-
Murtaza Turabi
Tarih: 30-06-2026 13:21:00
Güncelleme: 04-07-2026 11:19:00
Bismillahirrahmanirrahim
Iğdır Press Gazetesinin 11 Haziran 2026, Perşembe tarihli sayısında yayınlanan “İSLAM'DA HİCAB KONUSU” başlığı altında Hasan Kanaatlı’ya ait bir yazı yayınlanmıştır.
Bu yazıda İslam’ın zaruri bir hükmü olan hicap konusu hedef alınmış çeşitli yönlerden bu hüküm itibarsızlaştırılmaya çalışılmıştır.
Tabii yazar doğrudan çıkıp da ben bir komünistim veya ateistim dine inanmadığım için hicaba da inanmıyorum demiyor. O dine inandığını iddia ederek dinin zaruri hükmü olan hicabı hedef noktasına yerleştirip onu uyulması gereken bir dini hüküm olmaktan çıkarmaya çalışıyor; bununla da yetinmeyerek İslam’ın kadınla ilgili diğer hükümlerinin de günümüz dünyasında zulüm sayıldığı için bir kenara bırakılmasını ifade etmekten de çekinmiyor. Tabii bunları ifadede tedriciliği koruyarak okuyucusuna kendisinin İslam dini karşıtı olduğu havasını vermemeye çalışıyor. Biz onun imanlı olduğuna dair ikrarını kabul ederek bu yazıda dinin apaçık hükümlerinden olan hicap başka bir ifadeyle tesettür konusuyla ilgili olarak şüphelerine kısaca cevap vereceğiz. Onun hicap konusunda şüphe uyandırmak için ortaya attığı önemli argümanlarından biri örf konusudur. Ona göre hicap konusunda fakihler örfî olan ile şer‘î olan karıştırmışlar. Örtünme örfe bağlıdır; örf değişince hüküm de değişir.
O şöyle diyor:
Müfessirin ayetin tefsirinde ya da bir fakihin ayetten hüküm çıkartmasında acaba örfün müdahalesi söz konusu mudur, yoksa eğitim ya da dış değişimler mi etkindir! …
Kanaatim odur ki “örtü” ile ilgili hususta müfessir ve fakihler üzerinde cahiliye dönemi Arap kültürünün etkisi hayli fazladır!
Oysaki örfi olana tabi olmak vacip değildir, şer’i olana tabi olmak vaciptir! Fakat neyin örfi ve neyin de şer’i olduğunun ayrılması gerekir. Dolayısıyla dedik ki başın örtülmesinin kaynağı örfe dayanmaktadır."
Kısa Cevap:
Şimdi onun bu iddiasını inceleyelim:
İslam’da olan ve Kur’an-ı Kerim ve sünnette açıklanan hemen hemen bütün hükümler hatta namaz, zekât (sadaka ve adak şeklinde), hac (hac ve umre yapılırdı) kıtal (haram aylarda kıtalın yasaklanması vb. savaşla ilgili hükümler), kısas, evlenme, miras hükümleri örfte de vardı. Yani bütün milletler özellikle cahileye dönemi Araplar da gelenek ve örf bunları kabul etmiş ve bu veya şu şekilde uyguluyordu; İslam dini sadece birtakım düzenlemeler yapmıştır. Hatta yaratıcının Allah olduğu inancı bile Kur’an’da açıklandığı üzere cahileye döneminde vardı. İslam’ın yaptığı bir ayıklama olmuştur. Yazarın fikrine göre örfte olanı çıkarıp bir kenara bırakmak gerekirse o zaman İslam’a ait bütün temel hükümleri inkâr etmek gerekir namazdan oruca hacdan zekâta kadar her şeyi hatta tevhit inancını bile inkâr etmek gerekir.
