Tasavvuf ile İrfan Arasındaki Fark ve Allah’a Doğru Manevî Yolculuğun Doğru Yolu
“İrfan” kelimesi, İslâm kültüründe “tanımak, bilmek” anlamında kullanılmaktadır. Sözlüklerde ise, “ilim ve bilgi” şeklinde açıklanmıştır. Bununla birlikte, kavramsal açıdan “ilim” ile “marifet” arasında birtakım farklılıklar olduğu kabul edilmiştir….
Bismillahirrahmanirrahîm
“İrfan” kelimesi, İslâm kültüründe “tanımak, bilmek” anlamında kullanılmaktadır. [1] Sözlüklerde ise, “ilim ve bilgi” şeklinde açıklanmıştır. Bununla birlikte, kavramsal açıdan “ilim” ile “marifet” arasında birtakım farklılıklar olduğu kabul edilmiştir. Bunlardan biri, marifetin cehaletten sonra elde edilen bilgi olmasıdır. Bu sebeple Allah-u Teâlâ hakkında “Âlim” sıfatı kullanılmakta; ancak “Ârif” sıfatı kullanılmamaktadır; zira Allah’ın ilmi ezelîdir ve cehaletle öncelememiştir. [2]
“Tasavvuf” kelimesinin kökeni, etimolojisi ve türeyişi konusunda farklı ve çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bu görüşler arasında en meşhur ve en isabetli kabul edilen görüşe göre, “sûfî” kelimesi, “yün” anlamına gelen “sûf” kelimesinden türemiştir. [3] Zira sûfîlerin yünden yapılmış elbiseler giydikleri hususunda herhangi bir şüphe bulunmamaktadır. Görünüşe göre, onların bu uygulaması zamanla “sûfî” adıyla tanınmalarına sebep olmuştur.
“Tasavvuf” ile “İrfan” Arasındaki İlişki
Bu hususta iki görüş ileri sürülmüştür. Bir kısım âlimler, tasavvufun irfanın bir tezahürü ve dallarından biri olduğunu, ancak onun tamamını ifade etmediğini savunmaktadır. Buna göre irfan, tasavvuftan daha üstün ve daha kapsamlı bir makamdır. Tasavvuf ise, irfan kaynağından beslenen bir yöntem ve yoldur. İrfan, genel anlamıyla tasavvufu ve bunun yanı sıra diğer yöntem ve yolları da içine alan daha geniş bir kavramdır.
Büyük sûfîlerin sözlerinde, ârifin makamı sûfîden daha üstün ve daha yüce kabul edilmiştir. Nitekim Esrâr-ı Tevhîd adlı eserde nakledildiğine göre, Hâce Muzaffer Nûğânî, Şeyh Ebû Saîd’e şöyle demiştir: “Sana sûfî demem, derviş de demem; bilakis, seni kemâl sahibi bir ârif olarak nitelerim.” Bunun üzerine Şeyh şöyle buyurmuştur: “İşte söylenmesi gereken de budur.” [4]
Diğer bazıları ise tasavvuf ile irfan arasında pek bir fark bulunmadığına, farkın sadece itibari (bakış açısına göre) olduğuna inanmaktadır. Şöyle ki, irfan ehli, kültürel yönleriyle anıldıklarında çoğunlukla "urefâ" (arifler) ve sosyal yönleriyle anıldıklarında ise, genellikle "mutasavvıfe" (sufiler) olarak yad edilirler. [5]
Bu görüş daha doğru görünmektedir; zira ortaya çıkışlarının başlangıcında bu grup “tasavvuf” olarak bilinmekteydi. Yıllar geçip yaşanan dönüşüm ve gelişmelerin ardından tasavvufun çehresi nihayet ilmi irfana evrilmiş [6] ve nazari (teorik) irfan Muhyiddin İbnü'l-Arabî tarafından temellendirilmiştir. [7] Dolayısıyla tasavvufun, “zühd ve fakr” (yoksulluk) ile başladığı, “aşk, zevk, vahdet-i vücud ve şuhûd” ile kemale erdiği; asıl itibarıyla tasavvuf ile irfan arasında özsel bir fark bulunmadığı söylenebilir. Bu ikisi, mahiyet ve hakikat bakımından bir bütündür.
