içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

Hicap Konusuyla İlgili Şüpheye Cevap - 1

Bismillahirrahmanirrahim

 

Iğdır Press Gazetesinin 11 Haziran 2026, Perşembe tarihli sayısında ‎yayınlanan “İSLAM'DA HİCAB KONUSU” başlığı altında Hasan ‎Kanaatlı’ya ait bir yazı yayınlanmıştır. ‎

Bu yazıda İslam’ın zaruri bir hükmü olan hicap konusu hedef alınmış ‎çeşitli yönlerden bu hüküm itibarsızlaştırılmaya çalışılmıştır. ‎

Tabii yazar doğrudan çıkıp da ben bir komünistim veya ateistim dine ‎inanmadığım için hicaba da inanmıyorum demiyor. O dine inandığını ‎iddia ederek dinin zaruri hükmü olan hicabı hedef noktasına yerleştirip onu uyulması ‎gereken bir dini hüküm olmaktan çıkarmaya çalışıyor; bununla da ‎yetinmeyerek İslam’ın kadınla ilgili diğer hükümlerinin de günümüz ‎dünyasında zulüm sayıldığı için bir kenara bırakılmasını ifade etmekten ‎de çekinmiyor. Tabii bunları ifadede tedriciliği koruyarak okuyucusuna ‎kendisinin İslam dini karşıtı olduğu havasını vermemeye çalışıyor. Biz onun imanlı olduğuna dair ikrarını kabul ederek ‎bu yazıda dinin apaçık hükümlerinden olan hicap başka bir ifadeyle ‎tesettür konusuyla ilgili olarak şüphelerine kısaca cevap ‎vereceğiz. Onun hicap konusunda şüphe uyandırmak için ortaya ‎attığı önemli argümanlarından biri örf konusudur.  Ona göre hicap ‎konusunda fakihler örfî olan ile şer‘î olan karıştırmışlar. Örtünme örfe ‎bağlıdır; örf değişince hüküm de değişir.‎

O şöyle diyor:‎

‎Müfessirin ayetin tefsirinde ya da bir fakihin ayetten hüküm ‎çıkartmasında acaba örfün müdahalesi söz konusu mudur, yoksa eğitim ‎ya da dış değişimler mi etkindir! …‎

Kanaatim odur ki “örtü” ile ilgili hususta müfessir ve fakihler üzerinde ‎cahiliye dönemi Arap kültürünün etkisi hayli fazladır!‎

Oysaki örfi olana tabi olmak vacip değildir, şer’i olana tabi olmak ‎vaciptir! Fakat neyin örfi ve neyin de şer’i olduğunun ayrılması gerekir. ‎Dolayısıyla dedik ki başın örtülmesinin kaynağı örfe dayanmaktadır.‎"

 

Kısa Cevap:‎

Şimdi onun bu iddiasını inceleyelim:‎

İslam’da olan ve Kur’an-ı Kerim ve sünnette açıklanan hemen hemen ‎bütün hükümler hatta namaz, zekât (sadaka ve adak şeklinde), hac (hac ve umre yapılırdı) kıtal (haram aylarda kıtalın yasaklanması vb. savaşla ilgili hükümler), kısas, evlenme, miras ‎hükümleri örfte de vardı. Yani bütün milletler özellikle cahileye dönemi ‎Araplar da gelenek ve örf bunları kabul etmiş ve bu veya şu şekilde ‎uyguluyordu; İslam dini sadece birtakım düzenlemeler yapmıştır. Hatta ‎yaratıcının Allah olduğu inancı bile Kur’an’da açıklandığı üzere cahileye ‎döneminde vardı. İslam’ın yaptığı bir ayıklama olmuştur. Yazarın fikrine ‎göre örfte olanı çıkarıp bir kenara bırakmak gerekirse o zaman İslam’a ait ‎bütün temel hükümleri inkâr etmek gerekir namazdan oruca hacdan ‎zekâta kadar her şeyi hatta tevhit inancını bile inkâr etmek gerekir. ‎

Örfte bir şeyin var olması onun önemsiz bir gelenek olduğu anlamına ‎gelmez. Örfte olan şeyle ikiye ayrılır:

1. Dinin hakkında bir şey ‎söylemediği gelenekler

2. Dinin onayladığı ve emrettiği konular Önem ‎taşımayan ve zamanla değişebilecek örfi konular birinci kısımda yer ‎alanlardır ikinci kısımda yer alan her şey Allah’ın emri sayılır. Mutlaka ‎onu yerine getirmek gerekir. Örfte yer alıp almaması bir şeyi ‎değiştirmez. Farzedin ki bir komutan veya mülki amir bir emir verince ‎bu konu bundan önce örf icabı yapılırdı diyerek ona uymakla görevli ‎kişiler tarafından görmezlikten gelinmesi kabul edilir mi?

