içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

Aşura Günü Ne Oldu?‎

Hz. Hüseyin (a.s.), yetmiş iki kişilik küçük kafilesiyle tarihin en büyük fedakârlık ve hamaset ‎destanlarından birini yazmaya hazırlanırken, sayıları on binleri bulan Emevî ordusu ise ‎zalimlerin rızasını kazanmak uğruna insanlık tarihinin en karanlık cinayetlerinden birini ‎işlemeye hazırlanıyordu.‎

Bir tarafta; yiğitliğin, fedakârlığın, imanın, cihadın ve hak uğruna her şeyden vazgeçebilmenin ‎sadık örneğini ortaya koyan, cennet gençlerinin efendisi Resûlullah’ın yadigârı Hz. Hüseyin’in ‎‎(a.s.) etrafında toplanmış az sayıdaki müminler vardı. Diğer tarafta ise dünya sevgisine ‎kapılmış, makam hırsına yenilmiş, zalimlerden korkan, batıl taassupların, kinlerin ve cehaletin ‎esiri olmuş; zulüm ve fesat düzeninin emellerine hizmet eden büyük bir ordu bulunuyordu.‎

Adeta o gün, İslam ümmetinin geleceği ve tarihin akışı yeniden şekillenecekti. Öz Muhammedî ‎İslam’ı yaşamak isteyenlerle, İslam adı altında zulüm ve günaha dayalı bozulmuş bir düzeni ‎benimseyenlerin yolları birbirinden ayrılacaktı. Hak ile batılın arasındaki çizgi bütün ‎açıklığıyla ortaya çıkacak, tereddüt içinde bulunanlar ise birbirine tamamen zıt iki yoldan birini ‎seçmek zorunda kalacaklardı.‎

İmam Hüseyin’in (a.s.) kıyamı, sönmeye yüz tutmuş İslam meşalesini yeniden alevlendiren ve ‎İslam ağacının kurumasını engelleyen ilahî bir diriliş hareketiydi. O şöyle buyuruyordu:‎

‎Eğer Muhammed’in dini ancak benim kanımla ayakta kalacaksa, ey kılıçlar! Beni alın.”‎

Bu ilahî kıyamın zirvesi ise Aşura gününde yaşanan hadiselerdir.‎

Şimdi bu büyük kıyamın hikâyesini birlikte okuyalım.‎

Aşura Sabahı

Hicrî 61 yılının Muharrem ayının onuncu günü, yani Aşura sabahı, sabah namazından sonra Hz. ‎Hüseyin (a.s.) ordusundaki her bir şahsın vazifesini belirledi. Yetmiş iki kişilik ordusunun sağ ‎koluna Zuheyr b. Kin’i ve sol koluna Habib b. Mezahir’i komutan olarak atadı ve sancağı da ‎kendi kardeşi Ebulfazl Abbas’a verdi. Düşman bir hamlede Hüseyin’i ve yarenlerini yok ‎edebileceğini düşünüyordu ancak İmam Hüseyin ve yaranı bu tertibatla o çölde bir kahramanlık ‎destanın yazılması için gerekeni yapıyordu. Düşman ne kadar da güçlü olursa olsun korkuya ‎kapılmamak Resulullah’ın Ehl-i Beyt’ini sonuna kadar savunmak ve düşmana mümkün olan en ‎büyük darbeyi indirmek gerekirdi. ‎

Karşı tarafta ise Ömer b. Sa’d, ordusunun saflarını düzenlemekle meşguldü.‎

İmam Hüseyin’in (a.s.) gözü, ufuk boyunca uzanan kalabalık düşman ordusuna ilişti. Karşısında ‎sel gibi akan insan yığınlarını görünce ellerini semaya kaldırdı ve şöyle niyaz etti:‎

‎“Allah’ım! Her gam ve keder anında sığınağım Sensin. Her sıkıntı ve zorlukta ümidim Sensin. ‎Her musibette dayanağım Sensin. Kalpleri zayıflatan, kurtuluş yollarını kapatan, dostları ‎uzaklaştıran ve düşmanları sevindiren nice dert ve musibetleri Sana arz ettim. Başkalarından ‎ümidimi keserek Sana yöneldim. Sen de gam ve kederlerimi giderdin. Her nimetin sahibi ‎Sensin ve her dileğin sonu Sana varır.”‎

Aşura günü, İmam’ın ashabı birçok kez düşman ordusuna hitap etmiş, hakikati hatırlatmıştı. ‎Fakat İmam Hüseyin (a.s.) bizzat kendisi de ilahî mesajı ulaştırmak, hücceti tamamlamak ve ‎hakikati açıkça ortaya koymak amacıyla defalarca onların karşısına çıkıp tarihî hutbeler irad ‎etti.‎

Ordusunun saflarını düzenledikten sonra atına binerek Ömer b. Sa’d’ın ordusunun karşısında ‎durdu ve şöyle buyurdu:‎

‎“Ey insanlar! Sözlerimi dinleyin. Buraya geliş sebebimi öğrenmeden ve size nasihatimi ‎tamamlamadan savaşta acele etmeyin. Eğer delilimi kabul eder, sözümü tasdik eder ve ‎bana hak verirseniz saadet yolunu bulmuş olursunuz. Böylece savaşmak için hiçbir sebep ‎kalmaz.‎

Eğer sözlerimi kabul etmezseniz, dostlarınızı toplayın, iyice düşünün ve sonra hakkımda ‎verdiğiniz kararı uygulayın. Bana mühlet vermeyin. Şüphesiz benim yardımcım Kur’an’ı ‎indiren Allah’tır. O, salih kullarının velisidir.”‎

Sonra şöyle devam etti:‎

‎“Ey Allah’ın kulları! Allah’tan korkun. Dünyanın sizi aldatmasından korkun davranın. ‎Eğer dünya bir kimse için baki kalsaydı, peygamberler buna daha layık olurdu. Fakat ‎Allah dünyayı fani yaratmıştır. Yenileri eskir, nimetleri tükenir, sevinci ise hüzne dönüşür. ‎Dünya geçici bir menzil ve kısa süreli bir konaktır. O hâlde ahiretiniz için azık hazırlayın. ‎Azığın en hayırlısı takvadır. Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.”‎

İmam Hüseyin (a.s.) sözlerine şöyle devam etti:‎

‎“Ey insanlar! Allah dünyayı bir yok oluş yurdu kılmıştır. İnsanları hâlden hâle çeviren bu ‎dünyaya aldananlar hüsrana uğrar. O hâlde dünya sizi aldatmasın. Sizler, Allah’ın ‎gazabına sebep olacak bir iş için toplandınız. Allah da rahmetini sizden çevirdi ve azabı ‎üzerinize vacip kıldı.‎

Rabbimiz ne güzel Rab’dir. Siz ise ne kötü kullarsınız! Allah’a itaati kabul ettiniz, Resûlü ‎Muhammed’e iman ettiğinizi söylediniz; fakat şimdi onun torunlarını ve Ehl-i Beyt’ini ‎öldürmek için üzerimize yürüyorsunuz.‎

Şeytan sizi kuşatmış ve Allah’ı anmayı size unutturmuştur. Allah sizi de, emellerinizi de ‎helak etsin. Biz Allah’a aidiz ve sonunda O’na döneceğiz.”‎

Daha sonra şöyle buyurdu:‎

‎“Bunlar iman ettikten sonra inkâr eden kimselerdir. Allah’ın rahmeti zalim kavimlerden ‎uzak olsun!”‎

İmam Hüseyin Kendini Tanıtıyor

Sonra İmam Hüseyin (a.s.), kendisini tanıtarak şöyle buyurdu:‎

‎“Ey insanlar! Soyuma bakın, kim olduğumu düşünün. Sonra vicdanınıza dönün ve kendinizi ‎hesaba çekin.‎