Örfte bir şeyin var olması onun önemsiz bir gelenek olduğu anlamına gelmez. Örfte olan şeyle ikiye ayrılır:
1. Dinin hakkında bir şey söylemediği gelenekler
2. Dinin onayladığı ve emrettiği konular Önem taşımayan ve zamanla değişebilecek örfi konular birinci kısımda yer alanlardır ikinci kısımda yer alan her şey Allah’ın emri sayılır. Mutlaka onu yerine getirmek gerekir. Örfte yer alıp almaması bir şeyi değiştirmez. Farzedin ki bir komutan veya mülki amir bir emir verince bu konu bundan önce örf icabı yapılırdı diyerek ona uymakla görevli kişiler tarafından görmezlikten gelinmesi kabul edilir mi?
Konunun Detaylıca İncelenmesi
Yazara göre Kur’an, İslam’ın ortaya çıktığı dönemde Arapların inanç, toplum, hukuk vb. kültürlerini onaylamıştır. Arapların kendilerine has örf ve adetleri olduğuna ve bu adetlerin dinde yer alışı yüzünden bunları ayıklamak gerekir bu tür örflere uymak gerekmez.
Bu Görüşün Eleştirisi
Kur’an-ı Kerim, Allah’ın insanlar için gönderdiği son ilahi kapsamlı mesajı taşıyan semavi kitaptır. Kur’an ve Kur’an’ın tefsircisi sayılan Peygamber ve Ehlibeyt’in sahih sünneti, insanların ihtiyaçlarına uygun olarak çeşitli yeniliklerin yanı sıra, önceki peygamberlerin kitaplarında yer alan tüm hakiki öğretileri ve insanın fıtratından kaynaklanan davranışları da onaylamış ve kendi şeriatının bir parçası haline getirmiştir (Maide: 48).
Hz. Peygamber’in (s.a.a) en önemli misyonu, önceki peygamberlerin öğretilerine ve insanın fitri davranışlarına bulaşmış hurafeleri, tahrifleri ve pası temizlemek olmuştur. Kur’an-ı Kerim’in bizzat kendisinde insan fıtratına ve önceki Peygamberlerin kitaplarına yapılan sık ve çeşitli atıflar, Peygamber’in bütünüyle yeni olacak öğretiler ve hükümler sunma istemediğini göstermektedir. İslam Peygamberi’nin (s.a.a) peygamberliği, ilahi peygamberler zincirinin bir uzantısı ve aynı zamanda son noktasıdır. İslam Peygamberi asla kendisinden önceki dinlerde hak öğretileri tamamen yürürlükten kaldırmak ve onları bütünüyle batıl ilan etmek için gelmemişti. O, doğruyu yanlıştan ve gerçeği sahtesinden ayırmak; zamanın geçmesi, insanların fıtratın ve aklın yol göstericiliğinden uzaklaşmasını düzeltmek aynı zamanda önceki peygamberlerin öğretilerine yapılan müdahaleleri düzeltmek ve insanları fıtri ve ilahi öğretilere yönlendirmek için gelmişti. Bu nedenle İslam, önceki örf ve geleneklerin inanç ve uygulamaların ve kendi döneminde yaygın olan akla uygun kültürleri tamamen geçersiz kılan bir din değildir! Çünkü o gelenekler bizzat Allah’ın dinin bir parçasıydı ve İslam’da onu aynı şekilde kabul etmiştir.
Kur’an’ın bazı ayetlerinde, İslam Peygamberi’ne (s.a.a) vahyedilenin kendisinden önceki peygamberlere; Nuh, İbrahim, Musa ve İsa’ya vahyedilenle aynı olduğu açıkça belirtilmiştir (Şura: 13)
Bu nedenle, İslam’ın teşrii (yasama) hükümleri bazı konularda Hz. İbrahim’in, Hz. Musa’nın (a.s) ve Hz. İsa’nın dininin teşrii hükümleriyle aynıysa veya o dönemde var olan insanın fıtratından kaynaklanan gelenekleri içeriyorsa buna hiç şaşırmamak gerekir; çünkü bütün bunların kaynağı birdir ve o kaynak, Allah’ın iradesiyle şekillendirmek isteği kanunlar yani şeriattır.
