içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

Hz. Muhammed (s.a.a) – 17

 

…

Kadir Gecesi

 

            Peygamber’den (s.a.a) nakledilmiştir ki; “Her kim Kadir sûresini okursa, ona Ramazan orucunu tutan ve Kadir gecesini ihya eden kişinin sevabı gibi sevap verilir.”

 

            İmam Ali’den (a.s) nakledilmiştir; “Fâtıma (a.s) Kadir gecesinde ev halkından hiç kimsenin yatmasına müsaade etmezdi; az yemek vermekle onların yatmamasını sağlıyor, kendisi de bu gecenin ihyası için hazırlanıyordu ve buyurdu ki; Mahrum, bu gecenin merhametinden mahrum kalan kimsedir.”

 

            İmam Muhammed Bâkır’ın (a.s) şöyle dediği nakledilmiştir; “Kim innâ enzelnâhu sûresini yüksek sesle okursa, Allah yolunda kılıcını çekmiş insan gibi olur. Kim de onu sessizce okursa, Allah yolunda kanına bulanmış kimse gibi olur. Kim de onu defalarca sessizce okursa, Allah onun günahlarından bin günahı siler.”  

 

            Sûre kadir-kıymet, kudret, takdir, hüküm, yücelik, ölçü ve şeref gibi anlamlarına gelen adını ilk âyetinden alır. Konusu, Kur’ân vahyinin kadir ve kıymetidir. Sûre, inişine göre yirmi beşinci ve resmî sıralamada doksan yedinci sûredir. Şems sûresinden önce, Abese sûresinden sonra Mekke’de/Medine’de inmiştir. Âyet sayısı 5’dir. Kelime sayısı 30’dur, yani Kur’ân'ın cüzlerinin sayısı kadardır.  Harf sayısı ise 114'tür, yani Kur’ân'ın sûrelerin sayısı kadardır. Kur’ân, mübarek bir gecede, [1] Ramazan ayında indirilmiştir.” [2]

 

اِنَّٓا اَنْزَلْنَاهُ ف۪ي لَيْلَةِ الْقَدْرِۚ

1)“Biz onu, şüphesiz Kadir gecesinde indirdik.”

 

İnne (doğrusu, aslında, hakikaten, gerçekten, cidden, şüphesiz, şüphe yok ki) edatı, isim cümlesinin baş tarafına gelir. İsmi nasb, haberi ise ref eder. İnne kelimesinin kendisinden sonraki müstakil bir cümlenin başında gelir. Eğer inne edatının başına mâ edatı gelirse innemâ olur ve fonksiyonları iptal olur.

 

Nüzûl kelimesi, yüksekten aşağıya inmek, düşmek demektir. Bu anlamda nezele en dabbetihî yani bineğinden indi gibi. Kur’ân ve meleklerin birer vasfı olarak geçen inzâl ve tenzîl kelimeleri arasındaki fark Kur’ân’ı Kerîm’i tümden, toplu olarak indirilmesine inzâl [3] ve parça parça, peyderpey olarak indirilmesine de tenzîl [4] denir.

 

Leyl kelimesi, “gece” anlamına gelir. Leyl(un) ve leylet(un) sözcükleri, çoğul olarak üç şekilde söylenir; Leyâlin, leyâilu ve leylât(un). Leyl, yani “gece” kelimesi vahyin indirilmeye başladığı dönemin karanlıklarını da temsil etmektedir. Vahiy, karanlıkları aydınlığa dönüştüreceği için sûrenin son kelimesi fecr, yani “aydınlık” olarak belirlenmiştir. Çünkü vahiy, aydınlıktır. Son 19.cu ya da 21.ci veya 23.cü gece olan Kadir gecesi işlerin takdir edilip, hükme bağlandığı gece anlamına gelir ki bunun gerekçesi “Hükme bağlanacak her iş o gece ayrılır…” âyetidir. (44/Duhân: 4)

 

وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا لَيْلَةُ الْقَدْرِۜ

2)“Nereden bileceksin ki nedir Kadir gecesi?”