İrfan ve İslam
Sufilerin veya ariflerin amellerinin, davranışlarının ve dünya görüşlerinin İslam tarafından onaylanıp onaylanmadığı hususunda iki görüş öne sürülmektedir:
a) Bir grup İslam muhaddisi ve fakihi, ariflerin amelde İslam'a bağlı olmadıklarına, onların Kitap ve Sünnet'e dayandırdıkları delillerin ise, sırf halkı aldatmak ve Müslümanların kalbini kazanmak için olduğuna inanırlar. Onlara göre irfan veya tasavvufun esasen İslam ile bir ilgisi yoktur. Bu doğrultuda diğer bazıları ise, şöyle demektedir: Ariflerin amelde İslam'a iman ve itikatları yoktur; bilakis irfan ve tasavvuf, Arap olmayan milletler tarafından, maneviyat perdesi altında İslam’a ve Araplara karşı yürütülmüş bir harekettir. Onlar, ariflerin Kitap ve Sünnet'e başvurmalarının sırf “takiyye” icabı ve avam halkın korkusundan ibaret olduğunu iddia ederler; bu yolla canlarını korumak istemişlerdir. [8]
b) Ariflere ilişkin bir diğer görüş ise, irfan ve tasavvufta -özellikle ameli irfanda ve bilhassa konunun fırkalaşma/tarikatlaşma boyutu kazandığı durumlarda- Allah'ın Kitabı ve muteber sünnet ile bağdaşmayan pek çok bidat ve sapmanın bulunabileceğidir. Bununla birlikte, asla İslam'a aykırı bir şey söylenmesini istemeyen ve aralarında İslam'a karşı son derece ihlaslı ve halis niyetli olanların da bulunduğu arifler mevcuttur. [9]
Dolayısıyla irfanı mutlak surette onaylamak yahut reddetmek mümkün değildir; bilakis hakiki irfan ile sahte irfan arasında bir ayrım gözetilmelidir. Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.a) şöyle buyurmuştur:
"Kim Allah'ı daha iyi tanırsa (O'na daha arif olursa), Allah'tan en çok o korkar." [10]
Bu doğrultuda, Şia arasında (geçmişte ve günümüzde) zahiri olarak diğer insanlardan hiçbir ayrıcalığı bulunmayan, derin bir Allah korkusu taşıyan ve manevi seyr-i sülûk ehli olan kimseler var olagelmiştir. Hakikatte asıl arifler bu gruptur. Şia'nın taklit mercilerinin ve yüce fakihlerinin çoğu, Hz. Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt İmamlarına (a.s) tabi olarak bu minval üzere yaşamışlardır; yoksa kendi kendilerine yüzlerce adap uyduran, bidatler icat eden, "gönül ehli" adı altında aşk şiirleri söyleyip “dilberlerden, ayrılıktan ve vuslattan” dem vuran gruplar gibi olmamışlardır.
Buna göre, Allah’a doğru manevî seyr ü sülûkün doğru yolu, Kur'ân'ın ölçüleri ve Masum İmamların (a.s) rivayetleri doğrultusunda hareket etmektir. Âyetullah Gulpâygânî, tasavvufu reddedip geçersizliğini ortaya koyduktan sonra şöyle demektedir: “Allah’a doğru manevî yolculukta hak olan yol ve yöntem, İmamların (a.s) ashabının, Masum İmamlara (a.s) uyarak takip ettikleri yoldur. Aynı şekilde, fazilet sahibi Şiî âlimler, salih kimseler ile onların selefleri ve daha önceki nesilleri de bu yolu izlemişlerdir. Bu yönteme aykırı olan her şey bid'at ve sapıklıktır.” Dolayısıyla ibadette, nefisle mücadelede, nefsi tezkiye ve ahlâken arındırmada, Kur'ân, Hz. Peygamber'in (s.a.a) sünneti ve Masum İmamların (a.s) öğretilerinden elde edilen esasların dışında, başka herhangi bir yöntem, tarikat veya riyâzet yolu bulunmamaktadır.