Cahiliye Dönemi Arap Kültürünün Unsurları
İslam Peygamberi risaletle görevlendirildiğinde ve Kur’an ayetleri yavaş yavaş nazil olmaya başladığında, Arap Yarımadası bölgesinde her birinin Cahiliye dönemi Arapları arasında takipçileri olan ve o toprakların insanlarının kültürü üzerinde belirli bir ölçüde etkisi bulunan birçok inanç mevcuttu. Bu dinler arasında Hanif İbrahim (a.s.) dini (Hanifler), Yahudilik, Hristiyanlık vb. sayılabilir.
Örneğin, daha çok müşrik Araplar arasında yaygın olan Hanif (İbrahimî) dininde; hac, taharet (temizlik), sünnet olma, Allah’ın birliğine inanç gibi hükümler vardı.
Kur’an’ın nazil olduğu dönemde Cahiliye Arap kültür ve geleneği; hakikat ile hurafenin, doğru ile yanlışın iç içe geçtiği bir kültürdü. Tüm inançlarının, değerlerinin ve davranışlarının tamamen batıl, hurafe ve cehalet kaynaklı olduğunu söylemek mümkün değildir. İslam dini, doğru ve köklü öğretileri kabul edip onaylayarak, aslında dönemin kültürü üzerinde muazzam bir etki bırakmış ve onu yüce ve değerli bir kültüre dönüştürmüştür.
İslam asla dönemin kültüründen etkilenmemiş, aksine onu etkilemiş ve dönüştürmüştür.
Eğer Kur’an saf ve katıksız bir ilahi vahiy ise, dönemin kültürel ve düşünsel unsurlarından hiçbirini onaylamaması gerektiği ön kabulü, son derece yanlış bir görüştür. Çünkü insan toplumunu, belirli bir zaman diliminde veya özel bir coğrafyada olsa bile, tüm gelenek ve genel kültürel unsurlarının doğru bir temelden ve kökten yoksun olduğunu varsaymak mümkün müdür? Eğer böyle bir varsayımın dış dünyada bir karşılığı olsaydı, bu onların insanlığının tamamen silinmesi anlamına gelirdi ki böyle bir topluluğun davet ve nübüvvete muhatap olmaları bile mümkün olmazdı. Aslında peygamberler, insanların akıllarına dayanarak ve kavimlerinin faydalı ve doğru kültürel unsurlarından yararlanarak, onları eğrilikleri ve sapkınlıkları gidermeye çağırıyorlardı. İslam’ın az veya çok değişiklik ve düzenlemelerle kabul edip şeriatın bir parçası kıldığı köklü kültürel unsurlara kısaca değineceğiz:
İlk sırada Önceki Peygamberlerden Kalan Yol ve Yöntemler
Kur’an’ın nazil olduğu dönemde Arap Yarımadası sakinlerinin kültür ve geleneğini oluşturan bazı unsurlar, Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsa (a.s) gibi büyük peygamberlerin dinlerinden kalan öğretilerdi Yüce Allah buyuryor ki:
“Dinden Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiklerimizi size de din (ve kanun) olarak belirledi.” (Şura: 13).
Gerçi bu öğretilerin ve şer’i hükümlerin büyük bir kısmı zamanla tahrifata ve değişime uğrayıp farklı şekillere bürünmüştü. İslam dini, bu eklemeleri temizleyerek ve hurafeleri ayıklayarak, geçmiş peygamberlerin öğretilerinin gerçek ve semavi aslını onaylamış ve bunun üzerinde durmuştur. Örneğin, ibadi-içtimai bir merasim olan haccı ele alabiliriz. Hac ibadeti, Hz. Adem (a.s) döneminden beri muvahhidler arasında biliniyordu ve Hz. İbrahim (a.s) Allah’ın emriyle onu yeniden canlandırdı. Hz. İbrahim’den sonra, tevhidî hac menasiki giderek birçok müşrik hurafe ve bid’atle karıştı; öyle ki Araplar arasında ondan geriye sadece şeklen bozulmuş bir kalıntı kalmıştı. İslam dini, hac öğretisinin aslını onayladı, ancak onu hurafelerden ve bid’atlerden arındırdı.