Beni öldürmeniz size helal midir?‎

Ben, Peygamberinizin kızının oğlu değil miyim?‎

Ben, onun vasisinin ve amcasının oğlunun evladı değil miyim?‎

Ben, Allah’a ilk iman edenin oğlu değil miyim?‎

Seyyidü’ş-Şüheda Hamza, babamın amcası değil midir?‎

Cafer-i Tayyar amcam değil midir?‎

Resûlullah’ın benim ve kardeşim Hasan hakkında:‎

‎‘Bu ikisi cennet gençlerinin efendileridir.’‎

buyurduğunu duymadınız mı?”‎

‎(Mersiye:‎

Ey göz, gönül gamından akan yaşını sakınma;‎

Bugün Kerbelâ matemidir, ağla ki zamanıdır. Fuzuli)‎

Hakkın Çağrısı ve Sessizliğe Gömülen ‎Vicdanlar

İmam Hüseyin’in (a.s.) sözleri bu noktaya ulaştığında, Kûfe ordusu derin bir sessizliğe büründü. ‎Karşısında duran binlerce insanın vicdanına sesleniyor, onları kendi nefisleriyle yüzleşmeye ‎davet ediyordu. Ardından şöyle buyurdu:‎

‎“Eğer söylediklerimi doğruluyorsanız, bilin ki bunlar hakikattir. Allah’a yemin ederim ki, ‎Allah’ın yalancıya gazap ettiğini ve yalanın ziyanının sahibine döneceğini bildiğim günden beri ‎asla yalan söylemedim. Eğer sözlerimi yalanlıyorsanız, Peygamber’in ashabından hayatta ‎olanlara sorun. Cabir b. Abdullah el-Ensârî’ye, Ebu Said el-Hudrî’ye, Sehl b. Sa’d’a, Zeyd b. ‎Erkam’a ve Enes b. Malik’e müracaat edin. Onlar, Resûlullah’ın benim ve kardeşim Hasan ‎hakkında: ‘Bu ikisi cennet gençlerinin efendileridir’ buyurduğunu işitmişlerdir. Bütün bunlar ‎sizi kanımı dökmekten alıkoymuyor mu?”‎

Bu sırada Şimr b. Zilcevşen bağırarak:‎

‎— O, Allah’a yalnız diliyle ibadet ediyor; ne söylediğini bilmiyor! dedi.‎

Habib b. Mezahir, İmam’ın ordusu adına ona cevap vererek şöyle dedi:‎

‎— Allah’a diliyle ibadet eden ve sapıklık içerisinde bulunan sensin. Allah, kirlenmiş kalbini ‎mühürlemiştir. Bu sebeple Hüseyin’in söylediklerini anlamaktan mahrumsun.‎

İmam (a.s.) sözlerine devam etti:‎

‎“Benim Peygamber’in torunu olduğumdan da mı şüphe ediyorsunuz? Doğu ile batı ‎arasında, sizin ve başkalarının arasında Resûlullah’ın benden başka torunu var mıdır? ‎Yazıklar olsun size! Yoksa öldürdüğüm bir kimsenin intikamını mı almak istiyorsunuz? ‎Yahut zayi ettiğim bir malın peşinde misiniz? Size vurduğum hangi yara için bana kılıç ‎çekiyorsunuz?”‎

Fakat Kûfe ordusu susuyor, hakikatin karşısında dilsizleşiyordu.‎

Bunun üzerine İmam Hüseyin (a.s.), kendisine mektuplar yazarak Kufe’ye davet eden ve ‎kendisine yardım edeceklerine söz verenlere hitap etti:‎

‎“Ey Şebes b. Rib‘î! Ey Haccar b. Ebcer! Ey Kays b. Eş’as! Ey Yezid b. Haris! Bana, ‘Meyveler ‎olgunlaştı, bahçeler yeşerdi; emrinde hazır bekleyen bir ordu var’ diye mektup yazan siz değil ‎miydiniz? Verdiğiniz sözleri unuttunuz mu?”‎

Onlar ise inkâr ederek:‎

‎— Biz böyle bir şey yazmadık! dediler.‎

İmam buyurdu:‎

‎— Hayır! Allah’a yemin ederim ki, yazdınız!‎

Bu esnada Kays b. Eş’as yüksek sesle şöyle dedi:‎

‎— Amcanın oğlu Yezid’e biat et. O zaman sana bir zarar gelmeyecek.‎

İmam Hüseyin (a.s.) ise vakarın ve izzetin timsali olan şu tarihî cevabı verdi:‎

‎“Ey Kays! Haşimoğullarının senden Müslim b. Akil’in kanından başka bir şey istemelerinden ‎mi korkuyorsun? ‎

Allah’a yemin ederim ki, ben onlara zillet elini uzatmayacağım ve köleler gibi onların önünden ‎kaçmayacağım. Rabbime sığınırım.”‎

Bu sözlerden sonra Kûfe ordusu, mızrak ve ok atarak karşılık verdiler.‎

İmam Hüseyin (a.s.) bineğinden indi ve yularını Ukbe b. Sem’an’a vererek çadırına döndü.‎

Bir süre sonra düşman ordusundan Abdullah b. Havze-i Temimî öne çıktı ve yüksek sesle:‎

‎— Hüseyin aranızda mı? diye seslendi.‎

Ashaptan biri:‎

‎— Evet, Hüseyin buradadır. Ne istiyorsun? diye cevap verdi.‎

Abdullah, küstahlıkla:‎

‎— Ey Hüseyin! Seni cehennemle müjdeliyorum! dedi.‎

İmam Hüseyin (a.s.) buyurdu:‎

‎“Yalan söyledin. Ben, bağışlayıcı ve kerem sahibi olan Rabbime gidiyorum. Sen kimsin?”‎

Adam:‎

‎— Ben Havze’nin oğluyum, dedi.‎

Bunun üzerine İmam ellerini semaya kaldırarak:‎

‎“Allah’ım! Onu ateşe götür!” diye dua etti.‎

İmam’ın bu sözlerinden, öfkeye kapılan Abdullah atını mahmuzladı. Ancak atın ayağı bir taşa ‎takıldı; kendisi yere düştü ve üzengiye takılan ayağı sebebiyle sürüklenmeye başladı. Taşlara ‎çarpan bedeni parçalandı ve nihayet ateş bulunan bir çukura yuvarlandı.‎

Bu manzaraya şahit olan Mesruk b. Vail el-Hadramî dehşete kapıldı ve geri çekilerek şöyle ‎dedi:‎

‎— Allah’a yemin ederim ki ben, Resûlullah’ın Ehl-i Beyti ile savaşmayacağım. Çünkü onların ‎Allah katındaki makamı çok büyüktür.‎

Daha sonra Zuheyr b. Kayn, İmam’ın huzuruna gelerek Kûfelilerle konuşmak için izin istedi. ‎İmam ona izin verdi.‎

Zuheyr, düşman ordusunun karşısına çıkıp yüksek sesle şöyle seslendi:‎

‎“Ey Kûfe halkı! Allah’ın azabından korkun! Bizler henüz birbirimize kılıç çekmemişken din ‎kardeşiyiz. Aramıza kılıç girdiğinde ise yollarımız ayrılacaktır. Bilin ki Allah, bizleri ‎Resûlullah’ın Ehl-i Beyti hakkında imtihan etmektedir.‎

Yezid’e ve Ubeydullah b. Ziyad’a itaat etmekten vazgeçin. Resûlullah’ın evlatlarına yardım ‎edin. Eğer bunu yapmazsanız, çok geçmeden gözlerinizi oyan, ellerinizi bağlayan ve ‎bedenlerinizi hurma ağaçlarına asan zalimlerin eline düşeceksiniz.”‎

Ancak onlar çirkin sözlerle karşılık vererek, Hüseyin’i öldürmedikçe yahut İbn Ziyad’a teslim ‎etmedikçe geri dönmeyeceklerini söylediler.‎