 

Mâ (ne?) sözcüğü, Arapça’da on çeşittir: Beşi isim ve beşi ise edat/harftir. İsimlerden birincisi ellezî (o ki) manasındadır. İkincisi nekre (belirsiz) isimdir. Üçüncüsü soru ismidir. Dördüncüsü şart ismidir. Beşincisi hayret belirtmek içindir. Edat/harf olarak kabul edilen mâ (an, zaman, lahza) edatına gelince Birincisi gelecek zaman fiilini nasb eden en gibi cümlenin kendisinden sonra gelenleri masdar konumuna sokan mâ harfidir. İkincisi nefy (olumsuzluk) bildiren mâ harfidir. Üçüncüsü kâffe (tümü, hepsi, bilumûm, bilcümle, tamamı, istisnasız herkes, hep beraber) olan mâ harfidir. Dördüncüsü mütesellita (karşılıklı, iki taraflı, değişimli) olan mâ harfidir. Amel etmeyen bir kelimeyi geldikten sonra amel etmeye zorlayan harftir. Beşincisi sözü pekiştirmek için eklenen mâ harfidir. “Ve mâ edrâke” cümlesinde mâ sözcüğü mahiyetle alâkalı olabilir. Yani, “Kadir gecesinin mahiyetini sen bilir misin?” anlamına gelir. Kur’ân’da “ve mâ edrâke” cümlesinin zikredildiği her yerde onun peşinden açıklaması yapılmıştır. Örneğin: “Ve mâ edrâke mâhiyeh, naru’n-hâmiyeh”; “O uçurumun ne olduğunu bilir misin? O, kızgın bir ateştir” [5] Kur’ân’da “ve mâ yudrîke” sözünün zikredildiği her yerde ise onun peşinden herhangi bir açıklama yapılmamıştır. [6]

 

لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِنْ اَلْفِ شَهْرٍۜ

3)“Bin aydan daha hayırlıdır Kadir gecesi.”

 

Leyletu’l-kadr (kadir gecesi) ömre bedel bir gecedir. Yani, içine vahyin indiği bir gecedir ki bir ömre bedeldir. (1000 ay yaklaşık 83 yıl). Bu gecenin değeri kendinden değil vahiydendir. Bu sûre inmeden önce bu gecenin (leyletu’l-kadr) böyle bir adı, ismi yoktu.

 

Hayr(un) ism-i tafzîl sözcüğü daha hayırlı manasınadır. Hayrın karşıtı olan (zıddı) ise şerdir (kötülüktür).

 

Elf bildiğimiz bin (1.000), sayısıdır. Bu ismi almasının nedeni sayıların onda kaynaşmış olmasıdır; çünkü, sayılar dört gruptur: Birler, onlar, yüzler ve binler. Bine ulaşıldığında artık hepsi bu sayıda kaynaşmış olurlar.

 

Şehr (ay), hilâlin çıkmasıyla şöhret bulan bir zaman dilimidir veya güneşin bir nokta ile diğer bir nokta arasındaki dönme sürecindeki on iki kısımdan biridir. 

 

Ey Nebî! Senin kavrayışın o gecenin fazilet ve kıymetinin yüceliğinin nihai sınırına ulaşılabilmiş değildir. Daha sonra Allah Teâlâ bunu Peygamber’e (s.a.a) onun bin aydan daha hayırlı olduğu şeklinde açıklamıştır. O gecenin faziletinin bu nihai sınıra varıp dayanmasının sebebi, meleklerin ve Rûh’un inip durması ve her bir hüküm giyecek işin karara bağlanması adına Allah Teâlâ’nın zikretmiş olduğu dinî maslahatların bu gecede vücut bulmasıdır.