İkinci sırada Fitri Eğilimler
Bir diğer unsur, insanların davranışlarında tezahür eden fıtri insani eğilimlerdir. İnsanın yaratılışında çeşitli olumlu ve değerli içsel eğilimler vardır. İnsan fıtratı, beşer hayatında gelenek ve kültür oluşturan önemli kaynaklardan biridir ve Cahiliye Arap kültürü de bu meseleden müstesna değildi. Elbette fıtri bir eğilim, doğru veya yanlış şekillere bürünebilir. Örneğin, Allah’a ibadet etme, boyun eğme ve secde etme eğilimi, öne çıkan fıtri eğilimlerdendir. İnsanı kulluğa zorlayan ve onu mutlak güç ve kemal kaynağına yönelten fıtrattır. Arap kültüründeki putlara ve rabblere tapınma ayini, aynı ilahi fıtri din ve Allah’a ibadet etme eğiliminin bozulmuş bir tezahürüdür. Kur’an, fıtrata dayanan diğer kültürel unsurlar ve adetler gibi, Allah’a karşı ibadet ve boyun eğmenin aslını kabul etti ve onu putlara tapınma ve onları insan ile Allah arasında aracı kılma şeklinden, Allah’a halis ibadet biçimine yükseltti.
Allah-u Teala buyuruyor ki:
“Yüzünü hakka yönelmiş (hanif) olarak dine çevir; Allah'ın insanları üzerine yaratmış olduğu yaratışına. Allah'ın yaratışında bir değişiklik olmaz. İşte sağlam din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rum: 30)
Üçüncü olarak Aile Hayatının Gerekleri
Sosyal davranış kalıpları ve bazı kültürel unsurlar, insanın doğasının gerekliliklerinden ve insani özelliklerin bireysel ve toplumsal davranışlarda akışından kaynaklanır. Örneğin aile ve toplum düzenindeki erkek egemen (ataerkil) kültür, kadının ve erkeğin bu doğal ve psikolojik özelliklerine dayanır. Kadınlar tarih boyunca, bazı erkeklerin zayıf iman ve ahlakı ve bazı toplumların zalimce ilişkileri nedeniyle zulme ve adaletsizliğe maruz kalmışlardır. Ancak bu mesele, aile sistemindeki erkek egemen modelin sonucu değildir; aksine kökeni, doğru ahlaki ve akli terbiyeden uzaklaşmaktır. Cahiliye Arapları arasındaki aile sisteminde yaygın olan modelin erkek egemen bir model olduğuna ve erkeğin ailenin reisi olarak geniş hak ve yetkilere sahip olduğuna şüphe yoktur. İslam, erkeğin doğasının ve kadının doğasının gerektirdiği aile sistemindeki erkek yönetimi ilkesini kabul ederek; kadınlar ve erkekler için eşit (ancak aynı değil) haklar belirleyerek; kadınlara ve çocuklara karşı takva, ahlak ve iyi davranışı göz etmeyi ısrarla tavsiye ederek, hem erkeklerin doğasına saygı duydu hem de kadınları haklarını koruma altına aldı ve aileyi erkeklerin yardımı çatısı altında topladı.
Yüce Allah buyuryor ki:
“Allah'ın kimini kiminden üstün kıldığından ve erkeklerin kendi mallarından harcamada bulunduklarından, erkekler kadınlara yönetici ve koruyucudurlar. Salih kadınlar, itaatkârdırlar ve Allah'ın (onların haklarını) korumasına karşılık gizlide (kocaları bulunmadığı zaman onların hak ve sırlarını) korurlar.” (Nisa: 34)
Bu gibi durumlarda İslam’ın aile konusundaki hüküm ve kanunlarında Cahiliye Araplarının kültürünü yansıttığını ve dönemin kültüründen etkilendiğini iddia etmek mümkün değildir; aksine, İslam’ın bu tür durumlarda insanların doğasına ve psikolojik gerekliliklerine göre hüküm verdiğini ve doğal ilişkileri fıkhi ve ahlaki hak ve yükümlülükler kalıbında tanıdığını söylemek gerekir.