‎

Konunun Detaylıca İncelenmesi ‎

Yazara göre Kur’an, İslam’ın ortaya çıktığı dönemde Arapların inanç, ‎toplum, hukuk vb. kültürlerini onaylamıştır. Arapların ‎kendilerine has örf ve adetleri olduğuna ve bu adetlerin dinde yer alışı ‎yüzünden bunları ayıklamak gerekir bu tür örflere uymak gerekmez. ‎

 

Bu Görüşün Eleştirisi

Kur’an-ı Kerim, Allah’ın insanlar için gönderdiği son ilahi kapsamlı ‎mesajı taşıyan semavi kitaptır. Kur’an ve Kur’an’ın tefsircisi sayılan ‎Peygamber ve Ehlibeyt’in sahih sünneti, insanların ihtiyaçlarına uygun ‎olarak çeşitli yeniliklerin yanı sıra, önceki peygamberlerin kitaplarında ‎yer alan tüm hakiki öğretileri ve insanın fıtratından kaynaklanan ‎davranışları da onaylamış ve kendi şeriatının bir parçası haline ‎getirmiştir (Maide: 48).‎

Hz. Peygamber’in (s.a.a) en önemli misyonu, önceki peygamberlerin ‎öğretilerine ve insanın fitri davranışlarına bulaşmış hurafeleri, tahrifleri ‎ve pası temizlemek olmuştur. Kur’an-ı Kerim’in bizzat kendisinde insan ‎fıtratına ve önceki Peygamberlerin kitaplarına yapılan sık ve çeşitli ‎atıflar, Peygamber’in bütünüyle yeni olacak öğretiler ve hükümler ‎sunma istemediğini göstermektedir. İslam Peygamberi’nin (s.a.a) ‎peygamberliği, ilahi peygamberler zincirinin bir uzantısı ve aynı ‎zamanda son noktasıdır. İslam Peygamberi asla kendisinden önceki ‎dinlerde hak öğretileri tamamen yürürlükten kaldırmak ve onları ‎bütünüyle batıl ilan etmek için gelmemişti. O, doğruyu yanlıştan ve ‎gerçeği sahtesinden ayırmak; zamanın geçmesi, insanların fıtratın ve ‎aklın yol göstericiliğinden uzaklaşmasını düzeltmek aynı zamanda ‎önceki peygamberlerin öğretilerine yapılan müdahaleleri düzeltmek ve ‎insanları fıtri ve ilahi öğretilere yönlendirmek için gelmişti. Bu nedenle ‎İslam, önceki örf ve geleneklerin inanç ve uygulamaların ve kendi ‎döneminde yaygın olan akla uygun kültürleri tamamen geçersiz kılan bir ‎din değildir! Çünkü o gelenekler bizzat Allah’ın dinin bir parçasıydı ve ‎İslam’da onu aynı şekilde kabul etmiştir. ‎

Kur’an’ın bazı ayetlerinde, İslam Peygamberi’ne (s.a.a) vahyedilenin ‎kendisinden önceki peygamberlere; Nuh, İbrahim, Musa ve İsa’ya ‎vahyedilenle aynı olduğu açıkça belirtilmiştir (Şura: 13) ‎

Bu nedenle, İslam’ın teşrii (yasama) hükümleri bazı konularda Hz. ‎İbrahim’in, Hz. Musa’nın (a.s) ve Hz. İsa’nın dininin teşrii hükümleriyle ‎aynıysa veya o dönemde var olan insanın fıtratından kaynaklanan ‎gelenekleri içeriyorsa buna hiç şaşırmamak gerekir; çünkü bütün ‎bunların kaynağı birdir ve o kaynak, Allah’ın iradesiyle şekillendirmek ‎isteği kanunlar yani şeriattır.