 

تَنَزَّلُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ ف۪يهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْۚ مِنْ كُلِّ اَمْرٍۙ

4)“O gece, melekler ve Rûh her işle ilgili olarak Rablerinin izniyle iner dururlar.”

 

Tenezzelu fiilinin aslında bulunan iki ta harfinden biri hazfedilmiştir. Tenezzelu sözcüğü fiil-i muzarî olduğu için istimrâra (sürekliliğe) delalet eder.

 

Melek kelimesi, göndermek anlamındaki “ıʾek” kökünden olup sözlükte haberci, elçi, güçlü, kuvvetli, tasarrufta bulunan, yöneten manalarına gelmektedir. Çoğulu ise melâike gelir.

 

Terim olarak melek, farklı sûretlere girebilen ve duyularla algılanamayan nûrânî varlıklar şeklinde tarif edilir. 

 

Naslarda meleklerin hem özellik ve yetenekleri hem de görevleri hakkında şöyle bilgi verilmiştir:

İnsanlar ve cinlerden farklı olarak nûrdan yaratıldıkları nakledilen meleklerin Hz. Âdem’in (a.s) yaratılışından önce mevcut bulundukları ve yüce Allah’ın hitabına mazhar oldukları anlaşılmaktadır. [7]

Ayrıca meleklerin yiyip içmedikleri, görevleri icabı iri cüsseli ve güçlü olabildikleri belirtilmiştir. [8]

 

Kur’ân’da ayrıca müşriklerin meleklere dişilik izâfe edişleri ve yüce Allah’ın kızları oldukları yolundaki iddiaları reddedilmiş [9], akâid literatüründe de onlarda cinsiyet olgusu ve ayırımının bulunmadığı vurgulanmıştır.

 

Meleklerin yaptığı işler arasında sürekli yüce Allah’ı yüceltme [10], O’na secde etme ve emirlerine âmâde olup onları yerine getirme [11], Hz. Peygamber’e (s.a.a) salât ve selâm getirme [12], müminler için dua ve istiğfarda bulunma [13] gibi davranışlar sayılmaktadır.

 

Kur’ân-ı Kerîm’de sıkça rastlanan bu genel tasvirlerin yanında bazı meleklerin isim veya görevlerine de kısaca yer veriyoruz:

Cebrâîl sözcüğü Kur’ân-ı Kerîm’de Cibrîl, Rûhu’l-kudüs, Rûhu’l-emîn, Rûh ve Resûl şeklinde beş değişik isimle ifade edilir. Cebrâîl, karşı konulamayan müthiş bir güce, üstün bir akla ve kesin bilgilere sahiptir. Arşın sahibi nezdinde çok itibarlıdır. Meleklerin kendisine mutlaka itaât ettiği şerefli bir elçidir. [14]

 

Azrâîl kelimesi muhtemelen İbrânîce asıllı olup, Kur’ân-ı Kerîm’de geçmemektedir. Eceli gelenlerin ruhunu kabzeden meleku’l-mevt’e (ölüm meleği) [15] denir. Kur’ân’da ölüm meleklerinden rusûlünâ [16] (elçilerimiz) diye bahsedilmektedir. Bazı âyetlerde tekil sîgasıyla melek ve bazı âyetlerde ise çoğul melâike [17] sîgasıyla gelir. 

 

Mîkâîl sözcüğünün İbrânîce’deki karşılığı “Kim Tanrı gibidir?” anlamındaki mika’eldir. Mîkâîl (Mîkâl) [18], Arapça’ya İbrânîce’den geçtiği ifade edilmektedir. Hadislerde rızık ve rahmet meleği olarak tasvir edilmiştir.

 

İsrâfîl kıyametin kopması ve ahiret hayatının başlaması sırasında sûr’a üflenme olayından ve yeniden dirilişi haber veren bir çağırıcıdan söz edildiği hâlde bu işle görevli meleğin adı anılmamış, ancak hadislerde söz konusu duyuruyu yapacak olan İsrâfîl’in adı büyük melekler arasında sayılmıştır. Bu tür beyanlarda yer alan üfleme görevini ifa edecek ve insanları hesap meydanına çağıracak olan meleğin İsrâfîl [19] olduğu hususunda İslâm âlimleri görüş birliği içindedir.