Bu sebeple, sufilerin kendi tarikat silsileleri gibi uydurduğu şeylerden uzak durmak; riyazet meselesinde fakihlerin dışındakilere uymamak ve şeriat ile tarikatı birbirinden ayırmamak vaciptir. Onların yolunu ve yöntemini benimsemek, onlara meyletmek caiz değildir. İmamiye ulemasından hiçbir kimsenin sufilerin mesleğinden gittiğini yahut onların akidesini beğendiğini görmeyiz. Allah, Müslümanları bidatçıların şerrinden korusun, inşallahü’l-âlim." [11]
Aynı şekilde, tekkelerde bulunmayı, sufilerin riyazet ile seyr-i sülûk yöntemlerini yaymayı batılın tebliği olarak kabul ettikten sonra, seyr-i sülûkun doğru yolunu münhasıran taklit merciinin ilmihaline (risalesine) uygun olarak ibadetleri yerine getirmekte görerek şöyle demektedir: "İbadet için camiye gidiniz ve riyazet için ise, taklit merciinin ilmihali doğrultusunda vacipleri ve müstehapları yerine getirip haramlardan ve mekruhlardan kaçınınız ki en iyi riyazet budur. Kur'an ile İmamların (a.s) hadisleri dışındakilere tabi olmaktan sakınınız; zira bu tehlikelidir." [12]
İmam Humeynî’nin (r.a) tasavvufa ve sufi tarikatlarına karşı görüş ve tutumu, tıpkı diğer İmamiye fakihleri ve uleması gibi son derece nettir; bu durum, onun konuşmaları ile kitaplarının pek çok yerinde yankı bulmuştur. Örneğin İmam Humeynî (r.a), Kırk Hadis (Çehel Hadîs) adlı kitabında genel olarak sufiler hakkında şöyle demektedir: "Mürşid ve yaratılmışların kılavuzu olduğunu sanan, insanlara el verme ve tasavvuf makamına kurulan o biçarenin durumu, o ikisinden (kibirli arif ve filozoftan) daha aşağılık, edası ise daha fazladır. Bu iki zümrenin ıstılahlarını çalmış, kendi pazarının malına bir çeki düzen vermiş ve Allah kullarının kalbini Hakk'tan çevirip kendine cezbetmiştir… Kendi pazarını canlandırmak için, bilerek yahut bilmeyerek birtakım çekici ıstılahları zavallı avam halka yutturmuş; 'Meczub Alişah' veya 'Mahbub Alişah' lakaplarıyla (manevi) hal, cezbe ve muhabbetin hasıl olacağını zannetmiştir… Biçare, dar görüşlülüğünden ve sığ kafalılığından ötürü zaman zaman kendisi de oyuna gelmiş, kendini bir makam sahibi sanmıştır. Nefis ve dünya sevgisi, çalınan bu kavramlarla, eklemelerle ve itibari yaklaşımlarla birleşince ortaya çarpık bir doğurganlık çıkmış ve bunların birbirine katılmasıyla acayip bir macun, garip bir karışım hasıl olmuştur. Kendisi bunca kusuruna rağmen halkın mürşidi, ümmetin kurtuluş rehberi ve şeriat sırrının sahibi olduğunu; hatta bazen küstahlığı haddinden fazla ileri götürerek “mutlak velayet” makamına sahip olduğunu iddia etmiştir." [13]
------------
[1]- Zeyneddin Kiyâînejâd, Seyr-i İrfân der İslâm (İslam'da İrfanın Seyri), s. 68, Tahran, Eşrâkî, 1. Baskı, 1366 hş.
[2]- Abdürrahîm b. Abdülkerîm Safîpûr, Müntehe’l-Edeb, c. 3, s. 821, Senâî Kütüphanesi.
[3]- Muhammed Cevâd Meşkûr, Ferheng-i Fırak-ı İslâmî (İslam Mezhepleri ve Fırkaları Sözlüğü), s. 304, Meşhed, Âstân-ı Kuds-i Razavî, 1368 hş.
[4]- Muhammed b. Mansûr b. Ebî Saîd Meyhenî, Esrâru’t-Tevhîd fî Makâmâti’ş-Şeyh Ebî Saîd, s. 343, Tahran, Firdevsî, 1. Baskı, 1378 hş.
[5]- Murtazâ Mutahharî, Âşinâî bâ Ulûm-i İslâmî, c. 2, s. 84, Tahran, Sadrâ, 22. Baskı, 1378 hş.
[6]- Kemâleddin Abdürrezzâk Kâşânî, Mecmûa-i Resâil ve Musannefât, s. 43, Tahran, Mîrâs-ı Mektûb, 2. Baskı, 1380 hş.
[7]- Âşinâî bâ Ulûm-i İslâmî (İslam İlimleriyle Tanışma), s. 131.
[8]- Âşinâî bâ Ulûm-i İslâmî, s. 93.
[9]- Âşinâî bâ Ulûm-i İslâmî, s. 93.
[10]- Muhammed Bâkır Meclisî, Biḥârü’l-Envâr, c. 67, s. 393, Lübnan, Müessesetü’l-Vefâ, 2. Baskı, 1403 hk.
[11]- Âyetullah Gulpâygânî, İrşâdü’s-Sâil, s. 197, Beyrut, Dârü Saffet, 1. Baskı, 1413 hk.
[12]- Âyetullah Gulpâygânî, Mecmaü’l-Mesâil, 1:155, Kum, Dârü’l-Kur’ân.
[13]- İmam Humeyni (r.a), Şerh-i Çehel Hadîs (Kırk Hadis Şerhi), s. 91, Müessese-i Tanzîm ve Neşr-i Âsâr, 5. Baskı, 1373 hş.
Tarih: 02-07-2026