Erkek cinsi, türsel olarak güç, şiddet, cesaret, gayret, akli eylem vb. özelliklere sahiptir. Aynı şekilde kadın cinsinde de türsel olarak zarafet, temizlik, yoğun şefkat, güzellik ve estetik anlayışı, nezaket vb. özellikler bulunur ki erkekler bu tür vasıflardan kadınlara oranla daha az sahiptirler. Allah, insanın eğilimlerinin ve motivasyonlarının tüm yönlerini ve doğal kökenlerini dikkate alarak, aile üyelerinin ilişkilerini düzenlemek ve aile organizasyonunun dinamizmi ve gelişimi amacıyla erkek ve kadının birbirine karşı görevlerini düzenlemek için aile hüküm ve yasalarını koymuş; her bir kadının ve erkeğin fıtri özelliklerine uygun rol, görev ve haklar belirlemiştir. Eğer sosyal rollerle ilgili özel bir model Kur’an’da kadınlar veya erkekler için belirlenmişse ve aynı kanunları ve modelleri Araplar da kendi doğalarının gereği olarak uyguluyorlarsa (ailenin erkek tarafından yönetilmesi gibi), Kur’an’ın hükümleri muhatapların kültüründen etkilenmiş değildir; aksine bu durum, fıtri olanın bir teyididir. Bu gibi durumlarda eğer Kur’an, insanların doğasının aksine hüküm verseydi, “İslam neden bu tür durumlarda insanların doğasını ihmal etti ve insani doğanın aksine hüküm verdi?” şeklinde eleştiri gelmesi gerekirdi!
Dördüncü Unsur Sosyal İlişkileri Düzenleyen Kaideler
İnsanların ilişkilerinde cari olan bazı yapı ve mekanizmalar, toplumsal ilişkileri düzenlemek için kullandıkları akılcı yaklaşımlardan kaynaklanır ve belirli bir toplum veya kültürle ilgisi yoktur. Örneğin tüm toplumlarda alışveriş, kiralama, evlilik vb. için az çok diğer toplumlarla benzerlik gösteren kanunlar ve çerçeveler mevcuttur ve bu benzerliğin nedeni, bu tür kanunların ve mekanizmaların insanların geçim tedbir ve aklından kaynaklanmasıdır.
Kur’an’ın nazil olduğu dönemde Arap Yarımadası’nda da, o zamanın mevcut tüm ülkeleri ve toplumları gibi, insanların sosyal ilişkilerine düzen veren ve onu organize eden çerçeveler, mekanizmalar ve yasalar mevcuttu. Fıtrat dini olan İslam, akılcı ve makbul çerçeveleri (örneğin alışveriş, kira vb.) kabul ederek ve akıl dışı veya ahlak ve insani maslahatlarla çelişen çerçeveleri (bazı alışveriş ve evlilik türleri veya faizli işlemler gibi) reddederek, aslında insanın aklına uyumlu olanı onaylamış ve şeriatın bir parçası kılmıştır ve bunları Allah’ın korunması gereken sınırları olarak adlandırmıştır.
Genel olarak şöyle söylenebilir: İslam dininin genel ilkeleriyle uyumlu olan ve Allah’tan ve ilahi değerlerden uzaklaşmaya sebep olmayan kültürler, adetler ve sözleşmeler, İslam tarafından onaylanmıştır.