 

Bu dört büyük meleğin dışında Kur’ân’da el-melâiketu’l-mukarrebûn [20] diye geçen ulûhiyyet makamına yakın melekler de vardır. Sözlükte yakın olmak, yaklaşmak manasındaki kurb kökünün tef‘îl kalıbından türeyen mukarrebîn kelimesi çoğul şeklinde bir sıfattır. İsim olarak da kullanılan kurb sadece fiziksel yakınlık için değil kişinin bir başkasının yanındaki itibar ve değerinin yüksekliğini de ifade eder. 

 

Arşı taşıyan ve onun çevresinde bulunanlar da mukarrebîn meleklerine [21] dâhildir.

 

İnsanların söz ve davranışlarını kaydeden ve Kur’ân’da Kirâmen kâtibîn [22] değerli kâtipler şeklinde nitelenen yazıcı melekler, ayrıca muakkibât [23] izleyenler, takipçiler, rakîbun atîd [24] her an hazır gözetleyiciler ve hefaza [25] koruyucular melekleri de mevcuttur.

 

Kabirde sorgu yapan ve münker-nekir adlarıyla bilinen iki melek ise yalnızca hadislerde geçmektedir. Ahirette müminleri selâmlayarak karşılayacak cennet bekçilerine, [26] cehennemlikleri tahkîr edip korkutan ve on dokuz grup oldukları açıklanan görevlilere [27] genel olarak hâzin adı verilmiştir.

 

Cehennem bekçilerini temsîl eden melek bir âyette mâlik [28] cehennem bekçisi, cennet meleği ise hadislerde rızvân [29] rızâ meleği ismiyle geçer. Cehennem görevlileri ve muhafızları ayrıca zebânî [30] itip kakmak, şiddetle sürüklemek meleği olarak da adlandırılmıştır.

 

Kur’ân’da yerde ve gökte Allah’ın ordularının bulunduğu [31] ve meselâ gök gürültüsüyle beraber meleklerin de yüce Allah’ı tesbîh ettiği [32] vurgulanır. 

 

Sözlükte gitmek, geçmek; (hava) rüzgârlı olmak; (bir şey) geniş ve ferahlık verici olmak manalarındaki revh kökünden isim olan rûh kelimesi terim olarak canlılarda hayatı sağlayan unsur şeklinde tanımlanmaktadır. Ayrıca ana rahminde oluşması sırasında melek tarafından insanın bedenine üflenen ve ölümü anında insan bedeninden çıkarılan şeklinde tarifi yapılmıştır.

 

Kur’ân’da rûh sözcüğü yirmi âyette yirmi bir defa geçer. Bunların yedisi er-rûh şeklinde yalın olarak kullanılmış, cibrîl kastedilmiştir. Dördü rûhu’l-kuds, biri er-rûhu’l-emîn şeklinde yer almış, dokuzu çeşitli terkiplerle (rûh’u, rûh’um, rûh’umuz, ondan bir rûh, emrimizden bir rûh) yüce Allah’a nispet edilmiştir. İnsanın yaratılışından söz eden âyetlerde bildirildiğine göre yüce Allah, Hz. Âdem’i (a.s) önce kupkuru çamurdan, değişken balçık hâlindeki topraktan şekillendirmiş, ardından ona rûhundan üflemiş, Hz. Âdem’in (a.s) soyunu ise önemsenmeyen hakîr bir nûtfeden (sperm) üretip belli bir şekle soktuktan sonra ana rahminde ona rûhundan üflemek sûretiyle insan hâline getirmiştir. [33]

 

Fîhâdaki zamir geceye de meleklere de râcî olabilir (dönebilir).