‎

Cahiliye Dönemi Arap Kültürünün Unsurları ‎

İslam Peygamberi risaletle görevlendirildiğinde ve Kur’an ayetleri yavaş ‎yavaş nazil olmaya başladığında, Arap Yarımadası bölgesinde her ‎birinin Cahiliye dönemi Arapları arasında takipçileri olan ve o ‎toprakların insanlarının kültürü üzerinde belirli bir ölçüde etkisi bulunan ‎birçok inanç mevcuttu. Bu dinler arasında Hanif İbrahim (a.s.) dini ‎‎(Hanifler), Yahudilik, Hristiyanlık vb. sayılabilir.‎

Örneğin, daha çok müşrik Araplar arasında yaygın olan Hanif (İbrahimî) ‎dininde; hac, taharet (temizlik), sünnet olma, Allah’ın birliğine inanç ‎gibi hükümler vardı.‎

Kur’an’ın nazil olduğu dönemde Cahiliye Arap kültür ve geleneği; ‎hakikat ile hurafenin, doğru ile yanlışın iç içe geçtiği bir kültürdü. Tüm ‎inançlarının, değerlerinin ve davranışlarının tamamen batıl, hurafe ve ‎cehalet kaynaklı olduğunu söylemek mümkün değildir. İslam dini, doğru ‎ve köklü öğretileri kabul edip onaylayarak, aslında dönemin kültürü ‎üzerinde muazzam bir etki bırakmış ve onu yüce ve değerli bir kültüre ‎dönüştürmüştür.‎

İslam asla dönemin kültüründen etkilenmemiş, aksine onu etkilemiş ve ‎dönüştürmüştür.‎

Eğer Kur’an saf ve katıksız bir ilahi vahiy ise, dönemin kültürel ve ‎düşünsel unsurlarından hiçbirini onaylamaması gerektiği ön kabulü, son ‎derece yanlış bir görüştür. Çünkü insan toplumunu, belirli bir zaman ‎diliminde veya özel bir coğrafyada olsa bile, tüm gelenek ve genel ‎kültürel unsurlarının doğru bir temelden ve kökten yoksun olduğunu ‎varsaymak mümkün müdür? Eğer böyle bir varsayımın dış dünyada bir ‎karşılığı olsaydı, bu onların insanlığının tamamen silinmesi anlamına ‎gelirdi ki böyle bir topluluğun davet ve nübüvvete muhatap olmaları bile ‎mümkün olmazdı. Aslında peygamberler, insanların akıllarına dayanarak ‎ve kavimlerinin faydalı ve doğru kültürel unsurlarından yararlanarak, ‎onları eğrilikleri ve sapkınlıkları gidermeye çağırıyorlardı. İslam’ın az ‎veya çok değişiklik ve düzenlemelerle kabul edip şeriatın bir parçası ‎kıldığı köklü kültürel unsurlara kısaca değineceğiz:‎

İlk sırada Önceki Peygamberlerden Kalan Yol ve ‎Yöntemler

Kur’an’ın nazil olduğu dönemde Arap Yarımadası ‎sakinlerinin kültür ‎ve geleneğini oluşturan bazı ‎unsurlar, Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsa (a.s) ‎gibi büyük ‎peygamberlerin dinlerinden kalan öğretilerdi Yüce ‎Allah buyuryor ki:‎

‎“Dinden Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, ‎İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya ‎tavsiye ettiklerimizi size ‎de din (ve kanun) olarak belirledi.‎” (Şura: 13). ‎

Gerçi bu ‎öğretilerin ve şer’i hükümlerin büyük bir kısmı zamanla ‎‎tahrifata ve değişime uğrayıp farklı şekillere ‎bürünmüştü. İslam dini, bu ‎eklemeleri temizleyerek ve ‎hurafeleri ayıklayarak, geçmiş ‎peygamberlerin ‎öğretilerinin gerçek ve semavi aslını onaylamış ve ‎‎bunun üzerinde durmuştur. Örneğin, ibadi-içtimai bir ‎merasim olan ‎haccı ele alabiliriz. Hac ibadeti, Hz. ‎Adem (a.s) döneminden beri ‎muvahhidler arasında ‎biliniyordu ve Hz. İbrahim (a.s) Allah’ın emriyle ‎onu ‎yeniden canlandırdı. Hz. İbrahim’den sonra, tevhidî ‎hac menasiki ‎giderek birçok müşrik hurafe ve bid’atle ‎karıştı; öyle ki Araplar arasında ‎ondan geriye sadece ‎şeklen bozulmuş bir kalıntı kalmıştı. İslam dini, hac ‎‎öğretisinin aslını onayladı, ancak onu hurafelerden ve ‎bid’atlerden ‎arındırdı.‎