Zuheyr, gözyaşları içinde şöyle haykırdı:‎

‎“Allah’a yemin ederim ki Fatıma’nın evlatları, Sümeyye’nin çocuklarından dostluğa daha ‎layıktırlar. Eğer onlara yardım etmiyorsanız, hiç değilse onların karşısına geçmeyin!”‎

Tam bu sırada Şimr, ona doğru bir ok fırlatarak:‎

‎— Sus! Bizi boş sözlerinle usandırdın! diye bağırdı.‎

Zuheyr ise şöyle cevap verdi:‎

‎“Ey Şimr! Ben seninle konuşmuyorum. Çünkü sen insanlıktan nasibini almamış birisin. ‎Kur’an’dan doğru dürüst bir ayet dahi bildiğini sanmıyorum. Kıyamet gününde seni rezillik ve ‎cehennem ateşi beklemektedir.”‎

Şimr:‎

‎— Yakında Allah seni ve imamını öldürecektir! dedi.‎

Zuheyr ise:‎

‎“Beni ölümle mi korkutuyorsun? Allah’a yemin ederim ki, Hüseyin’in yanında ölmek, sizinle ‎ebedî yaşamaktan daha hayırlıdır.”‎

Sonra tekrar orduya dönerek şöyle seslendi:‎

‎“Ey Allah’ın kulları! Dikkat edin! Bu alçak adam sizi dinden çıkarmasın. Allah’a yemin ederim ‎ki, Muhammed’in şefaati; onun evlatlarını ve dostlarını kılıçtan geçirenlere ulaşmayacaktır!”‎

‎(Mersiye

‎"Çeşmimden akan yaş değil, kanlı figandır bugün;‎

Kerbelâ sahrasında matem-i Sultan-ı Şehîdân'dır bugün.")‎

Zuheyr b. Kayn’ın sözleri yankılanırken, hak ile batıl arasındaki saflaşma artık son noktasına ‎ulaşmıştı. Düşman ordusunun saflarında bulunan bazı vicdanlar hâlâ çırpınıyor, hakikatin ‎çağrısına kulak vermeye çalışıyordu.‎

İmam Hüseyin’in (a.s.) ashabından biri, Zuheyr’in sözlerini dinledikten sonra ona şöyle dedi:‎

‎— Ey Zuheyr! Sen, Firavun ailesinden imanını gizleyen mümin gibi onları hakka davet ettin. ‎Allah seni hayırla mükâfatlandırsın.‎

Bunun ardından, Kûfe’nin tanınmış âlimlerinden, Kur’an kârilerinin seçkinlerinden ve ‎zahidliğiyle meşhur olan Bureyr b. Huzeyr, İmam Hüseyin’den (a.s.) izin isteyerek meydana ‎çıktı.‎

Yüksek bir sesle şöyle seslendi:‎

‎“Allah, Muhammed’i insanlara müjdeci, hidayet rehberi ve yol gösteren bir nur olarak ‎gönderdi. İşte bunlar da o Peygamber’in evlatlarıdır. Siz hangi hakla suyu onların yüzüne ‎kapattınız?”‎

Kûfelilerden bazıları:‎

‎— Ey Bureyr! Sözünü kısa kes. Vallahi Hüseyin de susuzluğu tadacaktır! diye bağırdılar.‎

Bureyr şöyle dedi:‎

‎“Ey insanlar! Muhammed’in emanetleri hâlâ aranızdadır. Bunlar, Peygamber’in Ehl-i Beytidir. ‎Düşünün, onlara nasıl davranıyorsunuz?”‎

Onlar ise:‎

‎— Hüseyin, Ubeydullah b. Ziyad’ın emrine teslim olsun; sonra dilediği yere gitsin! dediler.‎

Bureyr:‎

‎“Yazıklar olsun size ey Kûfeliler! Sizler ona mektuplar yazmadınız mı? Canlarımızı yolunda ‎feda edeceğiz demediniz mi? Şimdi ise davetinize icabet eden Hüseyin’i İbn Ziyad’a teslim ‎etmek istiyorsunuz. Resûlullah’ın evlatlarına böyle mi davranılır? Allah kıyamet günü sizleri ‎susuz bıraksın!”‎

Bu sırada Kufelilerden birisi: “Ey Bureyr! Neden bahsettiğini bilmiyoruz.” ‎

Bureyr: “Gerçek yüzünüzü bana gösterip sizleri daha iyi tanımamı sağlayan beni aydınlatan ‎Allah’a şükür olsun. ‎Allah’ım; ben bu kavmin yaptıklarından uzağım. Allah’ım bu insanların ‎yaptıklarıyla senin karşında zillet içinde hazır ‎olacakları vakte sürekli onlara bela ver ve gazap ‎et.”‎

Kûfeliler onu ok yağmuruna tuttular. Bureyr, hakikati haykırmış olmanın huzuruyla İmam’ın ‎yanına döndü.‎

Kur’an Hakem Olsun

Bir müddet sonra İmam Hüseyin (a.s.) atını ileri sürdü. Elindeki Kur’an’ı başının üzerine ‎kaldırarak şöyle buyurdu:‎

‎“Ey insanlar! Bizimle sizin aranızda Allah’ın kitabı ve ceddim Resûlullah’ın sünneti hakem ‎olsun. Bilmiyor musunuz ki üzerimdeki gömlek, elimdeki kılıç ve kalkan Resûlullah’a aittir?”‎

Onlar bunu doğruladılar.‎

İmam sordu:‎

‎“Öyleyse beni öldürmeye sizi sevk eden nedir?”‎

Onlar:‎

‎— Emîrimiz Ubeydullah b. Ziyad’a itaat ediyoruz, dediler.‎

Bunun üzerine İmam Hüseyin (a.s.) şu tarihî hitabını irad etti:‎

İmam (a.s): 

‎“Yazıklar olsun size! Böyle birine biat ettiniz kılıçlarını bize çeken, Allah’ın düşmanlarının ‎dostları olan, aranızda ne bir adaleti uygulacak ve ne de kendilerine bir ümit ‎bağlayabileceğiniz kimselere destek olan sizler yok olasınız. Zalimlerin kılıcının sizlere ‎hükmettiği ve zalimlerin zulümlerinin yeryüzünü kuşattığı bir durumda Resulullah’ın Ehl-i ‎Beyt’inden yüz çevirdiniz. Yazıklar olsun size; Allah’ın kitabını unuttunuz ve buyruklarını ‎tahrif ettiniz. Siz şeytanın izleyicisi olan isyankarları izlemektesiniz. Resulullah’ın ‎sünnetlerini söndürmektesiniz. Peygamber’in Ehl-i Beyt’i olan bizleri yalnız bıraktınız ‎Vallahi ahdinden dönmek sizin eskiden beri süre gelen adetinizdir. Doğrusu ahdinden ‎dönmek sizin benliğinizde kök salmıştır. Ve onun meyvesi bize acı ve gasıplara ise tatlıdır. ‎

Bilin ki, İbn-i Ziyad beni savaşla zillet arasında bırakmıştır Fakat biz zillete boyun eğmeyiz. ‎Allah Teala, Resul'u, müminler, temiz soylar ve onurlu insanlar alçaklara boyun eğmemizi  ‎kabul etmezler. Şimdi ben, Ehl-i Beytim ve sayıları az olan dostlarımla Allah yolunda ‎kıyam etmiş ve şehadeti seçmiş bulunuyorum.

Ey insanlar! Allah’a andolsun bundan sonra süvarinin bineğe binerek meydanda gezdiği ‎süre miktarınca dünyada kalırsınız. Bu sözü babam, ceddim Resulullah’tan bana nakletti”

Sonra İmam Resulullah’ın büyük sahabesi Fervet b. Mesik-i Muradi’nin şu şiirlerini ‎okudular:

Eğer öldürürsek zafer bizimdir

Ve eğer öldürülürsek yine zafer bizimdir.

Öldürülürsek şehadet ve fedakarlık günümüz gelmiştir.

