerin kaynağı, son Peygamber (s.a.a) ve Hz. Peygamber’in (s.a.a) hadisinin kaynağı Allah’tan gelen vahiydir. Nitekim ayette şöyle buyrulmuştur:

"O, hevâsından konuşmaz; o, kendisine vahyedilen bir vahiyden başkası değildir." [16]

 

Daha da açık bir ayette şöyle buyrulur:

"Eğer Peygamber, bize ait olmayan bazı sözleri bize isnat etseydi, biz onu sağ elinden yakalardık; sonra onun şah damarını koparırdık. Sizden hiç kimse buna engel olamazdı." [17]  

Hz. Resûlullah’a (s.a.a) inen beyânî vahiyler arasında, Muaviye ve Yezid gibi siyasetçilerin, zalim yöneticilerin ve Emevî halifelerinin arzularına aykırı olanlar da vardır. Mesela Kur’ân’da geçen, "Kur’ân’daki lanetli ağaç" [18] ifadesiyle ilgili bütün müfessirler, bu ağacın Emevîler (Ben-i Ümeyye) olduğunu söylemişlerdir. Eğer Kur’ân’da açıkça "Bu lanetli ağaç, Emevîlerdir" ifadesi yer alsaydı, torunlarını katleden, Hz. Peygamber’in (s.a.a) kızlarını esir eden, Medine halkını üç gün askerlerine teslim eden, Hz. Peygamber’in (s.a.a) mescidinde kan döken, Kâbe’yi mancınıkla kuşatan Yezid gibi biri -tıpkı geçmiş zalimler gibi- Kur’ân’ı tahrif ve tahrip ederdi. Oysa Allah, Kur’ân’ı koruyacağını şöyle garanti altına almıştır:

"Şüphesiz bu zikri (Kur’ân’ı) biz indirdik, onu koruyacak olan da biziz." [19]

Allah, kıyamete kadar geçerliliğini koruyacak bu ilahi kitabı, zorba yöneticilerin arzularına aykırı olan meseleleri Kur’ân’da değil, hadislerde dile getirerek koruma altına almıştır. Bu noktada, hadislerin ümmet içerisindeki makam ve değerini çok iyi anlamamız gerekir.

 

Tahrîm Suresi’nde geçen "Eğer ikiniz Peygamber’e karşı birleşirseniz..." [20] ayetinde hitap edilen iki kişi kimdir? Sonraki ayette Allah şöyle buyurur:

"Allah onun yardımcısıdır; Cebrâil, salih mü’minler ve melekler de onun yardımcılarıdır."

Burada geçen salih mü’minler kimlerdir? Aynı surenin sonunda yer alan şu ayete bakalım:

"Allah, inkâr edenlere Nuh’un ve Lût’un eşlerini örnek verdi. Bu iki kadın, kullarımızdan iki salih kulun nikâhı altında idiler. Onlara ihanet ettiler ve bu eşler, eşlerinin Allah katındaki konumlarından fayda göremediler." [21]

Buradaki anlatımın arka planı nedir? Âişe ve Hafsa ne yapmışlardı?

Ben bu hususlar es-Sakîfe adlı kitapta detaylı bir şekilde yazılmıştır. Hz. Peygamber’in (s.a.a) evinde ne yaşandığını, neden bu kadar sert ayetlerin nazil olduğunu, Akabe olayı sırasında Hz. Peygamber’in (s.a.a) devesinin ürkütülmesiyle bu olaylar arasında bir bağlantı olup olmadığını daha iyi anlarız.

 

Devam Edecek…

 

Allâme Seyyid Murtazâ Askerî

 

------------

[1]- Âl-i İmrân, 19.

[2]- Âl-i İmrân, 164.

[3]- Nahl, 44.

[4]- Şûrâ, 13.

[5]- Sâffât, 83.

[6]- Âl-i İmrân, 95.

[7]- Nisa, 123.

[8]- Mâide, 3.

[9]- Hadîd, 27.

[10]- Nisâ, 171.

[11]- İsrâ, 78.

[12]- Necm, 3-4.

[13]- Nahl, 44.

[14]- Mâide, 67.

[15]- Biharu’l-Envar, c.37, s.55 ve 189.

[16]- Necm, 3-4.

[17]- Hâkka, 44-47.

[18]- İsrâ, 60.

[19]- Hicr, 9.

[20]- Tahrîm, 4.

[21]- Tahrîm, 10.

Tarih: 04-08-2025

FACEBOOK YORUM
Yorum