‏İkinci sırada Fitri Eğilimler

Bir diğer unsur, insanların davranışlarında tezahür ‎eden fıtri insani ‎‏eğilimlerdir. İnsanın yaratılışında çeşitli ‎olumlu ve değerli içsel eğilimler ‎vardır. İnsan fıtratı, ‎beşer hayatında gelenek ve kültür oluşturan önemli ‎‎kaynaklardan biridir ve Cahiliye Arap kültürü de bu ‎meseleden müstesna ‎değildi. Elbette fıtri bir eğilim, ‎doğru veya yanlış şekillere bürünebilir. ‎Örneğin, Allah’a ‎ibadet etme, boyun eğme ve secde etme eğilimi, öne ‎‎çıkan fıtri eğilimlerdendir. İnsanı kulluğa zorlayan ve ‎onu mutlak güç ve ‎kemal kaynağına yönelten fıtrattır. ‎Arap kültüründeki putlara ve rabblere ‎tapınma ayini, ‎aynı ilahi fıtri din ve Allah’a ibadet etme eğiliminin ‎‎bozulmuş bir tezahürüdür. Kur’an, fıtrata dayanan diğer ‎kültürel ‎unsurlar ve adetler gibi, Allah’a karşı ibadet ve ‎boyun eğmenin aslını ‎kabul etti ve onu putlara tapınma ‎ve onları insan ile Allah arasında aracı ‎kılma şeklinden, ‎Allah’a halis ibadet biçimine yükseltti. ‎

‎ Allah-u Teala buyuruyor ki:

“Yüzünü hakka yönelmiş ‎‎(hanif) olarak dine çevir; Allah'ın ‎insanları üzerine ‎‎yaratmış olduğu yaratışına. Allah'ın yaratışında bir ‎değişiklik olmaz. İşte ‎sağlam ‎din budur; fakat ‎insanların çoğu bilmezler.‎” (Rum: 30)‎

 

‏Üçüncü olarak Aile Hayatının Gerekleri

Sosyal davranış kalıpları ve bazı kültürel unsurlar, ‎insanın doğasının ‎‏gerekliliklerinden ve insani ‎özelliklerin bireysel ve toplumsal ‎davranışlarda ‎akışından kaynaklanır. Örneğin aile ve toplum ‎‎düzenindeki erkek egemen (ataerkil) kültür, kadının ve ‎erkeğin bu doğal ‎ve psikolojik özelliklerine dayanır. ‎Kadınlar tarih boyunca, bazı ‎erkeklerin zayıf iman ve ‎ahlakı ve bazı toplumların zalimce ilişkileri ‎nedeniyle ‎zulme ve adaletsizliğe maruz kalmışlardır. Ancak bu ‎mesele, ‎aile sistemindeki erkek egemen modelin ‎sonucu değildir; aksine kökeni, ‎doğru ahlaki ve akli ‎terbiyeden uzaklaşmaktır. Cahiliye Arapları ‎arasındaki ‎aile sisteminde yaygın olan modelin erkek egemen bir ‎model ‎olduğuna ve erkeğin ailenin reisi olarak geniş ‎hak ve yetkilere sahip ‎olduğuna şüphe yoktur. İslam, ‎erkeğin doğasının ve kadının doğasının ‎gerektirdiği aile ‎sistemindeki erkek yönetimi ilkesini kabul ‎ederek; ‎kadınlar ve erkekler için eşit (ancak aynı değil) haklar ‎‎belirleyerek; kadınlara ve çocuklara karşı takva, ahlak ‎ve iyi davranışı ‎göz etmeyi ısrarla tavsiye ederek, hem ‎erkeklerin doğasına saygı duydu ‎hem de kadınları ‎haklarını koruma altına aldı ve aileyi erkeklerin ‎yardımı ‎çatısı altında topladı. ‎

Yüce Allah buyuryor ki:

“Allah'ın kimini kiminden üstün ‎kıldığından ve erkeklerin kendi ‎mallarından harcamada ‎bulunduklarından, erkekler kadınlara ‎yönetici ve ‎koruyucudurlar. Salih kadınlar, itaatkârdırlar ve ‎Allah'ın ‎‎(onların haklarını) korumasına karşılık gizlide (kocaları ‎‎bulunmadığı zaman onların hak ve sırlarını) korurlar.‎” ‎‎(Nisa: 34)‎

Bu gibi durumlarda İslam’ın aile ‎konusundaki hüküm ‎ve kanunlarında Cahiliye Araplarının kültürünü ‎‎yansıttığını ve dönemin kültüründen etkilendiğini iddia ‎etmek mümkün ‎değildir; aksine, İslam’ın bu tür ‎durumlarda insanların doğasına ve ‎psikolojik ‎gerekliliklerine göre hüküm verdiğini ve doğal ilişkileri ‎fıkhi ‎ve ahlaki hak ve yükümlülükler kalıbında tanıdığını ‎söylemek gerekir. ‎

Erkek cinsi, türsel olarak güç, şiddet, cesaret, gayret, ‎akli eylem vb. ‎özelliklere sahiptir. Aynı şekilde kadın ‎cinsinde de türsel olarak zarafet, ‎temizlik, yoğun ‎şefkat, güzellik ve estetik anlayışı, nezaket vb. özellikler ‎‎bulunur ki erkekler bu tür vasıflardan kadınlara oranla ‎daha az ‎sahiptirler. Allah, insanın eğilimlerinin ve ‎motivasyonlarının tüm ‎yönlerini ve doğal kökenlerini ‎dikkate alarak, aile üyelerinin ilişkilerini ‎düzenlemek ve ‎aile organizasyonunun dinamizmi ve gelişimi amacıyla ‎‎erkek ve kadının birbirine karşı görevlerini düzenlemek ‎için aile hüküm ‎ve yasalarını koymuş; her bir kadının ve ‎erkeğin fıtri özelliklerine uygun ‎rol, görev ve haklar ‎belirlemiştir. Eğer sosyal rollerle ilgili özel bir ‎model ‎Kur’an’da kadınlar veya erkekler için belirlenmişse ve ‎aynı ‎kanunları ve modelleri Araplar da kendi ‎doğalarının gereği olarak ‎uyguluyorlarsa (ailenin erkek ‎tarafından yönetilmesi gibi), Kur’an’ın ‎hükümleri ‎muhatapların kültüründen etkilenmiş değildir; aksine ‎bu ‎durum, fıtri olanın bir teyididir. Bu gibi durumlarda ‎eğer Kur’an, ‎insanların doğasının aksine hüküm ‎verseydi, “İslam neden bu tür ‎durumlarda insanların ‎doğasını ihmal etti ve insani doğanın aksine ‎hüküm ‎verdi?” şeklinde eleştiri gelmesi gerekirdi!‎

 

‏Dördüncü Unsur Sosyal İlişkileri Düzenleyen Kaideler

‎ İnsanların ilişkilerinde cari olan bazı yapı ve ‎mekanizmalar, toplumsal ‎‏ilişkileri düzenlemek için ‎kullandıkları akılcı yaklaşımlardan ‎kaynaklanır ve ‎belirli bir toplum veya kültürle ilgisi yoktur. Örneğin tüm ‎‎toplumlarda alışveriş, kiralama, evlilik vb. için az çok ‎diğer toplumlarla ‎benzerlik gösteren kanunlar ve ‎çerçeveler mevcuttur ve bu benzerliğin ‎nedeni, bu tür ‎kanunların ve mekanizmaların insanların geçim tedbir ‎ve ‎aklından kaynaklanmasıdır. ‎

Kur’an’ın nazil olduğu dönemde Arap Yarımadası’nda da, o zamanın ‎mevcut tüm ülkeleri ve ‎toplumları gibi, insanların sosyal ilişkilerine ‎düzen veren ve onu organize eden çerçeveler, ‎mekanizmalar ve yasalar ‎mevcuttu. Fıtrat dini olan İslam, akılcı ve makbul çerçeveleri ‎‎(örneğin ‎alışveriş, kira vb.) kabul ederek ve akıl dışı veya ahlak ve insani ‎maslahatlarla ‎çelişen çerçeveleri (bazı alışveriş ve evlilik türleri veya ‎faizli işlemler gibi) reddederek, ‎aslında insanın aklına uyumlu olanı ‎onaylamış ve şeriatın bir parçası kılmıştır ve bunları ‎Allah’ın korunması ‎gereken sınırları olarak adlandırmıştır. ‎