Ölüm pençelerini bir halkın üzerinden çekip diğerlerinin üzerine doğru uzatır.

Geçmişler geçip gittikleri gibi bugün de bizim ve dostlarımızın göç zamanıdır.

Dünyanın efendileri diri kalsalardı biz de diri kalırdık.

Ve eğer dünyanın yiğitlerinin yolları ebedi hayata vardıysa

Yiğitlik hükmüyle ebedilik yolu herkesten önce bize açıktır.‎

Ardından ellerini semaya kaldırdı:‎

‎“Allah’ım! Onları yağmurdan mahrum et. Başlarına zalimleri musallat et. Çünkü onlar ‎ahitlerini bozdular, sözlerinden döndüler. Biz ise yalnız Sana tevekkül ettik ve dönüşümüz ‎ancak Sanadır.”‎

Mersiye

‎"Bu ne matemdir ki gökler ağlıyor, yer ağlıyor;‎

Kerbelâ'nın yasına bütün âlem ağlıyor."‎

Sonra İmam (a.s) Ömer b. Sad’a hitaben buyurdu ki:  ‎

‎“Ey Ömer! Gerçekten beni öldürmekle Rey ve Gorgan’ın emiri mi olacağını sanıyorsun? ‎Allah’a andolsun ki bu makama ‎ulaşamayacaksın ve bir yarar elde edemeyeceksin, bu kesin bir ‎vaaddır. Şimdi elinden geleni yap. Şüphesiz benden sonra ‎yüzün gülmeyecek. Kufe ‎çocuklarının senin başınla oynadıklarını ve onu taşlarına hedef aldıklarını görür gibiyim.” ‎

‎ Ömer b. Sa’d İmam’ın bu sözlerini duyunca öfkeyle ordusuna geri döndü ‎

‎

Hür b. Yezid’in Vicdan Muhasebesi

İmam’ın sözleri, düşman ordusunun kumandanlarından Hür b. Yezid er-Riyahî’nin kalbinde ‎fırtınalar koparmaya başlamıştı.‎

Ömer b. Sa’d’a yaklaşıp sordu:‎

‎— Gerçekten Hüseyin’le savaşacak mısın?‎

Ömer b. Sa’d cevap verdi:‎

‎— Evet! Öyle bir savaş olacak ki sonunda başlar kopacak, eller kesilecek.‎

Hür:‎

‎— Peki, Hüseyin’in senin hakkında söylediklerini hiç düşündün mü?‎

Ömer:‎

‎— Eğer iş benim elimde olsaydı kabul ederdim; fakat İbn Ziyad savaşı emrediyor.‎

Bu cevap, Hür’ün yüreğini daha da daralttı.‎

Yanında bulunan Kurra b. Kays’a:‎

‎— Atını suladın mı? diye sordu.‎

Kurra:‎

‎— Hayır.‎

‎— Git ve atını sula...‎

Kurra, Hür’ün kendisini uzaklaştırmak istediğini anlamıştı.‎

Hür ise ağır adımlarla İmam Hüseyin’in ordusuna doğru yöneldi.‎

Onu gören Muhacir b. Evs hayretle seslendi:‎

‎— Ey Hür! Hüseyin’e mi saldıracaksın?‎

Fakat Hür’ün bütün bedeni titriyordu.‎

Muhacir şaşkınlıkla:‎

‎— Vallahi bana Kûfe'nin en cesur adamı kimdir diye sorsalardı senden başka kimseyi ‎göstermezdim. Bu halin ‎nedir?” dedi.‎ ‎

Hür, ona şu unutulmaz sözü söyledi:‎

‎“Kendimi cennet ile cehennem arasında görüyorum. Vallahi paramparça edilsem, yakılsam bile ‎cennetten başka bir şeyi tercih etmem!”‎

Sonra mahzun bir halde atını İmam’ın çadırlarına doğru sürdü.‎

Başını önüne eğmiş, kendi kendine şöyle niyaz ediyordu: ‎

‎“Allah’ım! Sana yöneldim. Tövbe ediyorum. Ben, senin velilerinin kalbini incittim ve ‎Peygamberinin evlatlarını korkuttum. Tövbemi kabul eyle!”‎

Huzura vardığında:‎

‎— Ey Eba Abdullah! Ben yaptıklarımdan pişmanım. Acaba tövbem kabul olur mu? diye sordu.‎

İmam Hüseyin (a.s.), merhamet dolu bir sesle buyurdu:‎

‎“Evet! Allah tövbeni kabul eder ve günahlarını bağışlar.”‎

Hür şöyle dedi:‎

‎— Kûfe’den çıkarken bir ses bana:‎

‎“Ey Hür! Sana cennet müjdeler olsun!”‎

diye seslenmişti. Kendi kendime:‎

‎“Yazıklar olsun bana! Resûlullah’ın evladı ile savaşmaya gidiyorum; buna rağmen cennetle ‎müjdeleniyorum!” demiştim.‎

İmam buyurdu:‎

‎“Gerçekten de hayır sana yönelmiştir. Allah sana en güzel mükâfatı versin.”‎

Hür’ün Son Nasihati

Hür izin alarak düşman ordusuna yöneldi ve yüksek sesle şöyle haykırdı:‎

‎“Ey Kûfe halkı! Analarınız size ağlasın! Resûlullah’ın evladını davet ettiniz, canlarınızı ona ‎feda edeceğinizi söylediniz. Şimdi ise onu kuşattınız, suyu ona yasakladınız ve esir gibi ‎muamele ediyorsunuz!‎

Peygamberinizin evlatlarına böyle mi davranılır?‎

Susadığınız gün Allah da size su vermesin!”‎

Bu sözler üzerine Ömer b. Sa’d’ın askerleri Hür’ün üzerine yürüdüler.‎

Hür geri çekildi ve İmam Hüseyin’in yanında durdu çünkü İmam Hüseyin ashabının savaşı ‎başlatmaktan sakındırıyordu.‎

Mersiye

‎"Şehîd-i Kerbelâ'nın gamı düştü cihana,‎

Ağlar melekler dahi bu matem-i hüzne."‎

Savaşın Başlaması ve İlk Şehitler

Artık hak ile batıl arasındaki son perde açılmıştı.‎

Ömer b. Sa’d, ordusunun önüne çıkarak yayı eline aldı ve Hüseyin’in (a.s.) ordusuna doğru ilk ‎oku fırlattı. Ardından askerlerine dönerek şöyle haykırdı:‎

‎— Emir’in yanında şahit olun ki, Hüseyin’in ordusuna ilk oku atan ben oldum!‎

Bu işaretle birlikte gökyüzü oklarla karardı. Yağan ok yağmuru, sonucu İmam’ın ashabından bir ‎çoğunu hedef almıştı. İlk saldırıda İmam’ın dostlarından bir grup şehadet şerbetini içti.‎

İmam Hüseyin (a.s.) ashabına dönerek buyurdu:‎

‎“Allah sizlere rahmet etsin. Hareket edin! Bu oklar, kavmin elçileridir. Cennet kapıları sizlere ‎açılmıştır.” ‎

Ashabın her biri, yüzünde teslimiyet ve gönlünde şehadet arzusu ile düşmana karşılık vermek ‎için harekete geçti.‎

Karşılıklı teke tek mübareze yöntemi savaş başladı ‎

Ziyad b. Ebi Süfyan’ın kölesi Yesar ve Ubeydullah b. Ziyad’ın kölesi Salim meydana çıkarak ‎Habib b. Mezahir ve Bureyr b. Huzayr’i savaşa davet ettiler. Bu sırada cesur, uzun boylu ve ‎güçlü biri olan Abdullah b. Umeyr-i Kelbi onlarla savaşmak için İmam’dan izin istedi. Ebu ‎Abdullah (İmam Huseyn) (a.s) ona izin vererek buyurdular ki: “Ben onu (Abdullah b. ‎Umeyr’i) tecrübeli bir savaşçı biliyorum.”