İlginçtir ki Kur’an Kerim, bu teorisyenler tarafından Kur’an’ın zamanın kültüründen etkilendiğine delil olarak gösterilen bazı hükümleri teyit edip açıkladıktan sonra şöyle buyurmaktadır: “(Tilkê Hudûdullah)” yani bunlar Allah’ın sınırlarıdır ve müminler bu sınırları korumalıdır. Böyle bir teoriye sahip olanlar, Allah’ın iradesinin Cahiliye kültüründen etkilendiğini ve onu Allah’ın sınırları olarak kabul ettiğini söyleyebilirler mi? Şüphesiz Allah’ın teşriî (yasama) iradesi, insani iradelerden etkilenen değil; dünyada ve insanda var olan hakikatlere, doğaya ve fıtrata dayalıdır!
Eğer İslam, Kur’an’ın tarihselliği teorisine inananların inandığı gibi kendi döneminin kültüründen etkilenmiş olsaydı, kesinlikle kız çocuklarını diri diri gömmek, şirk ve putperestlik, şarap içmek, faiz vb. davranışları onaylaması ve onları Arap Yarımadası Arapları arasında cari olan inanç ve hükümler olarak tanıması gerekirdi! Dinin, kültürün etkisinde olduğunu söylemek materyalistlerin her şeye bir maddi sebep arayışından kaynaklanır.
Bu genel açıklamadan sonra onun bu konuyla ilgili bazı şüphelerini aktarıp kısaca cevap verelim:
Şüphe:
Örtü ile ilgili olduğu söylenen Nur Suresindeki ayet şöyledir:
“Mümin kadınlara da söyle: Bakışlarını kontrol etsinler ve mahrem yerlerini korusunlar. Açıkta olanın dışında süslerini açmasınlar! Başörtülerini, yakalarının üzerine salıversinler. Süslerini kocaları ve… dışında kimseye açmasınlar.” (Nur: 31)
Söz konusu bu ayetin, “baş örtmesiyle” ilgili değil de sadrı (göğüs üstünü) örtmesiyle ilgili olduğu daha çok dikkat çekmektedir!
Cevap:
Ayet yalnız göğsü örtmeyi emretseydi göğsünüzü örtün buyururdu çünkü baş örtü kullanmayan kadınlar da olabilir onun için illa da başörtüsüyle göğsünüzü örtmeye emretmek baş örtüsünü mutlaka olması gerektiğine bildirir.
Baş örtüsünü kullanmasına rağmen onunla sadece göğsünü örtmeye gelince bu bir şeyi doğal kullanımından çıkarılması anlamına gelir ki böyle bir anlam vermek delilsiz bir iddiadan ibarettir.
Baş örtüsü başı ve saçı örten bir giysi olarak tarif edildiğine göre İslam bu örfü kabul etmiş ve onu dinin bir parçası olarak Kur’an’da onaylamıştır.
Peygamber ve onun vasilerinin gelen hadisler de başı örtmenin dini emrin bir parçası olduğunu açıkça beyan etmişlerdir.
Şüphe:
Bizler bu ayette örfi olan ile şer’i olanı birbirinden ayrıştırmakla mükellefiz! Fakat üzülerek belirtmeliyim ki verilen fetvaların büyük çoğunluğu bu iki hususu (örfi olan ile dini olanı) birbirlerinden ayrıştıramamaktalar! Dolayısıyla diyebiliriz ki burada örf, şeriatın içerisine girmiştir!
Cevap:
Eğer şeriat bir hükmü beyan buyurmuşsa onun örfi kısmını çıkarıp bu kültürde vardır diye bir kenara bırakılması mümkün değildir çünkü din onu kendi sınırları içine almış ve onu hududullah yani Allah’ın korunması gereken sınırlarından saymıştır. Ve Allah’ın sınırlarını aşanları zalimler olarak nitelendirmiştir. (Bakara 229)
Yoksa dinin büyük bir kısmını bir kenara bırakmak gerekir ki bu inkarcılıktır. Bu düşüncenin yanlış olduğunu yukarıdaki yazımızda genişçe açıkladık.
Şüphe:
Başı örtmek, cahiliye örfünde mevcuttu! Yani çöl şartları, çölde yaşayan Arap erkek ve kadınları, başlarını yüzleriyle birlikte sarıp örtmeye icbar ediyordu!