Genel olarak şöyle söylenebilir: İslam dininin genel ilkeleriyle uyumlu ‎olan ve Allah’tan ve ‎ilahi değerlerden uzaklaşmaya sebep olmayan ‎kültürler, adetler ve sözleşmeler, İslam ‎tarafından onaylanmıştır. ‎

İlginçtir ki Kur’an Kerim, bu teorisyenler tarafından Kur’an’ın zamanın ‎kültüründen etkilendiğine ‎delil olarak gösterilen bazı hükümleri teyit ‎edip açıkladıktan sonra şöyle buyurmaktadır: ‎‎“(Tilkê Hudûdullah)” yani ‎bunlar Allah’ın sınırlarıdır ve müminler bu sınırları korumalıdır. ‎Böyle ‎bir teoriye sahip olanlar, Allah’ın iradesinin Cahiliye kültüründen ‎etkilendiğini ve onu ‎Allah’ın sınırları olarak kabul ettiğini ‎söyleyebilirler mi? Şüphesiz Allah’ın teşriî (yasama) ‎iradesi, insani ‎iradelerden etkilenen değil; dünyada ve insanda var olan hakikatlere, ‎doğaya ‎ve fıtrata dayalıdır!‎

Eğer İslam, Kur’an’ın tarihselliği teorisine inananların inandığı gibi ‎kendi döneminin ‎kültüründen etkilenmiş olsaydı, kesinlikle kız ‎çocuklarını diri diri gömmek, şirk ve ‎putperestlik, şarap içmek, faiz vb. ‎davranışları onaylaması ve onları Arap Yarımadası ‎Arapları arasında ‎cari olan inanç ve hükümler olarak tanıması gerekirdi! Dinin, kültürün ‎‎etkisinde olduğunu söylemek materyalistlerin her şeye bir maddi sebep ‎arayışından ‎kaynaklanır.‎

‎

Bu genel açıklamadan sonra onun bu konuyla ilgili bazı şüphelerini ‎aktarıp kısaca cevap verelim:‎

Şüphe: ‎

Örtü ile ilgili olduğu söylenen Nur Suresindeki ayet şöyledir:‎

‎“Mümin kadınlara da söyle: Bakışlarını kontrol etsinler ve mahrem ‎yerlerini korusunlar. Açıkta olanın dışında süslerini açmasınlar! ‎Başörtülerini, yakalarının üzerine salıversinler. Süslerini kocaları ve… ‎dışında kimseye açmasınlar.” (Nur: 31)‎

‎Söz konusu bu ayetin, “baş örtmesiyle” ilgili değil de sadrı (göğüs ‎üstünü) örtmesiyle ilgili olduğu daha çok dikkat çekmektedir!‎

Cevap:‎

Ayet yalnız göğsü örtmeyi emretseydi göğsünüzü örtün buyururdu çünkü ‎baş örtü kullanmayan kadınlar da olabilir onun için illa da başörtüsüyle ‎göğsünüzü örtmeye emretmek baş örtüsünü mutlaka olması gerektiğine ‎bildirir. ‎

Baş örtüsünü kullanmasına rağmen onunla sadece göğsünü örtmeye ‎gelince bu bir şeyi doğal kullanımından çıkarılması anlamına gelir ki ‎böyle bir anlam vermek delilsiz bir iddiadan ibarettir. ‎

Baş örtüsü başı ve saçı örten bir giysi olarak tarif edildiğine göre İslam ‎bu örfü kabul etmiş ve onu dinin bir parçası olarak Kur’an’da ‎onaylamıştır. ‎

Peygamber ve onun vasilerinin gelen hadisler de başı örtmenin dini ‎emrin  bir parçası olduğunu açıkça beyan etmişlerdir.