Salim ve Yesar onun kim olduğunu sormaları üzerine Abdullah recez okuyarak kendisini ‎tanıttı.

Onlar: “Biz seni tanımıyoruz. Zuheyr, Bureyr veya Habib meydana çıksın.”

Abdullah, Yesar’a hitaben, “Benimle savaşmaktan mı çekiniyorsunuz diyerek” kılıçla ona ‎saldırdı. Salim Abdullah’ın Yesar’la savaşmakta olduğunu görünce arkadan ona saldırdı. ‎Abdullah’ın dostları, arkanı gözetle diye bağırdılar. Salim kılıcını indirdi. Abdullah bu darbeyi ‎sol eliyle karşılayınca parmaklarını kaybetti. Sonra Abdullah, Salim’i de cehenneme ‎gönderdikten sonra İmam’ın yanına döndü.

‎

Eşi çadırlardan dışarı çıkarak dedi ki: “Anam, babam sana feda olsun ey Abdullah. Savaş ‎meydanına dön, kendini Resulullah’ın (s.a.a) yakınlarına ve evlatlarına feda et. Allah’a ‎andolsun birlikte şehid oluncaya kadar seni yalnız bırakmayacağım.”

Abdullah: “Biraz önce beni savaştan alıkoymak istiyordun. Ne oldu ki, şimdi kendin de ‎meydana gitmek istiyorsun.”

Abdullah’ın eşi: “Beni kınama. İmam’dan duyduğum bir söz kalbimi yaktı.”

Abdullah: “İmam Ne dedi?”

Abdullah’ın eşi: “Biraz önce çadırların arasında İmam’ın şöyle buyurduğunu ‎duydum:“Benim dostlarım ne kadar da az.”

Abdullah: “Ya Eba Abdullah emredin eşim çadırlara geri dönsün.”

İmam: “Allah, Resulullah'ın evlatlarının yardımına koşan sizleri hayırla mükafatlandırsın. Ey ‎Ümm-ül Veheb! Çadırına dön. Allah Teala kadınlardan cihadı kaldırmıştır.” dedi.

‎

Ömer b. Halid-i Seydavi kölesi Sa’d’le, Cabir b. Haris ve Mucammi b. Abdullah-i Aizi kalkıp ‎Kufelilere saldırdılar ve Ömer b. Sa’d’ın ordusunun ön saflarını yararak ordunun kalbine ‎doğru ilerleyip onlardan birçoğunu öldürdüler.

Ömer Sad’ın ordusundan bir grup onları ablukaya aldılar ve İmam’ın diğer ashabından ‎ayırdılar. İmam (a.s) kardeşi Abbas’a onlara yardım etmesini emretti. Ebul Fazl Abbas Emevi ‎ordusuna saldırdı ve yaralanan dostlarını kurtardı. İmam’ın (a.s) bu fedaileri bir kez daha ‎cesurca saldırarak düşman ordusundan birçok kişiyi cehenneme gönderdiler ve nihayet ‎şehid oldular.

‎

Bu esnada İmam Hüseyin (a.s) eliyle mübarek sakalını tutarak şöyle buyurdular: “Allah’a ‎andolsun ki, kanıma boyandığım halde rabbime kavuşuncaya kadar ben onların isteklerine ‎teslim olmayacağım.”

‎

Daha sonra İmam o kalabalığa hücceti tamamlamak için yüksek sesle şöyle buyurdu: ‎

‎“Acaba aranızda feryadımıza yetişip bize yardımda bulunacak bir kimse yok mudur? Acaba ‎Resulullah’ın haremini (Ehl-i Beyt’ini) savunacak birisi yok mudur?”

Bunun üzerine Ehl-i Beyt kadınlarının ağlama sesleri yükseldi. Ömer Sa’d’ın ordusu ‎arasında bir kargaşalık baş gösterdi. İmam'ın yardım istediğini duyan ve Kufe ordusundan ‎olan Sa’d b. Haris-i Ensari kardeşiyle birlikte pişman olup Emevi ordusuna saldırarak ‎onlardan bir çoklarını kanlarına boyadıktan sonra kendileri de şehid oldular.

‎

Böylece İmam’ın ashabı gittikçe azalmaya ve şehidlerin sayısı çoğalmaya başladı. Daha ‎sonra savaş tekrar savaş teke tek mübareze şeklinde sürdü. İmam’ın ordusundaki şehadet ‎aşığı yiğit kişiler düşman ordusuna kayıplar veriyordu. 

Bunun üzerine düşmanın komutanlarında olan Amr b. Haccac şöyle haykırdı Kufelilere, “Ey ‎Kufeliler! Kimlerle savaştığınızı biliyor musunuz? Bunlar, karşılarına çıkan herkesi öldüren ‎savaşçılardır. Bunları taş yağmuruna tutun ve işlerini bitirin” diye hitap etti ve hemen ‎peşinden komutası altındaki askerlerle İmam Hüseyin’in ordusunun sağ koluna saldırdı. ‎İmam Hüseyin’in (a.s) ashabı sarsılmaz bir sed gibi onların karşısında direndi ve onlardan ‎bir grubu öldürdüler.

‎

Komutanları geri çekilme emri verdiler. İmam Hüseyin’in (a.s) ashabı onları ok yağmuruna ‎tuttu. Bu esnada Amr b. Haccac, Abdullah-i Beceli’yle birlikte tekrar saldırıya geçti. Havaya ‎yükselen toz toprak yatışınca İmam Hüseyin’in (a.s) ashabı, büyük bir yiğit olan Müslim b. ‎Avsece’nin yere düştüğünü gördüler. Müslim b. Avsece dönemin en şecaatli kişilerindendi. ‎İmam Hüseyin’in elçisi Müslim b. Akil Kufe’ye geldiğinde O mal ve para toplayıp techizat ‎almada ve halktan biat toplamada onun vekiliydi. Ve yine Tasua günü akşam İmam ‎Hüseyin “Ben biatımı sizin üzerinizden kaldırdım; kalkın gidin” buyurunca Müslim b. ‎Avsece İmam’a şöyle demişti: “Ey Resulullah’ın torunu! Seni bırakarak nereye gideriz? ‎Bu durumda Allah’a ne cevap veririz? Hayır, vallahi mızrağımı düşmanların göğsünde ‎kırıncaya kadar ben sizden ayrılmam ve elimde kılıç olduğu müddetçe düşmanlarla ‎savaşırım. Silahım olmazsa taşla onlara saldırırım. Allah’a andolsun, biz Peygamber’in ‎hürmetini gözettiğimizi yakîn edinceye kadar sana yardım etmekten vazgeçmeyeceğiz. ‎Allah’a andolsun, ben senin yolunda yetmiş kere öldürülür, sonra dirilir, tekrar ‎öldürülerek yakılırsam ve külümü yele savururlarsa yine sizden ayrılmam. Oysa şimdi ‎sadece bir kere şehid olacağız ve sonra ebedi keramet ve saadete ulaşacağım.” Bu ‎özelliğe sahip olan Müslim b. Avsece şimdi kanlara boyanmıştı.‎

Aldığı ağır yaralar sebebiyle yere düşmüştü.‎

İmam Hüseyin (a.s.) ve Habib b. Mezahir onun başucuna geldiler.‎

Habib, gözyaşları içerisinde şöyle dedi:‎

‎— Seni bu halde görmek bana ağır geliyor. Fakat seni cennetle müjdeliyorum.‎

Müslim b. Avsece, son nefeslerini verirken zayıf bir sesle:‎

‎— Allah sana da hayır müjdesi versin, ey Habib! dedi.‎

Habib şöyle karşılık verdi:‎

‎— Eğer senden sonra yaşayacak olsaydım, bana vasiyet etmeni isterdim. Fakat biliyorum ki, ‎yakında ben de sana kavuşacağım.‎