 

E-z-n kökünden sözcükler Kur’ân’da 102 yerde geçmekte ve şu anlamlara gelmektedir:

Ezine [34], ezinte [35], âzene [36] ve ye’zen(e) [37] fiilleri ile i’zen [38] emir kalıbı izin vermek; üzine [39] ve yu’zene(u) [40] edilgen fiilleri izin verilmek; izn [41] sözcüğü izin ve iste’zene [42], iste’zenû [43], yeste’zinu [44], yeste’zinû [45] ve yeste’zinûne [46] fiilleri ile yeste’zin [47] emir kalıbı izin istemek anlamlarına gelmektedir. Ezzene [48] fiili duyurmak, seslenmek ve müezzin [49] sözcüğü seslenen; üzün [50] kelimesi kulak, üzüney [51] sözcüğü iki kulak ve âzân [52] deyimi kulaklar manasına kullanılmaktadır.

 

Sözlükte bir şeyi yetkinlik noktasına varıncaya kadar kademe kademe inşa edip geliştirmek manasındaki rab kelimesi mübalağa ifade etmek üzere daha çok sıfat gibi kullanılır ve kelimeye hepsi de Allah Teâlâ hakkında olmak üzere mâlik (evreni yaratan ve yöneten), seyyid (hâkimiyetinde dengi ve benzeri olmayan), idare eden, terbiye eden, gözetip koruyan, nimet veren, ıslah edip geliştiren (lütfettiği nimetler vasıtasıyla yaratılmışların hâlini düzeltip geliştiren), mâbud (mükelleflerle ilgili bir muhteva) gibi anlamlar verilir. Kur’ân’da rab kelimesi 962 yerde yüce Allah’a doğrudan nispet edilmektedir. Bunun dışında dört âyette beş defa hükümdâr manasında Hz. Yûsuf (a.s) dönemindeki Mısır meliki için kullanılmış [53], bir âyette Hz. Mûsâ (a.s) devrindeki Firâvun’un tanrılık iddiasıyla kendisi hakkında kullanımı şeklinde [54], bir âyette de yüce Allah’tan başka rab aranmamasının gerektiği vurgulanırken [55] zikredilmiştir. Rabbin çoğulu olan erbâb da birden fazla rab edinmenin eleştirisi çerçevesinde dört âyette yer almıştır. [56]  Başta Hz. Mûsâ (a.s) olmak üzere geçmiş peygamberlerin bağlıları için kullanılan ribbiyyûn, rabbâniyyûn dört âyette geçmektedir. [57]

 

Kur’ân’da rab çeşitli isimlere ve zamirlere, en çok da tekil ikinci şahıs zamirine muzâf olarak kullanılmıştır. 242 yerde tekrarlanan bu hitabın 200’den fazlası Hz. Peygamber’e (s.a.a) yöneliktir. “Sizin rabbiniz, onların rabbi” biçimindeki çoğul zamiriyle 243, “ey rabbim, ey rabbimiz” şeklindeki niyaz ifadesiyle 178 defa geçmektedir. Rabbin sıfat tamlaması ve mübtedâ-haber konumundaki cümle içi bağlantılarının tamamına yüce Allah’ın azameti, lütufkârlığı, bağışlayıcılığı, şefkat ve merhameti, rızık verici, yol gösterici, yardım edici ve koruyucu oluşu ifade edilmektedir.

 

Kur’ân-ı Kerîm’de ilâhî isim olarak yüce Allah lafzından sonra en çok kullanılan kelime rabdir. Âyetlerdeki konumundan anlaşılacağı üzere bu ismin içerdiği şefkat, merhamet ve geliştirerek yaşatma fonksiyonları (rubûbiyyet), peygamberlerden münkirlere kadar bütün şuurlu canlıları ve evrendeki diğer varlıkları kuşatmaktadır. Bu ismin yer aldığı doksan dört sûrenin muhtevasına bakıldığında bunlarda ilâhî inâyetin tekrar edildiği ve bu inâyet iklimine çağrı yapıldığı görülür. Bu çerçevede kulların rabbi, rabbenâ ile başlayan niyazlarında yüce Allah’a yönelen talepleri anne şefkatini andıran ilâhî inâyet tecellileriyle karşılanır. [58]