‎

Şüphe: ‎

Bizler bu ayette örfi olan ile şer’i olanı birbirinden ayrıştırmakla ‎mükellefiz! Fakat üzülerek belirtmeliyim ki verilen fetvaların büyük ‎çoğunluğu bu iki hususu (örfi olan ile dini olanı) birbirlerinden ‎ayrıştıramamaktalar! Dolayısıyla diyebiliriz ki burada örf, şeriatın ‎içerisine girmiştir! ‎

Cevap:‎

Eğer şeriat bir hükmü beyan buyurmuşsa onun örfi kısmını çıkarıp bu ‎kültürde vardır diye bir kenara bırakılması mümkün değildir çünkü din ‎onu kendi sınırları içine almış ve onu hududullah yani Allah’ın ‎korunması gereken sınırlarından saymıştır.‎‏ ‏‎ Ve Allah’ın sınırlarını ‎aşanları zalimler olarak nitelendirmiştir. (Bakara 229)‎

‎ Yoksa dinin büyük bir kısmını bir kenara bırakmak gerekir ki bu ‎inkarcılıktır. Bu düşüncenin yanlış olduğunu yukarıdaki yazımızda ‎genişçe açıkladık.  ‎

 

Şüphe:‎

Başı örtmek, cahiliye örfünde mevcuttu! Yani çöl şartları, çölde yaşayan ‎Arap erkek ve kadınları, başlarını yüzleriyle birlikte sarıp örtmeye icbar ‎ediyordu!‎

Cevap:‎

Bunun çöl şartlarıyla bir alakası olmadığını aynı kültürün İran’da ve ‎diğer kültürlerde de olduğu açıkça göstermektedir. Yahudilikte ve ‎Hristiyanlıkta da aynen bu hüküm mevcuttur. Dinlerine bağlı ‎Yahudilerin kadınlarının örtüsü baş dahil bütün gövdelerini örtecek ‎şekilde bir giysi türüdür. Bugün bile kadınlar Avrupa’daki bazı önemli ‎kiliselere girdiklerinde baş örtüsü kullanmak mecburiyetindedirler ‎

 

Şüphe:

Halk da bu türden fetvaların (örfi olgulara dayalı fetvaların) dinden ve ‎Allah’tan olduğunu tasavvur etmişlerdir. Oysaki örtü ile ilgili verilen ‎fetvaların %80’i meşruiyetini örften almaktadır, Allah’tan değil! O halde ‎şayet örf ve kültür değişirse halk, bu türden fetvaların Allah’tan ‎olduğunu tasavvur ettikleri için, onların değişimine yanaşmamaktadırlar!‎

Cevap:‎

Dinin onayladığı örf dinin bir parçasıdır. Kur’an’ın tabiriyle korunması ‎gereken Allah sınırlarıdır. Bu tür örf ya inşaların fıtratlarından ‎kaynaklanmış veya önceki Peygamberlerin öğretilerinden alınmıştır Bu ‎yüzden Allah’ın kanunun vazgeçilmez bir paçasıdır. ‎

Şüphe:

Kuran: “Başörtülerini yakalarının üzerine salıversinler” (Nur:31) diyor! ‎‎“Kafalarının üstüne” demiyor! Dolayısıyla ayetten şunu anlıyoruz:‎

‎- “Allah kadınlardan, erkekleri tahrik edecek yerlerini kapatmalarını ‎emrediyor! Kafa ve saç tahrik edici değildir, şayet kafa ve saç tahrik ‎edici olsaydı, Kuran “Kafalarının ve yakalarının üzerine” derdi!‎

Cevap:‎

Bu iddianın yanlış olduğu şu noktalar ışığında anlaşılır. ‎

a. ayette tahrik etmek diye bir ölçü zikredilmemiş bu yüzden böyle bir ‎çıkarım yazarın kendi eklemesidir ‎

b. Tahrik etmek ölçü olursa o zaman göğüslerinde örtülmesi günümüzde ‎fuhuş ve çıplaklığın yaygınlaştığı yerlerde gerekli olmaması gerekir. ‎Çünkü artık tahrik edebilmek için başka yerlerini açmaya yönelmişler. ‎

c. Yazarın mantığına göre kızlar ve evli olmayan kadınlar tahrik edecek ‎yerlerini de açabilirler. İşte böylece göğüslerin örtünmesi gerektiği ‎konusunda da çelişkiye düşüyor Allah’ın hükümlerini kendi beşeri ‎kafasıyla yorumlamaya çalıştığı için. ‎

d. Tahrik edici şeye bakmak başlı başına haramdır bir taş olsa bile bu ‎yüzden namehrem kadınlara bakmanın haram oluşunda tahrik ölçü değil ‎bizzat dinde olan hüküm ölçüdür.

Bu yazı 840 defa okunmuştur.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
FACEBOOK YORUM
Yorum