Müslim, bütün gücünü toplayarak şöyle dedi:‎

‎— Ey Habib! Sana vasiyetim şudur: Sakın İmam Hüseyin’i yalnız bırakma. Hayatta olduğun ‎müddetçe ona yardım et.‎

Bu sözlerden sonra gözlerini kapadı ve ruhunu Rahman’a teslim etti.‎

İmam Hüseyin (a.s.) onun başucunda şu ayeti tilavet etti:‎

‎“Müminlerden öyle kimseler vardır ki Allah’a verdikleri söze sadakat gösterdiler. İçlerinden ‎kimi şehit oldu, kimi de beklemektedir. Onlar verdikleri sözü asla değiştirmediler.”‎ (Ahzâb, 23)‎

Ömer b. Sa’d’ın ordusunda bulunanlar sevinç çığlıkları atarak:‎

‎— Müslim b. Avsece öldürüldü! diye bağırıyorlardı.‎

Fakat Şebes b. Rib‘î, onların bu sevincine öfkeyle karşı çıkarak şöyle dedi:‎

‎— Yazıklar olsun size! Müslim gibi bir adamın ölümüne seviniyor musunuz? Allah’a yemin ‎ederim ki savaş meydanlarında müşrikler onun kılıcından kaçarlardı. Tek başına orduların ‎kaderini değiştirecek kadar yiğit bir adamdı.‎

Abdullah b. Umeyr’in Fedakârlığı

Düşman ordusu yeniden hücuma geçti.‎

İmam Hüseyin’in ordusunun sağ kanadına yönelen saldırıyı püskürtmek için Abdullah b. Umeyr ‎el-Kelbî ileri atıldı.‎

Tek başına düşman saflarına dalarak birçok kişiyi yere serdi. Gösterdiği kahramanlık karşısında ‎düşman şaşkına dönmüştü.‎

Ancak Hânî b. Semît el-Hazremî, kılıcıyla onun sağ kolunu kesti. Ardından başka bir düşman ‎askeri ayağını yaraladı.‎

Abdullah yere düştü ve esir edildi.‎

Fakat zalim ordu bununla da yetinmedi.‎

Onu, dostlarının gözleri önünde mızraklar ve kılıçlarla parçalayarak şehit ettiler.‎

Bu sırada çadırlarda bulunan eşi Ümmü Vehb, katledildiği yere koştu.‎

Kocasının kanlar içindeki yüzünü silerek şöyle dedi:‎

‎— Ey Abdullah! Cennet sana mübarek olsun. Allah’tan niyazım, beni de seninle birlikte ‎cennette buluşturmasıdır.‎

Bu manzarayı gören Şimr, kölesine:‎

‎— Bu kadını da öldür! diye emretti.‎

Köle, efendisinin emrini yerine getirerek Ümmü Vehb’i şehit etti.‎

Böylece Ümmü Vehb, Aşura günü şehit düşen ilk kadın oldu.‎

Daha sonra Abdullah’ın mübarek başını keserek İmam’ın çadırlarına doğru fırlattılar.‎

Abdullah’ın annesi oğlunun başını eline aldı, bağrına bastı ve öptü.‎

Sonra eline bir sopa alarak düşman ordusuna doğru yürümek istedi.‎

Ancak İmam Hüseyin (a.s.) ona dönmesini emrederek buyurdu:‎

‎“Geri dön. Allah seni bağışlasın. Cihad kadınlardan kaldırılmıştır.”‎

Habib b. Mezahir’in Kahramanlığı

Şimr bir kez daha saldırıya geçti.‎

Zuheyr b. Kayn, beraberindeki on kişiyle birlikte düşman ordusunun üzerine yürüdü.‎

Onların saldırısını geri püskürterek saflarını dağıttı.‎

Bunu gören süvari birliklerinin komutanı Kudret b. Kays, Ömer b. Sa’d’dan yardım istedi.‎

Yeni birlikler gönderildi.‎

Fakat Hüseyin’in ashabı, imanla yoğrulmuş yürekleriyle Resûlullah’ın Ehl-i Beyti etrafında ‎adeta çelikten bir duvar örmüşlerdi.‎

Canlarını siper ediyor, bir yüzük kaşı gibi İmam’ı kuşatarak kendilerini feda ediyorlardı.‎

Ömer b. Sa’d, bu engeli aşamayınca alçakça bir emre başvurdu:‎

‎— Çadırları yakın!‎

Bir anda alevler yükseldi.‎

Kadınlar ve çocuklar korku içinde çadırlardan dışarı çıktılar.‎

Bu sırada Ebu Şe’sâ el-Kindî, peş peşe attığı oklarla düşman askerlerini yere seriyordu.‎

İmam Hüseyin (a.s.) onun hakkında şöyle dua etti:‎

‎“Allah’ım! Pazusunu güçlü kıl. Oklarını hedefe ulaştır. Onu cennetle mükâfatlandır.”‎

Ebu Şe’sâ birçok düşmanı etkisiz hale getirdikten sonra şehadet makamına ulaştı.‎

Öğle Namazı Vakti

Güneş, Kerbelâ semasında tam tepeye yükselmişti.‎

Kızgın ışıkları, susuzluktan kavrulan toprağı yakıyordu.‎

Ebu Semâme es-Sâidî gökyüzüne baktı ve İmam Hüseyin’e (a.s.) şöyle arz etti:‎

‎— Ey Eba Abdullah! Canım sana feda olsun. Düşmanın bize yaklaşmakta olduğunu görüyorum. ‎Allah’a yemin ederim ki, ben kanlar içinde yere düşmeden sana erişemezler. Arzum, son kez ‎seninle birlikte öğle namazını kılmaktır.‎

İmam Hüseyin (a.s.) gökyüzüne bakarak buyurdu:‎

‎“Bize namazı hatırlattın. Allah seni namazı ayakta tutanlardan kılsın. Evet, şimdi namazın ilk ‎vaktidir.”‎

Sonra düşmandan namaz için kısa bir süre savaşın durdurulmasını istediler.‎

Fakat Hüseyin b. Numeyr alaycı bir tavırla şöyle dedi:‎

‎— Sizin namazınız kabul olmaz!‎

Bunun üzerine Habib b. Mezahir öfkeyle ona karşılık verdi:‎

‎— Ey cahil! Resûlullah’ın evlatlarının namazı kabul olmayacak da seninki mi kabul olacak?!‎

Mersiye

Bu ne matemdir ki Muhammed Mustafa ağlar bugün,‎

Bu ne gamdır ki Aliyyü’l-Murtazâ ağlar bugün.‎

Habib b. Mezahir’in Şehadeti ve Hür’ün Son ‎Yolculuğu

Habib b. Mezahir el-Esedî, İmam Hüseyin’in (a.s.) etrafında adeta bir kale gibi durmuştu. İleri ‎yaşına rağmen gösterdiği cesaret, genç savaşçıları dahi hayrete düşürüyordu.‎

‎

Hüseyin b. Numeyr ile arasında çıkan çarpışmada, Habib kılıcıyla ona öyle bir darbe vurdu ki ‎düşman komutanı attan yere yuvarlandı. Ancak etrafındakiler yetişerek onu ölümden ‎kurtardılar.‎

Habib, yeniden düşman saflarının üzerine yürüdü. Bir yandan savaşırken bir yandan da Allah ‎yolunda cihad etmenin heyecanıyla tekbir getiriyordu. Rivayetlere göre, birçok düşmanı etkisiz ‎hale getirdikten sonra Budeyl b. Sarim’in darbesiyle yaralandı. Tam ayağa kalkmaya çalıştığı ‎sırada Hüseyin b. Numeyr saldırarak mübarek başını bedeninden ayırdı.‎

Habib b. Mezahir’in şehadeti, İmam Hüseyin’i (a.s.) derinden sarstı.‎

İmam, onun mübarek bedeninin yanına gelerek hüzünle şöyle buyurdu:‎

‎“Bu musibetin ecrini Allah’tan bekliyorum.”‎

Sonra da:‎

‎“İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.”‎ ayetini okuyarak, sadık dostunun ayrılığı karşısında sabır ve teslimiyet gösterdi.‎