 

Min külli emr(in) cümlesinde min harfi cer, sebebiyet içindir, ba harfi cer manasında. Kur’ân’da geçen küll sözcüğü hepsi, her şey anlamına gelir ve 373 yerde geçer. Küll lafzı, bir şeyin parçalarının birleştirilmelerinden doğan bütünü anlatır. Emr kelimesi iş, durum anlamına gelir; çoğulu ise umûr şeklindedir. 

 

سَلَامٌ۠ هِيَ حَتّٰى مَطْلَعِ الْفَجْرِ

5)“Tanyeri ağarıncaya kadar da tam bir esenliktir o gece.”

 

Selâmun hıye cümlesi mukaddem haber ile mübtedadır. Sözlükte selâm kelimesi esenlik, barış, huzur, saadet manalarına gelir. Yüce Allah’a nisbet edildiğinde her türlü eksiklik, acz ve kusurdan, yaratılmışlara özgü değişikliklerden ve yok oluştan münezzeh olan, selâmetin kaynağı olup esenlik veren şeklinde açıklanır.

 

Selâm sözcüğü Haşr sûresindeki âyette [59] diğer sekiz ilâhî isimle birlikte ve kuddûs ile mü’min arasında zikredilmiştir. Bunun dışında kurtarmak, esenlik vermek manasında fiil kalıbıyla yüce Allah’a nisbet edilmiş, Yâsîn sûresindeki âyette [60] yüce Allah’ın cennet ehline selâm vereceği belirtilmiştir.  Bu mübarek âyet, vahyin sahibi yüce Allah tarafından ilan edilen genel bir af’fa da delalet edebilir. Ancak bu genelliği “Rablerinin izniyle” [61] şartı sınırlamaktadır.

 

Matle kelimesi lam harfinin fethası (matle) ve kesresiyle (matlı) olarak okunur.

 

Fecr sözcüğü Arapça’da bir şeyi geniş bir şekilde yarmak, bir şeyi iki parçaya ayırmak, açığa çıkarmak, suya yol vermek gibi manalarda kullanılır. “Yeri kaynaklar hâlinde fışkırttık…” [62]; “Her iki bağ da yemişini vermiş, ondan hiçbir şey eksik etmemişti. Aralarından bir de ırmak akıtmıştık.” [63]; “Yahut senin hurmalardan ve üzümlerden oluşan bir bahçen olmalı, aralarından ırmaklar fışkırtmalısın!” [64]; “… Hemen ondan on iki pınar/kaynak fışkırmıştı…” [65]

 

Fecr isim olarak şafak sökmesi, gün ağarması, sabahın alaca karanlığı, güneşin doğmasından önceki tan yeri ağarmasını ifade eder. Fecir vakti fıkıhta, sabah namazının vaktinin girdiğini veya sahur vaktinin bitip oruç tutma (imsak) zamanının başladığını bildirmesi açısından önem taşır. “Andolsun fecre. (Tan yeri ağarmasına, sabah vaktine)” [66]; “Güneşin sarkmasından (aşağı kaymasından) gecenin kararmasına (yatsı vaktine) kadar namaz kıl ve sabahın namazını da (unutma)…” [67]

 

Fecr kelimesinin çoğulu füccâr şeklinde gelir. “Hayır, doğrusu sapanların yazıcısı Siccin(aşağı zindan)dadır.” [68]

 

Yine fecr kelimesinin çoğulu fecereh şeklinde kullanılır. “İşte onlar kâfirler, haktan sapanlardır.” [69]

 

Kur’ân-ı Kerîm’de geçen fecr sözcüğü, örfen yaygın kullanımına da uygun olarak tan yeri ağarması, şafak vakti anlamını taşımakta ve beş [70] yerde geçmektedir. [71]

 

 

Devam Edecek…

 

 

--------------

[1]- 44/Duhân: 3.