Cevap:
Bunun çöl şartlarıyla bir alakası olmadığını aynı kültürün İran’da ve diğer kültürlerde de olduğu açıkça göstermektedir. Yahudilikte ve Hristiyanlıkta da aynen bu hüküm mevcuttur. Dinlerine bağlı Yahudilerin kadınlarının örtüsü baş dahil bütün gövdelerini örtecek şekilde bir giysi türüdür. Bugün bile kadınlar Avrupa’daki bazı önemli kiliselere girdiklerinde baş örtüsü kullanmak mecburiyetindedirler
Şüphe:
Halk da bu türden fetvaların (örfi olgulara dayalı fetvaların) dinden ve Allah’tan olduğunu tasavvur etmişlerdir. Oysaki örtü ile ilgili verilen fetvaların %80’i meşruiyetini örften almaktadır, Allah’tan değil! O halde şayet örf ve kültür değişirse halk, bu türden fetvaların Allah’tan olduğunu tasavvur ettikleri için, onların değişimine yanaşmamaktadırlar!
Cevap:
Dinin onayladığı örf dinin bir parçasıdır. Kur’an’ın tabiriyle korunması gereken Allah sınırlarıdır. Bu tür örf ya inşaların fıtratlarından kaynaklanmış veya önceki Peygamberlerin öğretilerinden alınmıştır Bu yüzden Allah’ın kanunun vazgeçilmez bir paçasıdır.
Şüphe:
Kuran: “Başörtülerini yakalarının üzerine salıversinler” (Nur:31) diyor! “Kafalarının üstüne” demiyor! Dolayısıyla ayetten şunu anlıyoruz:
- “Allah kadınlardan, erkekleri tahrik edecek yerlerini kapatmalarını emrediyor! Kafa ve saç tahrik edici değildir, şayet kafa ve saç tahrik edici olsaydı, Kuran “Kafalarının ve yakalarının üzerine” derdi!
Cevap:
Bu iddianın yanlış olduğu şu noktalar ışığında anlaşılır.
a. ayette tahrik etmek diye bir ölçü zikredilmemiş bu yüzden böyle bir çıkarım yazarın kendi eklemesidir
b. Tahrik etmek ölçü olursa o zaman göğüslerinde örtülmesi günümüzde fuhuş ve çıplaklığın yaygınlaştığı yerlerde gerekli olmaması gerekir. Çünkü artık tahrik edebilmek için başka yerlerini açmaya yönelmişler.
c. Yazarın mantığına göre kızlar ve evli olmayan kadınlar tahrik edecek yerlerini de açabilirler. İşte böylece göğüslerin örtünmesi gerektiği konusunda da çelişkiye düşüyor Allah’ın hükümlerini kendi beşeri kafasıyla yorumlamaya çalıştığı için.
d. Tahrik edici şeye bakmak başlı başına haramdır bir taş olsa bile bu yüzden namehrem kadınlara bakmanın haram oluşunda tahrik ölçü değil bizzat dinde olan hüküm ölçüdür.
- Sayın Kanaatlı’nın Hicap Hakkındaki Şüphelerine Cevap - 2
- Aşura Günü Ne Oldu?
- Tasuâ Günü Ne Oldu?
- Tevessülün Şirkle Alakası
- İngiliz Menşe’li İmamet Eleştirisine Cevap (6. Bölüm)
- İngiliz Menşe’li İmamet Eleştirisine Cevap (5. Bölüm)
- İngiliz Menşe’li İmamet Eleştirisine Cevap (4. Bölüm)
- İngiliz Menşeli İmamet Eleştirisine Cevap (3. Bölüm)
- İngiliz Menşe’li İmamet Eleştirisine Cevap (2. Bölüm)
- İngiliz Menşe’li İmamet Eleştirisine Cevap (1. Bölüm)
- Kıyamı Ölümsüz Kılan Unsur