Habib’in şehadeti, Kerbelâ semalarında tarifsiz bir hüzün meydana getirmişti. Çünkü o, Müslim ‎b. Avsece ile birlikte Kûfe’de İmam’a bağlılığın sembollerinden biri olmuştu.‎

Hür b. Yezid er-Riyahî’nin Son Savaşı

Hür b. Yezid er-Riyahî ile Zuheyr b. Kayn omuz omuza savaşmaktaydılar.‎

Düşman askerleri, onlardan birini kuşattığında diğeri hemen yetişiyor, kuşatmayı yararak ‎arkadaşını kurtarıyordu.‎

Hür, savaş meydanında şu recezi okuyordu:‎

Ben Hür’üm, saadet ehlinin yolundayım.‎

Kılıcımla sizleri yere sereceğim.‎

Yeryüzünün en hayırlı insanına yardım ediyorum.‎

Bu yolda ölümden asla korkmuyorum.‎

Düşman askerleri onun atını hedef aldılar. Ağır yaralanan at yere yıkıldı.‎

Hür ise yaya olarak savaşmaya devam etti.‎

Her taraftan saldırıya uğruyor, buna rağmen geri çekilmiyordu.‎

Bir süre sonra aldığı ağır yaralar sebebiyle yere düştü.‎

İmam’ın ashabından bazıları düşmanın arasına girerek onun mübarek bedenini savaş ‎meydanından çıkarıp çadırların önüne getirdiler.‎

İmam Hüseyin (a.s.), can vermek üzere olan Hür’ün başını dizlerinin üzerine aldı.‎

Yüzündeki kanı ve toprağı eliyle temizleyerek şöyle buyurdu:‎

‎“Ey Hür! Annen sana ne güzel bir isim vermiştir. Sen gerçekten hem dünyada hem de ahirette ‎hürsün.”‎

İmam Zeynelabidin’in daha sonra onun hakkında söylediği şu mısralar da Hür’ün makamını ‎anlatmaktadır:‎

Ne yücedir Riyahî’nin Hür’ü!‎

Mızraklar arasında ne sabırlıydı.‎

Hüseyin’in çağrısına icabet ettiğinde,‎

Canını ne güzel feda etti.‎

Rabbim onu cennetine misafir etsin,‎

Hurilerle ve nimetlerle mükâfatlandırsın.‎

Öğle Namazı ve İnsan Kalkanı Olan Şehitler

Bu arada düşmanın namaz için bir fırsat vermemesi üzere ‎

İmam Hüseyin (a.s.), ashabıyla birlikte namaza durdu.‎

Zuheyr b. Kayn ile Said b. Abdullah el-Hanefî, düşman oklarının İmam’a ulaşmaması için onun ‎önünde durdular.‎

Oklar peş peşe üzerlerine yağıyor, onlar ise bedenlerini Resûlullah’ın torununa siper ‎ediyorlardı.‎

Namaz sona erdiğinde, Said b. Abdullah aldığı çok sayıdaki yara sebebiyle yere düştü.‎

Son nefeslerini verirken şöyle niyaz etti:‎

‎“Allah’ım! Âd ve Semûd kavimlerini helâk ettiğin gibi, ahitlerini bozan bu topluluğu da ‎rahmetinden uzaklaştır. Onlara azabını indir.”‎

Sonra İmam’a dönerek:‎

‎— Ey Resûlullah’ın torunu! Sana karşı vazifemi yerine getirebildim mi? diye sordu.‎

İmam Hüseyin (a.s.) buyurdu:‎

‎“Evet, ey Said! Sen benden önce cennete gidiyorsun. Çok geçmeden biz de sana kavuşacağız. ‎Dedem Resûlullah’a benim selamımı da ulaştır.”‎

Bunun ardından İmam, etrafındaki ashabına yönelerek şöyle buyurdu:‎

‎“Ey vefakâr dostlarım! Cennet kapıları sizin için açılmıştır. Nehirleri akmakta, meyveleri ‎olgunlaşmaktadır. Resûlullah ve Allah yolunun şehitleri sizi beklemektedir. Öyleyse Allah’ın ‎dinini koruyunuz ve Resûlullah’ın Ehl-i Beyti’ni müdafaa ediniz. Allah sizlere mağfiret ‎eylesin.”‎

Bureyr b. Huzeyr’in Son Mücadelesi

Henüz İmam’ın sözleri sona ermeden, Yezid b. Ma‘kel, Bureyr b. Huzeyr’e seslendi:‎

‎— Ey Bureyr! Allah’ın sana yaptıklarını nasıl görüyorsun?‎

Bureyr sarsılmaz bir imanla cevap verdi:‎

‎— Allah’a yemin ederim ki O’ndan hayırdan başka bir şey görmedim. Beni hidayete ulaştırdı; ‎seni ise sapıklığa terk etti.‎

Yezid b. Ma‘kel:‎

‎— Yalan söylüyorsun! Bir zamanlar bana Ali’nin müminlerin emiri olduğunu söylemiyor ‎muydun? dedi.‎

Bureyr:‎

‎— Evet, söyledim ve bugün de aynı şehadeti veriyorum. Sen ise sapıklık içerisindesin.‎

Sonra şöyle dedi:‎

‎— Gel, Allah’ın mubahle edelim ve Allah’ın yalancının üzerine azap indirmesini dileyelim.‎

İkisi birlikte ellerini kaldırıp Allah’tan yalancıyı helak etmesini istediler.‎

Ardından çarpışmaya başladılar.‎

Çok geçmeden Bureyr’in kılıcı Yezid’in başına indi.‎

Ve başında kaldı. Bureyr kılıcını Yezid’in başından çıkarmaya ‎çalıştığı esnada Rıza b. Munkiz-i ‎Abdi adında birisi ona hücum etti. Bureyr bir müddet savaştıktan sonra onu yere ‎vurarak ‎göğsünün üstünde oturdu. Rıza b. Munkiz akrabalarını yardıma çağırdı. Ka’b b. Cabir b. Ömer ‎Bureyr’i ‎öldürmek istedi. Afif b. Zuheyr b. Ebi Ahmed ona seslenerek dedi ki: Yazıklar olsun ‎sana! Kimi öldürmek istediğini ‎biliyor musun? O Kufe mescidinin karilerinin büyüğü Bureyr b. ‎Huzeyr’dir. Onu kendi haline bırak. ‎

Ama Ka’b onun sözlerini önemsemedi ve Bureyr’in arkasına bir kılıc indirdi ve ikinci darbeyi ‎Bureyr’in başına ‎indirerek onu şehid etti.‎

Ka‘b eve döndüğünde eşi ona şöyle dedi:‎

‎— Yazıklar olsun sana! Resûlullah’ın evladına karşı savaşmış ve Kûfe’nin büyük kârilerinden ‎Bureyr’i mi öldürmüşsün? Allah’a yemin ederim ki artık seninle konuşmayacağım.‎

Mersiye

Ey sabâ, var git Hüseyn’in ravzasına yüz sürüp,‎

De ki: Hâlâ mateminden ağlamaktadır cihan.‎

Kerbelâ’nın kızıl toprağına düşen her damla kan,‎

Kıyamete dek mazlumların sancağı olacaktır.‎

Hanzele’nin Nasihati, Abis’in Yiğitliği ve ‎Sadakatin Son Örnekleri

Kerbelâ meydanında güneş batıya doğru eğilmeye başlamıştı. Fakat İmam Hüseyin’in (a.s.) ‎ashabı için vakit, dünyanın son saatleri; ebedî hayatın ise başlangıcıydı.‎

Birbiri ardınca yiğitler şehadet meydanına çıkıyor, her biri sadakatini kanıyla mühürlüyordu.‎

Hanzele b. Es‘ad’ın Son Nasihati

Hanzele b. Es‘ad eş-Şibâmî, düşman ordusunun karşısına çıktı. Son kez hakikati hatırlatmak ‎istiyor, belki katılaşmış kalplerden birinde pişmanlık filizlenir ümidi taşıyordu.‎

Yüksek sesle şöyle seslendi:‎

‎ “Ben sizin için Ahzâb günündeki felaket gibi bir günden. Nuh, Âd ve Semûd ‎‎kavimlerinin başına gelenlerin sizin de başınıza gelmesinden korkuyorum.‎

O gün birbirinizi suçlayacak, fakat artık pişmanlığın fayda vermediğini göreceksiniz. Biliniz ki ‎Allah'ın saptırdığı kimseyi hidayete erdirecek kimse yoktur.‎

‎ Ey insanlar! Hüseyin’i öldürmeyin, bilin ki onunla savaşanları Allah büyük bir azaba ‎düçar edecektir.”