[2]- 2/Bakara: 185.

[3]- 85/Burûc: 21-22.

[4]- 25/Furkân: 32.

[5]- 101/Kâri’a: 10-11.

[6]- 80/Abese: 3.

[7]- 2/Bakara: 30-34; 15/Hicr: 28-29.

[8]- 53/Necm: 5; 66/Tahrîm: 6; 81/Tekvîr: 20.

[9]- 37/Sâffât: 149-150; 43/Zuhruf: 19.

[10]- 7/A‘râf: 206; 13/Ra‘d: 13; 21/Enbiyâ: 20.

[11]- 16/Nahl: 49-50; 66/Tahrîm: 6.

[12]- 33/Ahzâb: 56.

[13]- 40/Mü’min: 7-9; 42/Şûrâ: 5.

[14]- 53/Necm: 5-6; 81/Tekvîr: 19-21.

[15]- 32/Secde: 11.

[16]- 6/En‘âm: 61; 7/A‘râf: 37.

[17]- 4/Nisâ: 97; 6/En‘âm: 61, 93; 8/Enfâl: 50; 47/Muhammed: 27.

[18]- 2/Bakara: 98.

[19]- 50/Kâf: 41; 54/Kamer: 6-8.

[20]- 4/Nisâ: 172.

[21]- 39/Zümer: 75; 40/Mü’min: 7; 69/Hâkka: 17.

[22]- 43/Zuhruf: 80; 50/Kâf: 17-18; 82/İnfitâr: 11.

[23]- 13/Ra‘d: 10-11.

[24]- 50/Kâf: 18.

[25]- 6/En‘âm: 61.

[26]- 13/Ra‘d: 23-24; 21/Enbiyâ: 103; 39/Zümer: 73.

[27]- 39/Zümer: 71-72; 66/Tahrîm: 6; 74/Müddessir: 30-31.

[28]- 43/Zuhruf: 77.

[29]- 48/Fetih: 29.

[30]- 96/Alak: 18.

[31]- 48/Feth: 4, 7.

[32]- 13/Ra‘d: 13.

[33]- 15/Hicr: 28-30; 38/Sâd: 71-72; 32/Secde: 7-9; Beyhakî, el-Esmâʾ ve’s-sıfât, s. 459-462; Ebü’l-Bekâ, el-Külliyyât, s. 469-471; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, c. 3, s. 361; c. 4, s. 186; İbn Fûrek, Mücerredü’l-makâlât, s. 44; İbn Hazm, el-Fasl, c. 4, s. 119; c. 5, s. 198; İbn Hişâm, es-Sîre, c. 4, s. 301; İbn Kayyim el-Cevziyye, er-Rûh, s. 6-297; İbn İshak, es-Sîre, s. 275; Taberî, Câmiʿu’l-beyân, c. 14, s. 77; c. 15, s. 155; c. 16, s. 60; c. 18, s. 52; c. 22, s. 161; c. 24, s. 116; TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 35, s 187.

[34]- 10/Yûnus: 59.

[35]- 9/Tevbe: 43.

[36]- 7/A’râf: 123.

[37]- 53/Necm: 26.

[38]- 24/Nûr. 62.

[39]- 22/Hac: 39.

[40]- 16/Nahl: 84.

[41]- 11/Hûd: 105.

[42]- 9/Tevbe: 86.

[43]- 24/Nûr: 62.

[44]- 9/ Tevbe: 44.

[45]- 24/Nûr: 59.

[46]- 9/Tevbe: 93.

[47]- 24/Nûr: 58.

[48]- 12/Yûsuf: 70.

[49]- 7/A’râf: 44.

[50]- 69/Hâkka: 12.

[51]- 31/Lokmân: 7.

[52]- 18/Kehf: 11.