İmam Hüseyin (a.s.), Hanzele’nin bu sözlerini duyunca ona dua ederek buyurdu:‎

‎“Allah sana rahmet etsin, ey Hanzele! Onlar senin nasihatlerini reddederek azabı hak ettiler. ‎Şimdi ise salih kardeşlerini öldürdüler artık onların sonlarını ne olacağı bellidir.”‎

Hanzele:‎

‎— Canım sana feda olsun, ey Resûlullah’ın evladı! Doğru buyurdunuz, dedi.‎

Ardından izin isteyerek meydana çıktı ve şehit oluncaya kadar yiğitçe savaştı.‎

Abis b. Ebi Şebib ve Şevzeb’in Sadakati

Abis b. Ebi Şebib eş-Şakirî, yanında bulunan dostu meşhur muhaddis ve alimlerden olan ‎Şevzeb’e dönerek sordu:‎

‎— Ey Şevzeb! Bugün ne düşünüyorsun?‎

Şevzeb cevap verdi:‎

‎— Ne düşünebilirim ki? Vallahi, öldürülünceye kadar Resûlullah’ın evladının yanında ‎savaşacağım.‎

Abis memnuniyetle tebessüm etti:‎

‎— Ben de senden bunu beklerdim. ‎

Şevzeb, İmam Hüseyin’in huzuruna çıkarak izin aldı ve şehit oluncaya kadar savaştı.‎

Onun ardından Abis, İmam’ın huzuruna geldi.‎

Şöyle dedi:‎

‎“Ey Eba Abdullah! Yeryüzünde senden daha sevgili hiçbir kimse tanımıyorum. Canımdan daha ‎kıymetli bir şeyim olsaydı, onu da senin yolunda feda ederdim. Şahit ol ki ben, senin ve baban ‎Ali’nin dini üzere ölüyorum.”‎

İmam Hüseyin (a.s.) onun için hayır dua etti.‎

Abis meydana çıktığında düşman ordusunda bulunan Rebî‘ b. Temîm onu görünce korkuyla ‎bağırdı:‎

‎— Bu, Şakir kabilesinin aslanı Abis’tir! Onun karşısına çıkan ölümle karşılaşır!‎

Gerçekten de hiç kimse onun karşısına çıkmaya cesaret edemedi.‎

Ömer b. Sa‘d bunun üzerine askerlerine:‎

‎— Onu taş yağmuruna tutun! diye emir verdi.‎

Abis, düşmanların kendisiyle erkekçe savaşmaya cesaret edemediklerini görünce zırhını ve ‎miğferini çıkarıp bir kenara attı.‎

Sonra tek başına, bir aslan gibi düşman saflarına daldı.‎

Öyle korkunç bir heybetle savaşıyordu ki yüzlerce kişi onun önünden kaçıyordu.‎

Fakat sonunda her taraftan taşlar, mızraklar ve kılıç darbeleri altında yere düştü.‎

Böylece Abis de şehadet şerbetini içti.‎

Cevn’un Vefası

Ebû Zer el-Gıfârî’nin azatlı kölesi Cevn, İmam Hüseyin’in huzuruna gelerek savaşmak için izin ‎istedi.‎

İmam buyurdu:‎

‎“Ey Cevn! Sen rahatlık ve emniyet ümidiyle bizimle geldin. Kendini zahmete sokma, ayrılıp ‎gitmekte serbestsin.”‎

Bunun üzerine Cevn, İmam’ın ayaklarına kapanarak gözyaşları içinde şöyle dedi:‎

‎“Ey Efendim! İyi günlerinizde yanınızdaydım. Şimdi sizi nasıl yalnız bırakabilirim?‎

Ben siyah tenli, sıradan bir köleyim. Cennette yüzümün ak olması ve kokumun güzel olması ‎için bana izin veriniz. Allah’a yemin ederim ki kanım sizin pak kanlarınıza karışıncaya kadar ‎sizden ayrılmayacağım.”‎

İmam Hüseyin (a.s.) ona izin verdi.‎

Cevn kahramanca savaştıktan sonra şehit düştü.‎

İmam, onun başucuna gelerek şöyle dua etti:‎

‎“Allah’ım! Onun yüzünü ak eyle, kokusunu güzel kıl, onu salih kullarınla birlikte haşret ve ‎Muhammed ile Ehl-i Beyti’nin yanında karar kıl.”‎

Rivayet edilir ki, daha sonra onun naaşının bulunduğu yerden miskten daha güzel bir koku ‎yayılmıştı.‎

Enes b. Haris’in Şehadeti

Resûlullah’ın sahabilerinden olan yaşlı Enes b. Haris de meydana çıktı.‎

Gözlerine sarkan saçlarını bir bezle bağlamış, sarığını beline dolamıştı.‎

Bunca yaşına rağmen elindeki kılıçla düşman saflarına daldı.‎

Uzun yıllar önce Bedir ve Sıffin savaşlarında Resûlullah ve Emirü’l-Müminin Ali’nin yanında ‎savaşmış olan bu ihtiyar mücahit, birçok düşmanı yere serdikten sonra şehadete ulaştı.‎

İmam Hüseyin (a.s.), onu seyrederken şöyle buyuruyordu:‎

‎“Allah seni mükâfatlandırsın ey yaşlı yiğit!”‎

On Bir Yaşındaki Amr b. Cünade

Amr b. Cünade henüz on bir yaşındaydı.‎

Babası Cünade b. Ka‘b, Aşura sabahı ilk saldırılarda şehit düşmüştü.‎

Annesi oğluna şöyle diyordu:‎

‎— Oğlum! Kalk ve Resûlullah’ın torunu uğrunda savaş!‎

Amr meydana gitmek isteyince İmam Hüseyin (a.s.) buyurdu:‎

‎“Babası yeni şehit oldu. Annesi onun ayrılığına dayanamaz. Onu geri çeviriniz.”‎

Fakat çocuk gözleri yaşlı bir halde şöyle arz etti:‎

‎— Annem ve babam size feda olsun! Meydana gitmemi annem istedi. Savaş elbiselerimi kendi ‎elleriyle giydirdi.‎

Bunun üzerine İmam ona izin verdi.‎

Amr meydana çıkarak şöyle seslendi:‎

Benim imamım Hüseyin'dir,‎

İmamların en hayırlısıdır.‎

O, Peygamber’in gönül sürurudur.‎

Ali ile Fatıma’nın oğludur.‎

Böylesine yüce bir imamı tanıyor musunuz?‎

Bir süre savaştıktan sonra şehit düştü.‎

Düşmanlar mübarek başını keserek İmam’ın çadırlarına doğru attılar.‎

Annesi oğlunun başını bağrına bastı ve gözyaşları içinde şöyle dedi:‎

‎— Aferin sana ey gözümün nuru! Biz Allah yolunda verdiğimizi geri almayız.‎

Sonra oğlunun başını düşma

Bu yazı 765 defa okunmuştur.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
FACEBOOK YORUM
Yorum