[53]- 12/Yûsuf: 23, 41, 42, 50.

[54]- 79/Nâziât: 24.

[55]- 6/En‘âm: 164.

[56]- 3/Âl-i İmrân: 64, 80; 9/Tevbe: 31; 12/Yûsuf: 39.

[57]- 3/Âl-i İmrân: 79, 146; 5/Mâide: 44, 63.

[58]- Abdülkâhir el-Bağdâdî, el-Esmâʾ ve’s-sıfât, Ktp., nr. 497, vr. 116b-117a; Ebü’l-Bekâ, el-Külliyyât, s. 466; Halîmî, el-Minhâc, c. 1, s. 200, 205; Kâzî Abdülcebbâr, el-Muğnî, c. 5, s. 208-209; M. F. Abdülbâkî, el-Muʿcem, r-b-b md.; Taberî, Câmiʿu’l-beyân, c. 1, s. 93; TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 34, s. 372.

[59]- 59/Haşr: 23.

[60]- 36/Yâsîn: 58.

[61]- 97/Kadr: 4.

[62]- 54/Kamer: 12.

[63]- 18/Kehf: 33.

[64]- 17/İsrâ: 91.

[65]- 2/Bakara: 60.

[66]- 89/Fecr: 1.

[67]- 17/İsrâ: 78.

[68]- 83/Mutaffifîn: 7.

[69]- 80/Abese: 42.

[70]- 2/Bakara: 187; 17/İsrâ: 78; 24/Nûr: 58; 89/Fecr: 1; 97/Kadr: 5.

[71]- Bedreddin el-Aynî, ʿUmdetü’l-kârî, c. 10, s. 297; Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, Ahkâmü’l-Kurʾân, c. 1, s. 94; Beyzâvî, Envârü’t-tenzîl ve esrârü’t-teʾvîl, c. 1, s. 49; Cessâs, Ahkâmü’l-Kurʾân, c. 1, s. 284, s. 3, s. 54; Ebû Câ’fer Muhammed b. Ali b. Hüseyin b. Mû’sâ b. Bâbeveyh el- Kummî (Şeyh Sadûk) (ö. 381/991), Sevâbu’l-Â’mal ve İkbâlu’l-Â’mâl; Ebû’l-Kâsım Cârullah Mahmûd b. Ömer b. Muhammed el- Hârizmî (ö. 538/1144), el-Keşşâf an hakâ’ikı ğavâmidı’tenzîl ve uyûni’l-ekâvil fî vucûhi’t-tevîl, c. 2, s. 458; c. 6, s. 1372-1375; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb, c. 2, s. 159; c. 32, s. 27-37; Halîmî, el-Minhâc, c. 1, s. 302; Hüseyin et-Tabâtabâî, el-Mahlûkâtü’l-hafiyye fi’l-Kurʾân, s. 5-36; İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Kurʾân, c. 1, s. 69-78, 129-133; İbn Rüşd, Bidâyetü’l-müctehid, c. 1, s. 245; Kâzî Nu’mân b. Muhammed (ö. 363/974), Deâimu’l- İslâm, c.1, s. 282; Makdisî, el-Mürşidü’l-vecîz, s. 9-28; Mustafa İslâmoğlu, Hayat kitabı KUR’ÂN gerekçeli meâl-tefsîr; Serahsî, el-Mebsût, c. 1, s. 141; Seyyid Şerîf el-Cürcânî, Şerhu’l-Mevâkıf, c. 8, s. 281;  Taberî, Câmiʿu’l-beyân, c. 15, s. 27, 339; Tahavî, Şerhu meʿâni’l-âs̱âr , c. 2, s. 52; Teftâzânî, Şerhu’l-Makâsıd, c. 5, s. 62; TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 12, s. 286; c. 24, s. 124; c. 29, s. 37; c. 36, s. 341.

 

Bu yazı 1368 defa okunmuştur.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
FACEBOOK YORUM
Yorum